Florence Nightingale, 1837 yılında, 17 yaşında hemşire olmayı kafasına taktığında ince, zarif, çekici, eğitimli ve en önemlisi iyi bir drahomaya sahip, evlenmek isteyen bekarlar için gözde bir genç kızdı. Haliyle pek çok da talibi oldu. Ancak Nightingale’in içindeki dürtü çok farklıydı. O yıllarda oldukça küçümsenen bir meslek olan hemşireliğe kafasını takmıştı ve annesiyle kız kardeşlerini isyan ettirerek ayağına gelen bütün talipleri reddetti. Hele 24 yaşına geldiğinde son talibi olan zengin, asil, sanatçı, tanınmış bir politikacıya kendisi yerine kız kardeşi ile evlenmesini salık verince aydın geçinen babasını bile köpürttü. Babası kızına boş hayaller peşinde koşmayı bırakana kadar aileden on para geliri olamayacağını söyledi.
Kırgın Florence Nightingale o yıllarda kendisine “deli” gözüyle bakan ailesine bütün bir kitap niteliğinde notlar yazarak cevap verdi. Bugün modern hemşireliğin kurucusu, yazar, eğitimci, istatistikçi, sosyal reformcu Florence Nightingale’e talip olmuş olan, o dönemin çok tanınmış sosyetik bekarlarının isimlerini ancak o kitabı okurken öğrenebiliriz.
Kitabında şunlar yazıyordu;
“Ben kendimi, aile kurup, ev işleri düzenleyerek asla tatmin edemem. Kıyıda aylak aylak durmaktansa, yeni bir dünyaya giden yolu müjdeleyen dalgalarda on kez ölmeyi tercih ederim.”
Florence Nightingale sonra da Kırım savaşına gitmekte olan İngiliz ordusunun peşine takıldı, İstanbul’da Selimiye kışlasına, ölüm döşeğinde yaralı gelen üç ordudan askerleri geceleri elinde bir lamba ile tedavi etmekle uğraştı.
Kısa zamanda bir efsane oldu. Hakkında aşağıdaki gibi şiirler yazıldı.
O sefaletin evinde
lambalı bir kadın görünüyor…
Her yanı kaplayan kasvetin içinde
odadan odaya geçiyor..*
————-
Gelin şimdi de ailesinin ve dostlarının “deli” gözüyle baktıkları bir başkasının şiirinden bir dize okuyalım.
O mavi gözlü bir devdi
minnacık bir kadın sevdi…
Büyük usta Nazım Hikmet’in başka şiirlerini okumamışsanız bile ozanın bu dizelerini biliyor olmalısınız.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde
ebruliiii hanımeli
açan evin.
Bu şiir, Hikmet’in “büyük işleri”nden ve uzak, ulaşılmaz hedeflerinden bıkıp, yorulup eşini terk eden ve mazbut bir adamla evlenen, şairin ilk aşkı ve eşi Nüzhet hanıma yönelik yazılmıştır. O “Büyük işler” ömrü boyunca Nazım Hikmet’in 11 davada idam ile yargılanmasına, toplam 12 yıl boyunca hapislerde yaşamasına, sürgün edilmesine, kız kardeşinin çabalarıyla kaçmasına ve sürgünde ölmesine neden olmuşlardı.
Peki, bahçesinde ebruli hanımelleri açan bir evin kapısını her gece aynı saatte çalan bir eş olmayı neden Nazım tercih etmemişti?
Neden Florence Nightingale, lüks evinde, hanım hanımcık itibarlı kocasını akşamları beklemek yerine; yaşamını gece gündüz kesik kol bacaklarıyla inleyen askerler, kan, irin ve feryatlarla dolu bir ortamda geçirmeyi tercih etmişti?
Neden Nazım ve Nightingale zor patikalara bile bile sapıp kız kardeşlerini bu kadar üzmüşlerdir?
Cevap şaşırtıcı;
Çünkü ancak çalkantılarla azgın sular gibi akan tehlikelerle dolu bir yaşamın her anında mutlu olabileceklerini farketmişlerdi…
Çünkü Nazım Hikmet ve Florence Nightingale, Csikszentmihalyi’den çok önce onun kuramını sezmişlerdi…
“Yazı birdenbire nereye savruldu?” diye düşünüyorsunuzdur, biliyorum.
Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi, (Lütfen adamın soyadını telafüz etmeye çalışmayın, yazıdan tam koparsınız çünkü 🙂 ) 1990 yılında kendi kuramı olan “Flow Theory”i (Akış Kuramını) açıklarken demiş ki;
“Hayatımızın en güzel anları sanıldığı gibi pasif, huzurlu, rahatlatıcı zamanları değildirler. En iyi anlar, genellikle bir kişinin bedeni veya zihnini yıpratırcasına zorlayıp değerli bir şeyi başarmak için gönüllü çabaladığında yaşanırlar.”
Ve açıklayarak devam etmiş;
“Bir sanatçı eserini bütün benliğini vermiş bir halde yaparken, yemek yemeyi, uyumayı boş verecek kadar mutlu değil midir? Ya da işini çok seven bir iş adamı bütün ömründe harcayamayacağı kadar çok para kazandıktan sonra bile gece gündüz işini daha da dev hale getirmeye çalışırken, önüne çıkan sorunları çözer, rakipleri ile mücadele eder, engelleri kaldırırken mutlu değil midir?
Çocuklar sokakta toz toprak içinde maç yaparken yaralanıp berelenseler de yorulsalar da tam anlamıyla mutlu değil midirler?”
Bir başka büyük psikolog Sigmund Freud, Csikszentmihalyi’den yıllar önce şunları demiş; “Bir gün geçmişe baktığınızda, en fazla mücadele ettiğiniz yılların en güzel yıllarınız olduğunu fark edeceksiniz”
Sanırım iki psikolog da bugün herkesin ağzında dolaşan “Hele bir emekli olayım sahil kasabasında huzurla yaşayıp mutlu olacağım” dileğinin tek kelimeyle “boş” olduğunu söylemişler.
Özetle Nightingale, Hikmet -ve tarih boyunca yüz binlerce kişi- hanımelleri gölgesindeki ya da fırtınalardan uzak kıyıda “huzur”un sanıldığı gibi mutluluk getirmediğini sezmişler ve yaşamlarını büyük mücadelelerle geçirmişlerdi.
Açıkçası çok da iyi olmuş. Florence Nightingale bugün bile İngiltere’de tarihin en etkili 5 İngilizinden biri kabul ediliyor, Nazım Hikmet de halen dünyanın gelmiş geçmiş en iyi 10 ozanından biri. Bana göre Türkçe’nin onuru.
Ha bu arada tıpkı Nightingale’in gözde sosyetik talipleri gibi Nazım’a sürekli ne yapacağını söyleyen, eleştiren, yargılayan, hapseden ve işkence yapanları da kimse hatırlamıyor. Dönemin adalet bakanı hatta başbakanı bile unutuldu ama Nazım Hikmet’in şiirleri hep okunacak.
Son olarak yaşamı boyunca oradan oraya “akan” büyük ozanı onun ruh halini yansıtan bir şiirle analım,
En güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk :
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür…
———————–
Not 1* Henry Wadsworth Longfellow’un 1857 tarihli şiirinin aslı.
Lo! in that house of misery
a lady with a lamp I see.
Pass through the glimmering gloom
and flit from room to room.
Not 2 **-Bir kısım görüşe göre bu şiir Mustafa Kemal Atatürk ve Latife hanım için yazılmıştır. Oysa şiirin ikinci yarısında “bir cüce”ye olan satırlardan taşan nefret, dizelerin Nazım Hikmet’in kendi yaşamı ile ilgili olduğunu hissettiriyor. Şiirin bütünü;
O mavi gözlü bir devdi
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebrulii
hanımeli
açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev,
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan evin.
O mavi gözlü bir devdi,
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan ev.

