Toplum hayatında öne çıkmış kişilerin anı kitapları hep ilgimi çekmiştir. Anı yazma geleneği bizde pek oluşmuş değil. Bu yüzden o tür kitaplar da, okuyucusu da azdır. Son yıllarda, sevindirici bir gelişme var: Artık daha çok anı kitabı yayımlanıyor. Okuduğum anı kitapları listesinin başına Celal Bayar’ın ‘Ben de Yazdım’ adlı eserini koyarım. Milli mücadele yıllarını anlatan sekiz ciltlik eserden yaptığım okumalar, Umurbey’deki Celal Bayar Müzesi’ne Elifcan’la yaptığımız birkaç ziyaret, Sayın Bayar’a olan şehla bakışımı sorgulamama yaradı. Feyza Zaim’in çocukluk anılarına dayanan ‘Ateşler İçindeydi Germencik,’ adlı sarsıcı kitabında ise bir kez de Zaim’in gözünden görüp izledim Sayın Bayar’ı ve ona 27 Mayıs’tan sonra her cenahtan yapılmış haksızlığı daha çok hissettim. Ege’de tebdil-i kıyafetle köy köy gezip işgale karşı direniş örgütleyen istiklal harbinin Galip Hoca’sına, Atatürk’ün Başbakanı’na, ülkenin Cumhurbaşkanı’na yeni zamanların reva gördüğü kayıtsızlık ve kimi zaman da vefasızlık, özellikle bu ülkeyi yönetme fırsatı bulmuş olanlar için yüz kızartıcı bir durumdur. Nedenini daha ayrıntılı olarak bir ara mutlaka yazmalıyım.
Şimdi sözü, son bir haftadır anılarını okumakta olduğum Ferruh Bozbeyli’ye getireceğim. Bilmeyenler için kısaca tanıtayım: Pazarcık’da, kendi deyişi ile ‘Anadolu’nun gam yüklü bir köşesinde’ 1927 yılında, onbir çocuklu bir ailede doğmuş. Babası özel idare memurluğundan emekli Sıddık Bey ona savaştaki kahramanlıklarını değil, hürriyetin önemini anlatırmış. “Oğlum, geçmiş gitmiş herkesle birlikte vazifemizi yaptık. Sokağa çıkıyorsun başka bir bayrak var. Bundan acı bir şey yok. Allah kimseye göstermesin bu acıyı.”
Çocukluğuna ve Maraş’a dair ne hatırladığı sorulduğunda verdiği yanıt çok çarpıcıdır: “Bazen hafızamın en derin noktasında ne var diye geçmişte araştırmaya çıkarım. Karşıma bir çift yeşil göz çıkar. Bu benim anamın gözleridir, bir de al yanakları. Herhalde kucağında falan yatarken bakmışım. Anam doğum sırasında hayatını kaybetti.”
Orta ve lise öğrenimini çok zor koşullarda bitirip kendini İstanbul’a atmış, hukuk fakültesi’ne yazılmış. Orada, sadece okuldan değil, sağcı ve dindar diye bildiğimiz fikir ve bilim adamlarından, sanat çevrelerinden de beslenmiş. Avukatlığa başlayınca 27 Mayıs’tan sonra kurulan Yassıada Mahkemesi’nde Demokrat Partili Prof. Osman Turan’ın avukatlığını üstlenmiş. O milliyetçilik mefkuresinin bayraktarlarından, Bozbeyli ise Milliyetçiler Derneği kurucularından. Ayrıca tanışıklıkları var; hoca, sayın Bozbeyli’nin avukatı olmasını istiyor. Bozbeyli Yassıada’daki görüp yaşadığı hukuksuzluklara duyduğu tepki üzerine siyasete girip Adalet Partisinden İstanbul milletvekili olmuş, birkaç yıl sonra da TBMM Başkanlığı görevine seçilmiş. Kendisine hep ‘genç başkan’ diye hitap eden İsmet Paşa’nın büyük takdirini ve övgüsünü kazanan beş yıllık bir Meclis Başkanlığı dönemi var.
Sonrasında, Adalet Partisinden ayrılan arkadaşları ile birlikte Demokratik Parti’yi kurmuş, partinin genel başkanlığını yapmış ve 1977 seçimlerinden sonra aktif siyasetten kopmuş.
Çocukluğumdan hatırlarım: ‘Demirkırat’ babam heyecanla izlerdi onu. Ben o sıralar henüz 15-16 yaşımda, ‘devrimci’ ortamdan daha çok beslenmiş bir öğretmen adayıydım, onu ‘bizden’ saymazdım. Anıları ve deneyimleri üzerine yapılmış nehir söyleşiyi içeren ‘Yalnız Demokrat’ adlı kitabı okudukça, onunla ilgili bakışımı düzeltmem gerektiğinin farkına vardım.
Bozbeyli’nin anıları, hayatının her döneminde onun hakkaniyeti esas alan, ilkeli ve dürüst bir insan olduğunu açıkça gösteriyor. Tek başına bu özelliği bile, ona büyük saygı duymamızı gerektiriyor. Çünkü, o, siyaseti bir çıkar alanı olarak değil, bir hukuk ve fazilet mücadelesi olarak görmüştür. Edindiği gücü kendini destekleyenler için kullanarak iktidarını sürekli kılmayı gaye edinmiş sıradan siyaset bezirganlarından değildir o. Kendi doğrularını mutlak doğru kabul edip kendi ekseni dışındaki herkesi hasım sayan bir tavrı da yoktur. O gerçek bir demokrattır. Kendisi gibi düşünmeyenlerin de hakkını, hukukunu gözetir.
Sözünü ettiğim kitapta sergilenen anıları, samimi demokratlığının sayısız örnekleri ile doludur. Ne var ki, kötü paranın iyi parayı kovması gibi, bu ülkede kötü siyasetçi iyi siyasetçiyi öteden beri hep safdışı bırakmıştır. Onun onurlu siyasal yaşamı, en çok bu acı gerçeği yüzümüze vuruyor. Siyaseti kendi kişisel çıkarları için bir araç sayan, ‘kirli’ siyasetçiler yüzünden, önemlice bir partinin genel başkanı iken çok kısa sürede ‘yalnız’ kalıvermiştir. İlkeli ve tutarlı insanlar yerine, eyyamcıların; doğruyu söyleyenler yerine, duruma uygun kelam edenlerin itibar görmesi demokrasimizin ciddi bir ayıbıdır. On yedi yıllık başarı dolu bir siyasal kariyerden sonra, henüz elli yaşında iken onu siyasetten koparıp sırça köşküne kapatan da, aynı demokrasi ayıbıdır.
Ülkemizde rejimin sıkça tökezlemesinin, ikide bir çökmesinin altında, başka nedenlerle birlikte, hiç kuşkusuz o çıkarcı ve ilkesiz siyasetçi profilinin büyük payı vardır. Bunu bir kez daha görünce üzülüyor ve o türden siyasetçileri yıllarca baş tacı eden kitlelere ne demek gerektiğini bilemiyor insan. İster sağda, ister solda olsunlar; ülkemiz demokratlarının en hoş ve yaman çelişkisi bu olsa gerek!
Bu çelişki üzerine düşünürken, Bozbeyli’nin toplumumuzla ilgili çok özgün ve çarpıcı bir görüşünü, yeniden okumakta fayda var. Şöyle diyor: ‘Türkiye’de insanlar inandığı yerde değildir, sığındığı yerdedir. Partiye mi gidiyorsun, sığınmışsındır oraya, kıpırdarsan atarlar. Aile icinde kadın sığınmıştır eve. Sığına sığına, yutkuna yutkuna kalır evin icinde. Ya da erkek bir şirkette, bir devlet dairesinde. insanlar bircok yerde inandığı icin orda değildirler. Sığındığı icin ordadırlar ve sığınan insan da bulabildiği kadar ekmek, bulabildiği kadar hürriyetten nasibini alır. Daha fazlasını vermezler, verirlerse alır. Ver diyemezsin. Mesela bir parti kurulmak isteniyor, “kardesim bu partinin paketine sığınıyorsan sığındın, sığınmıyorsan git.” Ölçü budur. Bunlar değismeden bizim toplumumuz hürriyete, insani değerlere, medeniyete ulaşmaz. Çünkü ben medeniyeti soyut değerlerle yaşayan bir topluma ulaşmak olarak anlıyorum. Ne demek istiyorum? Bir insan beş duyusuna çarpan, muşahhas (şimdi somut diyorlar ) değerlerle yaşıyorsa gözünün gördüğü, tadına baktığı, sesini duyduğu, eliyle tuttuğu şeylerle yaşıyorsa, koyunlar kuzular da böyle yaşar. Ama adaleti kimse avuçlayamamıştır. Kimse merhametin sesini dinlememistir. Bunlar manevi değerlerdir. Ama bir toplum ne zaman adaletle, hürriyetle, sabırla, sevgiyle, merhametle, yani manevi değerlerle yaşıyorsa, adaletle yaşıyorsa medeni bir toplumdur.’
Bozbeyli’nin anıları, o manevi değerlerden uzaklığımızın tanığıdır. Ülkemizdeki siyaset sahnesi ‘dün dündür, bugün bugündür’ madrabazlığının, yeminli menfaat gruplarının, bir gecede adam satmaların, her türlü ayak oyunun ve kokuşmuş şaklabanlıkların egemen olduğu bir yerdir. Her lider biraz güçlenince tek adamlığa heveslenir, oyunun kurallarını ve demokratik zemini kendi çıkarına değiştirmeye yönelir, bu yüzden siyasal yapılar bölünüp parçalanır. Bozbeyli siyasal yapımızın bu önemli hastalığını teşhis ettikten sonra, bu eğilimleri özellikle AP’den ANAP’tan örnekler vererek anlatıyor. Demokrtik Parti’nin doğuşunu da aynı nedenlerle açıklıyor.
Onun siyasal hayatımızla ilgili çok önemli bir teşhisi de sağ seçmenin genel tavrı ile ilgilidir. Yanlış anlamaya meydan vermemek için, sözlerini alıntılamak daha iyi olacak: “…bir kimsenin bir istikamete inandığı için koşması başkadır, tehlikeden kaçtığı için (oraya) koşması başka. Şimdiye kadar siyasette öyle bir şey olmuştur ki, CHP’den ve soldan hep böyle tehlikeden kaçar gibi olmuştur halkın koşusu. Böyle olmamalı. İnsanlar inandığı istikamete koşmalı.“ “…Zaten Türkiye’mizde, itibarlı çevrelere sığınmak, çoğu kere devlete vatandaş olmaktan daha emin ve daha sağlam sonuçlar doğurmaktadır.”
Bana kalırsa, sağ ve sol kavramlarının siyasal tutumları analiz ederken başlangıçtan beri çok yetersiz olduğunu, bu kavramların zamanla iyice muğlak hale geldiğini söylemek elbette mümkün. Buna rağmen, yukarıdaki gözlem veya görüş ülkemizdeki siyasi yapılanmanın anlaşılması açısından büyük önem taşıyor. Bozbeyli’nin ülkemizde demokrasi, toplumsal yapı ve seçmen davranışına ilişkin bu önemli saptamalarından sonra aklıma gelen şu sorularla ilgili olarak onun bugün ne düşündüğünü gerçekten çok merak ediyorum:
’Tek adamlık sendromunu,’ veya ‘lider sultası sorununu’ demokrasimiz ne zaman ve nasıl aşacak?
Bu hastalıkların bugün de sürmesinde milli iradenin yani meşruiyetin temeli olan halkın payı ne kadar?
Bozbeyli’nin yakından tanık olduğu 1960, 1971, 1980 darbeleri (müdahaleleri) ile bu hastalıklı yapı arasında bir ilişki yok mu
Türkiye demokrasisi, tarihsel nedenlerle, ta baştan bir vesayet demokrasisi olarak tasarlanmamış olsaydı, ülke bu günlere bu göreceli demokratik yapısını koruyarak gelebilir miydi?
Ve günümüze egemen olan havaya hiç de uygun düşmeyecek şu aykırı soruyu soracaklar da sanırım çıkacaktır: Çok partili demokratik hayata çok mu erken geçildi acaba?
O, siyasal yaşamında gelecek seçimleri değil, gelecek nesilleri düşünecek olgunlukta bir devlet adamıydı. Siyasetten ayrıldıktan sonra yazdığı eserlerle, demokrasimizin gelişmesine, kökleşmesine bir düşünür olarak da katkıda bulunmayı sürdürdü, sürdürüyor. ‘Demokratik Sağ’ adlı kitabın da yazarı. Sağın kendini tanımlaması olarak nitelenebilecek bu kitabın dışında, ‘Alaca Siyaset’ adlı öykü tadında yazılmış, siyasal hayatımızın eksiklerini cesur saptamalarla anlatan bir kitabını da bu bağlamda anmalıyım. Kendisine yapılan milletvekilliği önerilerini kabul etmeyip çılgın kalabalıklardan uzakta kalarak düşünüp yazmasını, fikirlerini toplumla paylaşmasını büyük bir kazanç sayıyorum. Onurlu siyasal yaşamı gibi, bu emeğine de şükran duyuyorum. Ona samimiyetle saygı duymam ve kendisinin düşüncelerini bugün de merak etmem için onunla aynı görüşte olmam gerekmiyor. Samimiyeti ve dürüstlüğü yetiyor. Onun saygın siyasal yaşamının bize öğretmiş olması gereken manevi değerlerden, erdemlerden biri de budur.
25 Haz 2012


