Not: Blogumda yer alan ‘Paradigma ve Bilişsel Çelişki‘ başlıklı yazıyı okuduktan sonra aşağıdaki videoyu gönderip epeydir kendini bulma uğraşında olduğunu yazarak yorum isteyen öğrencime yazdıklarımın gözden geçirilmiş halinden oluştu bu yazı. Okuyucu önce blogda o yazıyı okumanın ardından aşağıda yer alan videoyu izler, bu satırları en sona bırakırsa, meseleyi daha kolay algılar, diye düşünüyorum.
Söylememe gerek yok belki, E.T’yi hiç duymamıştım, tanımıyordum. Zaten, paradigma ve bilişsel çelişki üzerine yazdıklarım teorik bir araştırmanın ürünü olmaktan ziyade, efsanelerle dogmalarla beslenen ve onları kendilerinin bir organıymış gibi benimseyip varlıklarının parçası sanarak hayatı boyunca ve ölümüne savunan kişileri gördükçe zaman içerisinde yan yana getirdiğim düşünceler.
Bu sabah sayende izlediğim video ile birlikte E.T de birşeyler ekledi bana. Videoyu izledikten yarım saat sonra aklımda en berrak biçimde yer eden deyişi şu: Kollektif zihnin insanı ele geçirmesi..
Hepimiz doğduğumuz toplumda var olan paradigmanın eseriyiz, kimimiz ise hayat boyu onun esiriyiz derken söylediğim şey de özünde bu zaten. Yine de, iki düşünce arasında küçük görünen önemli bir fark olduğunu hemen eklemeliyim. Üzerinde çok düşünmeyi gerektiren, sonuçları itibariyle ilk bakışta göründüğünden çok daha önemli bir fark bu.
E.T paradigma öncesinde, ya da ‘kollektif zihnin işgali‘ öncesinde bireyde bir bilinç veya ben olduğunu kabul etmiş gibi görünüyor. Paradigma süreçlerini anlatırken ise doğumla birlikte adeta bir bakteri denizine düşer gibi egemen paradigma evrenine ya da toplumun ‘kollektif zihin dünyasına’ düştüğümüzü söylemeye çalışıyorum. Her zaman olduğu gibi, burada da metaforlar alt metni ve böylece bakış açımızı oluşturuyor, düşüncemizi belirliyor. Birinde ele geçiriyor bizi kollektif zihin, öbüründe doğumla birlikte yüz yüze geldiğimiz ‘doğal ortam’ ve ortamdaki toplumun bilebildiği, çağlardan beri kendine kalan mirasa uygun şekilde oluşturduğu bir gözlük takılıyor gözümüze. Bu bakış açısı, ele geçirme, işgal etme ve hele komplocuların ve görünmeyenden her zaman haberdar aklı evvellerin inandıkları türden gizli ellerin yönettiği projeye kurban olmayı içermiyor. Bu durumu, insan yavrusunun doğal, masum ve elbette saygın bir bakıma mucizevi
gelişme sürecinin ilk aşaması olarak görüyor. Bu aşama, bir yönü ile yavrunun sosyalleşme sürecinin ilk aşamasıdır, bir yönü ile de kendini inşa etme şansı bulabilecek olanlar için bir ‘toplumsal’ göbek bağıdır. Karındaki bağ kesilirken, toplumsal olan bağlanıyor. İkisi de, yavrudan önce var olan bir hayattan beslenme kanalı işlevi görüyor. Ana karnında veya ana kucağında ve aile ocağında. Başlangıç böyle. Doğumdan önce gelen malzeme doğumdan önce hayat demek, doğum sonrasında ise aynı kanaldan paradigma akmaya başlıyor, kollektif zihnin kabullerine uygun bakış, davranış ve düşünüş biçimleri yavrunun zihin dünyasında yer etmeye başlıyor.
Minik bir biyolojik varlıktan insanlaşmaya giden uzun süreçte kendini oluşturmak, o sosyal göbek bağının bir aşamada kesilmesiyle ancak mümkün oluyor; başka paradigmalara açılıp, onlarla beslenme olanağı bulduğu ölçüde elbette. Buna karşılık E.T böyle bir ben’in zaten önceden de var olduğu fikrinden kalkıyor. Kollektif zihin olmasa, o ben kollektif zihnin işgaline uğramasa zaten özgür (özgür olunca da erdemli?) olacağız demeye getiriyor. Paradigmasız bir dünyaya doğmakla, bacağımda bir ok gibi saplanmış kollektif zihni çıkarıp atmakla özgürleşiriz der gibi anladım. Format ve gözlük metaforları paradigma kavramını ve değişimini açıklarken en azından şimdilik tatmin edici bulduğum imajlar. Gözlük numarası birey geliştikçe değişiyor, o ilk format biz geliştikçe değişiyor, yaratıcı düşünmememize yarayacak kendimize yeni formatlar atma kapasitesi bile oluşuyor zamanla. Ama hiçbir zaman formatsız olamıyoruz.
Burada mağara metaforunu anımsamalı.
İki düşünüş arasındaki farkı iyi açıklamak için yine mağara metaforuna baş vuralım. Mağaranın hangi bölmesini ardımızda bırakırsak bırakalım, aynı veya başka bir mağaranın başka bir bölmesindeyiz. Çünkü, görünür bir gelecek için sınırlı olmaya mahkum yaratıklarız. Evrenin karşısında insanı düşününce, başka türlü bir sonuca varmak pek akıllıca gelmiyor. Kuyunun dibinden alıp çıkarsanız da kaplumbağanın ufku bizim bile görebileceğimiz kadar dar olacaktır. Ki bizim ufkumuzun da gayet dar olduğunu biliyoruz.
Daha yazabilirim, ama bence farkın özü bu. Her şeyin her şeyle ilişkili olduğunu ve her şeyin değişime tabi aynı zamanda mükemmellik iddiası taşımadan birbirini etkileyip bir ölçüde tamamlamakta olduğunu kabul ediyor ve belki de hayatın her unsurunu kendinden bir parça ve her şeyde kendinden bir yansıma bulan kucaklayıcı bir tutumla bakıyoruz. Deyim yerindeyse bulduğu ile, olduğu ile yani gözlüğü ile de yetinmeyen bir bakıma doğaya uyar gibi ‘teslimiyetçi’ ama göbek bağlarını kesmekten de çekinmeyen cesur bir bakış açısı.
Yazarken ve yazdıkça daha iyi anlıyorum: Benim için mesele, ıstırabı sona erdirmek değil; bu doğal süreçten ıstırap duymak zaten gerekmez; tıpkı bebek olarak doğmak nasıl bir ıstırap kaynağı değil de, var oluşumuzun doğal hallerimizin ilk aşaması ise sosyalleşme de dünyadaki serüvenimizin ilk basamağıdır. İçine doğduğumuz paradigmayı bacağa saplanan ok veya zehirli bir okmuş gibi çıkarıp
atmak da, elbette söz konusu değil. İçine doğduğum paradigma, düşünce dünyamın ham maddesidir. Eğer kendimi başka paradigmalarla besleyeceksem, o ilk malzemeye ihtiyaç duyacağım kesindir. O malzeme olmaksızın başka paradigmalar edinemem, yeni paradigmalara açılmadan böyle bir yargılama yapamam.
Derdim zaten daha doğmadan var olan ele geçirilip işgal edilmiş ve özgürlüğünün ırzına geçilmiş ‘ben’i bulmak gibi bir şey değil. Öyle bir Ben’in varlığına ilişkin kanıt veya haberi de yok zaten. Yeterince şanslıysam, o Ben’i yaşayacağım inşa süreci sayesinde oluşturup geliştirebilirim. Varacağım bir menzil yok. Süreci keyiflice yaşamak var, kendini yeniden oluşturmak var. Yol boyunca hangi malzemeleri bulabildiysem, hangi süreçleri yaşamak nasip olduysa. Nasip sözcüğü burada çok şey söylüyor.
-Nasip mi? O da ne? Allah’ın belası kollektif zihnin bacağımıza saplanan zehirli oku fırlatan kötücül sistemin gümüş yayı, bizi kendine köle kollektif zihnin prangalarından biri… Nasip diye bir şey yoktur… varlığını kabul ederseniz, kendinizi, düşünme gücünüzü, doğarken sahip olduğunuz özgür beni yağınla zavallı insan gibi siz de katletmeyi de katletmiş olursunuz.. Evet, teslimiyetçi derken bunu demiş olmalısınız.
E.T ya da arkadaşlarından en azından biri böyle derse şaşmam, ama ben pek de öyle düşünmüyorum.
Merakını yeterince uyardımsa..
Burada duralım.


