Yazar dört bölümde ailesinin öyküsünü anlatıyor. Varlık vergisi faciası üçüncü bölümdeydi.
Diğer bölümleri de burada bulabilirsiniz. Tarihimizin dikenli arka bahçesini hüzünle
gülümseyerek okumak isterseniz. Öyküdeki fotoğrafları paylaşmayı beceremedim. Belki bir
gün onları da paylaşırım.
…
“Cesaretini yitiren evine dönsün”
“Müşkül budur ki ölmeden önce ölür kişi” Yahya Kemal Beyatlı
Aşkale’ye gidişinden yaklaşık bir buçuk yıl sonra David Kampeas’ı diğer sürgünlerle birlikte evine
gönderdiler. İstanbul’a varır varmaz evine gitmeden önce bir fotoğrafçıya gitti. Hemen bir kazma
getirtti ve aşağıdaki fotoğrafı çektirdi.Sonra berbere gitti sakal traşı oldu, üstüne başına çeki düzen
verdi ve çocuklarının, eşinin yanına evine döndü.
Bu fotoğrafı yıllar sonra bir kuzenimin evinde gördüğümde, ve öyküsünü dinlediğimde
ingilizce “Sense of humor” kelimesinin anlamını daha iyi anladım. Büyük babam sanki kendi
kendisine ve biz torunlarına H Lawrance’in büyük sözünü anlamış olduğunu söylüyordu;
“Hiçbir şey için ”benimdir” deme, sadece
– yanımdadır, de
Çünkü ne altın, ne toprak, ne sevgili, ne hayat, ne ölüm, ne huzur ne de keder, daima seninle
kalmaz.”
Doğrudur Mr Lawrence!
İzin verirsen yazdığın söze David Kampeas aşağıdaki fotoğraftaki bakışı ile bazı eklemeler
yapsın;
-Sağlık da, güç de, gençlik de, çekicilik de, beceri de, mücadele gücü de, fikirler / görüşler de,
dostlar da, düşman bildiklerin de seninle kalmaz. Hatta “dünkü sen”bile yanında değildir.
Çünkü hiçbiri sana ait değildir, hepsi elinden sürekli uçup gidiveren zamana aittir.
David Kampeas bundan sonraki yaşamını kendi halinde bir adam olarak sürdürdü.Kıt kanaat
geçindi. Annemin anlattığına göre dönüşünden sonra -evinde yalnız başına – günlük ibadetini
yaptı. Kızları evlenebilmek için Yahudi adetlerine göre gereken mütevazi drahomalarını
çalışıp çabalayıp kendileri biriktirdiler. Babalarını daha fazla üzmemek için evde konusunu
bile etmediler. O da hiç konuşmadı.
1955 de, 6-7 Eylül olayları sırasında Balat’ta evlere saldıran güruhtan David Kampeas’ın evini,
onu Aşkale’ye sevk ettikten sonra emekli olmuş polislerden biri ile ayrılmaz dostu
mahallenin Müslüman muhtarı ellerine silah alıp korudular. Babam da sakladığı yedek subay
üniformasını giyip kendi annesinin ve kayınpederinin evini korumaya çalıştı.
Dağarcığımda bazı Cuma akşamları onun -ve “üvey” büyük annemin- evine yemeğe gitmemiz
var.
Artık şık üstüne başına bakan bir adam değildi ki annem traş olması gerektiğini bana batan
sakallarından rahatsız olduğumu söyleyerek sağlayabilirdi.
Sofrada nerede ise yüksük boyunda zarif ince cam bir kadehte büyük annemin izin verdiği
kadar susuz rakı içer karısı ile keyifle şakalaşırdı. Büyük annem ise gülmez ama gördüğü
ilgiden memnun olduğunu hissettirirdi. Büyük babam, gitme vakti geldiğinde evlerinden
çıkarken anneme ve babama beni göstererek,
-Onunla hep Türkçe konuşun, bol bol öykü okuyun olur mu?, derdi..
Evet büyük babacığım, çoktandır biliyorum; baki kalan yalnızca öykülerdir…
———————
(Şofetim)
Not1 – Daha sonrasını merak edenler için; 1962 de bir gün evimize büyük amcam geldi ve
anneme babasının birden öldüğünü söyledi. O güne kadar “Ölüm” ne demektir tam olarak
bilmiyordum bile. O kadar etkilenmişim ki 2016 yılında büyük babamın ölümü ve ölüm ile
ilgili bir şiir yazdım.
Büyük annem yas duaları bittikten sonra evinin kapısını kilitledi ve kızlarına anahtarın bir
kopyasını vermeyerek İsrail’e göç etmiş olan küçük dayımın yanına gitti. 2 sene kadar sonra
1964 Kıbrıs olayları oldu. Göç ederek İstanbul’a gelmiş olan “yeni bir Türkiye” nin ne
anahtara ne de yasaya ihtiyacı yoktu, o semtteki boş evlerin ( çoğunlukla Rum evleri )
kapılarını kırdılar ve evleri gaspettiler. Bu arada da David Kampeas’ın evi de işgal edildi.
Büyük annemin evi, eşyaları ve benim için hazine değerinde olacak olan büyük babamın
yazıları / notları bizim aile için yitirildi gitti
Not2 – Kampeas soyadı büyük ihtimalle eski Portekizce’de “Campeão” kelimesinden geliyor.
Otantik etimolojik anlamını aynen bilgisayarın Portekizce’den çevirdiği gibi yazıyorum:
“Dar, kapalı bir alanda, bir davayı savunmak veya birilerinin onuru için savaşan bir şövalye.”
Büyük babamla soyadlarımız değil ama kanlarımız aynı…
Not 3 – Öyküyü bir kez daha okur iseniz, bu tamamen gerçek yaşam öyküsünde, anlatılan ya
da bahsi geçen her bir oyuncunun -hatta kurumun -30 yıl içerisinde yaşamının,
beklentilerinin, söylemlerinin, değerlerinin ve rollerinin ne denli dramatik değiştiğini
göreceksiniz.
Kalıcı, anlamlı olan ve ruhları törpüleyen tek şey yaşam / tarih öyküleridir.


