Son zamanlarda duymaya alıştığımız bir ünlemdir kendisi. Ancak anlamını gerçekten biliyor muyuz ? Kelime anlamı olarak kastetmiyorum tabiki. Önemli ibaresinin tam olarak neyi kastettiğini soruyorum. Evet bir kişi için anlatmak istediği konunun can alıcı noktası olarak kullandığı bir ibaredir “önemli”. Lakin niçin önemlidir veya bizim içinde gerçekten önemli midir ? Bireyin bize önemli olduğunu dayatması üzerine, önemli olarak kabul ettiğimiz bir durum veya bir kısım mıdır ? Peki ya biz orayı önemli olarak görmüyorsak? O zaman da hala bu kelime görevini yerine getirebilmekte midir ? Hala gerçekten önemli olan bir kısmı mı simgeler? Kelimeler anlamlarına toplumun genel kabul ettiği düzeyde sahip çıkabilirler. Bu kabul edilebilirlik durumu yaşayan bir aksiyondan ibarettir. Değişim geçirebilir, kişiden kişiye göre farklılaşabilir veya yeni bir kabul edilme düzeyine doğru gidebilir. Bir olguyu kabul etmek veya kabul edilmek nedir sorusu ise çok farklı bir konudur.
Bu yazımda toplum tarafından kabul edilmiş alternatif gerçeklerin yani paradigmaların hakkında konuşmayı düşünüyorum. Doğduğumuz anda kabul ettiğimiz onlarca belki de yüzlerce toplumsal alternatif gerçek mevcuttur.
Sürekli alternatif gerçek ibaresini kullanıyorum çünkü bir hocamın yardımıyla okuduğum, Murakami’ye ait olan bir metinde kişinin var olan gerçeğe adapte olabilmek için geçmiş ve önyargıların karışımı olan alternatif gerçekler oluşturduğu belirtilmiş. Yine aynı metinde bireyin alternatif gerçekler arasında kaybolduğundan da söz edilmektedir. Aslında bu yabancı olmadığımız bir kavram. Bir yalanı çok tekrarlarsak gerçek olur ve asıl gerçeği unuturuz. Bu durum kabullenmemiz gereken gerçekten ibarettir. Alternatif gerçeklerin bir diğer tasfiri ise hocamın da dediği gibi ön kabullerimizin toplum olarak belirlediğimiz kabulleri etkilemesi durumu da diyebiliriz.
Bireyler yaşadıklar çevre, öğretilen geçmiş, coğrafi şartlar ve nice faktörler tarafından başkaları tarafından oluşturulmuş paradigmaların esiri olmuş durumda. Bu paradigmalar, diğer bir deyişle ön yargılarımızı oluşturan ve düşünme yapımızı şekillendiren unsurlar, gerçekten de doğduğumuz anda kabul ettiğimiz yazılı olmayan toplumsal olguları belirleyen ve onlara ne derece inanacağımızı önceden karar veren başlıca etkendir. İşte burada cevap vermek istediğim soru anlamını gerçekten biliyormuşuz ? Bize gerçek adı altında sunulan veya toplum tarafından kural diye dayatılan kuramların anlamını gerçekten biliyor muyuz ? Bu ibarelerin gerçekliğine nasıl karar vermeliyiz ? Önemli olan nokta şu ki günümüzde bir çok toplum gibi bireyler de gerçeklik algısından oldukça uzaklaşmıştır. Gerçeğin felsefik tanımına gelecek olursak;
“Gerçek, somut ve nesnel olarak var bulunandır. Hakikat’se gerçeğin bilinçteki yansısıdır. Antikçağ Yunan Eleacılığından başlayarak günümüze kadar sürüp gelen idealist felsefenin doruğu olan Hegel’de şu deyimle dile gelir: “Gerçek, ussal olandır”. Elea’cılar oluş’u yadsıyarak tek gerçekliğin ‘varlık’ olduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre duyumlarımızla algıladığımız her şey bir yanılsama, bir görüntüden ibaretti. Varolan şeylerin tümü yanılsama, görünüştü. Sadece bir tek ve evrensel ‘varlık’ gerçekti, ama varlık varolmuş değildi, çünkü gerçek olan var olamazdı. O ancak usla bilinebilir, usla tanınabilirdi.”
Yukarıda alıntıladığım tanımda iki noktaya değinmek isterim; birincisi hakikatin bilinçteki yansıma olması durumu diğeri ise gerçeğin ancak usla bilinebilecek olması. Burada bahsi geçen usun tanımı ise şu şekildedir: Olaylar ya da kavramlar arasında zorunlu bağıntılar kurma, bu bağıntıları algılama ve kavrama, anlama, düşünme yetisi. Gördüğünüz gibi Yunanlıların uzun zaman önce farkettiği gerçek tanımından epey uzaklaşmış durumdayız. Onlar gerçeğin ancak düşünülerek elde edebilceği kanısına varmışken günümüzde biz, bize dayatılanları, düşünmeden ve sorgulamadan gerçek olarak kabul etme eğilimdeyiz. Aynı şekilde bilinçte oluşan yansıma, sorgulanmaz ise alternatif gerçek olacağı kanısındayım. Sorumuzun cevabına gelecek olursak, ancak ve ancak düşünerek, eleştirerek ve yargılayarak gerçekliğin farkına varabiliriz. Bir konunun önemini veya anlatılan metin içerisinde önemli olup olmadığına başkalarının dayatmasıyla değil kendi ön yargılarımızdan kurtularak, paradigmaların etkisinden çıkarak objektif bir şekilde haksız olabileceğimiz veya bizi yetiştiren
paradigmanın yanlış olduğunu hesaba katarak karar verebiliriz. Mesele sadece bir tanımdan ibaret değildir. Toplumun bize daha doğarken dayattığı konuları düşünmeden kabullenmek yobazlıktan farksızdır. Toplum bize fakir doğarsak fakir öleceğimizi, zengin olarak doğarsak bir adım önde olduğumuzu öğretir. Aynı şekilde anne ve babamızı seçemeyeceğimizi söyler. Ancak yine aynı toplum fakir bir aileden gelen ve zengin olan bireyleri bize başarı efsanesi olarak anlatır. Bir yandan özendiriyormuş gibi gösterirken bir yandan da imkansızlığı bize aşılar ve bize bunu kişisel gelişim konulu kitaplarla satmaya çalışır. Lakin bireyler kendi geleceğini kendileri karar verebilme özgürlüğüne ve yetisine sahip olmasına rağmen bu kitap alır ve okuyarak hayatlarına yön vermeye çalışır. İnsanlar kendi yollarını başkalarının izlediği yollara göre dizayn etmeye çalışı ve hayal güçlerini başkalarının başarılırına göre şekillendirir. Nitekim bizi oluşturan atamların parçası olan elektronlar bile kendi yollarını çizerken biz başkalarının esiri olmuş konumdayız. Bir ibarenin gerçekliğine başkalarının ona inandığı ölçüde karar vermekte, toplumsal kuralları başkalarının düşünmeden kabul ettiği ölçüde kabul etmekteyiz. Gerçekten uzak, soğuk ve itici bir hikaye, yaratıcılıktan yoksun standart hayatlar yaşamaktayız. En kötüsüde bireyler tarafından oluşturulan ve he biri farklı tecrübe ve yaşanmışlığa dayalı olan düşünlerin standartlaşmış hale gelmesidir. Sonraki soruya gelecek olursak ; birey bize dayattığı için mi önemlidir veya gerçektir ? Dayatma hususu insan uygarlığının, yıllardan beri gelmiş olan en büyük problemlerinden biridir. Bireyin objektif eleştiri eksiğinden ortaya çıkan gerçek algısını diğer bireylere de inanmaya zorlama konusudur. Antik çağlarda bilim yoksunluğu yüzünden doğa olaylarını tanrı olarak görme, yukarıda da değindiğim gibi fakirin fakir olarak öleceği inanışı, dünyanın düz olduğu ve daha nice dayatmalar. Ama sosyal ayrım, ama bilimsel yoksunluk. Her biri bir kişi veya grup söylediği için bir toplum tarafından benimsenen dayatmalardan ibaret. İnsanları dünya düz diyenlere inandığı için suçlayamayız ancak yine aynı insanları dünya düzdür ibaresini sorgulamadıkları için suçlayabiliriz. Nitekim bazı sorgulama yetisini kaybetmemiş insanlar sayesinde başkaları tarafından dayatılan hazır bilgilerin gerçek olmadığı, düşünce yetisi sayesinde ortaya çıkmaktadır. Ancak somut öğelerin aksin toplumsal öğeler bilimsel yollarla kanıtlanamamaktadır. Bu noktada toplumu oluşturan bireylerin hazır bilgiye olan açlığını bir kenara bırakıp düşünme yetilerini yani onları hayvanlardan ayıran özelliklerini kullanıp, hayvanların bile kurabileceği basit hiyerarşik düzenlerden sıyrılıp gerçek medeniyet düzeyinde toplumlaşmaları gerekmektedir.
Nitekim insanlık tembel bir varlıktır. Süre gelmiş tarih içerisinde Yunanlıların felsefik ilerlemesi, İtalyanların rönesans ve reform hareketleri, II. Dünya savaşı sonrasındaki bilim ve felsefe patlaması yerini daimi olarak hazır bilgi ve mal tüketimi çılgınlığına bırakmaktadır. İlginçtir ki insanlar düşünmeye iki şart altında başlar. Birincisi refahtır. Refah artınca bilim ilerler ve daha çok üretime yol açar hem bilgi hemde mal. Üretim ise bir kısır döngüden ibarettir. Eğer bir noktada, bir alanda üretim varsa tüketici olmak zorundadır aksi takdirde üretim boşadır. Bu noktada yine bir sınıflandırma yapmamız gerekmektedir. Benim tabirimli iki çeşit tüketici vardır; aktif ve pasif tüketici. Aktif tüketici kendisine sunulanı geliştirir, eleştirir ve bir üst seviyeye taşır. Aktif tüketicinin tersine, pasif tüketici sadece tüketir. Ona verileni alır ve geriye hiç bir şey bırakmaz. İnsanların yaradılışları ve yeni yeni sosyal varlıklar olması nedeniyle evrim henüz sosyal acı kavramı üzerine yeterince gelişmediğinde dolayısıyla düşünmek ve yaratıcılık kavramları zorlanmayla birlikte gelmektedir. Zorlanmaktan kaçan insanlar ise bahsi geçen pasif tüketicilere dönüşmekte ve üretim yapmayan, onlar için zorlandıklarını düşündüğü insanların onlara dayattıkları ürün ve bilgileri tüketmekten başka bir şey yapmamaktadır. Gerçeği arayamayışları ve var olan yetilerini kullanmaktan kaçınmaları onların bu sınıfın belirleyici unsurlarıdır. Diğer bir değişle alternatif gerçeklerin kölesi, ön yargılarının bir parçası veya toplumsal dayatmaların bir unsuru haline gelmişlerdir. İnsanların düşünmeyi bıraktığı diğer bir şart ise olağanüstü, toplum dayatmalarının geçerli olmadığı zamanlardır. Sıradan insanlardan sıradan olmayan eylemlerin beklenildiği yan, savaş zamanlarıdır. İşçilerin silah üretip yine aynı silahlarla diğer işçilere saldığı zamanlardır. Ancak burada ki önemli nokta ise savaşların çıktığı durumdur. Burada tek kıstas savaşlar olmamalı; devrimler ve darbeler de aynı sebep uğruna dökülmüş kanlardan ibarettir. İnsanlar yetiştikleri düzenler ve etkisi altında kaldığı bakışlar ( başkalarının bakışları) yani paradigmalardan umutlarını kestikleri zamanlarda dünya kaosa sürüklenmektedir. Nitekim paradigmaların kekremsi gerçekliği, hayatın gerçekleri karşısında sadece bir zardan ibrettir ve zar yırtıldığı an tıpkı ekmek yoksa pasta yiyin diyen Fransızlar aristokratları gibi fakirin suratına çarpar. İşte ilk defa o zaman fakir, fakir kalmak zorunda olmadığını anlar. Paradigmaların kırılma noktasında. Bu kimi zaman karşımıza Fransız devrimi, kimi zaman bolşevik isyanı, kimi zaman ise hepimizin aşina olduğu kurtuluş savaşında kendisini göstermektedir. Hepsi birer paradigmanın toplum tarafından menfaatlerini zedelediği zaman ortaya çıkan büyük kaosun birer temsilcisidir. Aslında toplumun en derinlerinde düşünme yetisi kaybolmamıştır. Ancak ve ancak bu yetinin birey değil de toplum olarak hareket etmesi paradigmaların yıkılma noktasına geldiği anlarda devreye girmekte ve bir bütün olarak hareket etmektedir. Şayet bir dayatma toplumun her kesimde zarar vermeye başladığı anda toplum tarafından dayatma olarak kabul edilebilir bir seviyeye gelmiştir demektir. Nitekim bazı bireylerin önceden farkettiği bu dayatmalar nice yıllar sonrasında toplumda kabul görmüştür ve insan medeniyetini kullanmadıkları yetileri yüzünden geciktirmiştir. Son sorumuza gelecek olursak; bireyin bize dayattıkları hala geçerli midir ? Sorusudur. Bu soruyu biz ne zaman düşünmeyi unuttuk sorusuyla eş değer olarak görmekteyim. Düşünme yetisi insanı hayvanlardan farklı kılan bir özellik olarak görürken, düşüncelerimiz diğer bireylerin standart düşünceleri etrafında birleşerek, standartlaşarak farklı düşünmeyi yok etmeye başladı. Bireyler düşünürken ve, veya gibi alternatif düşünceleri unutmaya başladı. Aman yanlış anlaşılmasın.
Burada bahsettiğim ve veya düşüncüleri alternatif gerçeklik değildir. En başta da analattığım gibi alternatif gerçeklik bizim yerimize gerçeği düşünen bireylerin oluşturduğu veya bizim gerçeği kabullenmesi çok zor gördüğümüz için paradigmalara dayanarak yarattığımız gerçeğin saptırılmış halidir. Gerçek ancak ve ancak ve, veya, eğer, neden, sonuç bağlamları ile sorgulanarak ulaşılabilecek bir öbektir. Nitekim biz bu düşünce yapısını kaybettikten sonra, düşünce yapısını kaybetmemiş bazı insanları tüketim çılgınlığını kurmuş bulunmaktadır. Şahsiyeti son derece gelişmiş düşünme yetilerine sahip olmakla birlikte aç gözlülüklerini yenik düşüp kapitalist düzenin başında oturmaktadırlar. Bu bireyler toplumun eksiklerinin farkında olduklarından bahsi geçen düşünme yetileri kazanılmaması için paradigmaların kırılma noktalarında farklı roller ve farklı aksiyonlar ile toplumun düşünme gücüne zarar vermekte ve oluşan güç boşluğunu kendi lehlerinde kullanarak yıkılın paradigmanın enkazlarından kendilerene de bir yer ayırarak tekrardan kurmaktadır. Bahsi
geçen düzen kapitalizmin kendisi olmakla birlikte insanlar tarafından kabul görmüş bir sömürülme düzeninden ibrettir. Hazır ürün süren düşünen insanlar ve, düşünme yetisi kasti olarak yok edilen tüketici bireler. Her aydınlanma çağından sonra gelen bu düzen belki de özgür düşüncenin yıkamayacağı, rasyonel düşüncenin yani bilimin aşamayacağı veya değiştiremeyeceği tek doğa kanunu olabilir. Nitekim yukarıda bahsettiklerimin ışığında birey sürekli gelişmektedir. Kapitalizmin kendini yenileme hızını aştığı gün, belki de dayatılan bilginin önüne geçileceği gündür. Belki bir gün bireysel zaferler toplumsal dayatmaların önüne geçebilir. Nitekim esinlenme kaynağından yoksun yaratıcılık gücüyle, mutlak özgürlüğe erişemeyen birey, bir gün belki mutlak olmasa dahi, toplum dayatmalarından önce bireysel yaratıcılığın önceliğini kavrayabilecek ve yeni bir düşünce dünyasının temellerini oluşturabilecek. İşte tam olarak burası çok önemli “ herkes gibi düşünme, herkes gibi düşünürsen karıncalardan farkın kalmaz, unutma karıncaları öldürdüğümüzü dahi farketmeyiz.


