15 Haziran 2021
Brüksel’deki Nato Zirvesinde yapılan Erdoğan-Biden buluşmasına bence gereğinden fazla önem verdik. Ülkenin yetkin ve gerçekten saygın yazarlarından biri bugünkü yazısına şu başlığı atmış: Erdoğan Büyük Beklentilerine Biden’den Karşılık Buldu mu? Çok güzel. Beklentilerimiz varmış, hem de büyükmüş. Aşkların karşılıksız kalmaya mahkum olduğu zamanlarda yaşıyoruz. Şaka bir yana.. Gerçekleri algılamaktan kaçınmakta fayda yok. Batı ile ilişkilerimiz elbette önemli. Kimse ile hamdolsun pek de barışık değiliz, hiçbir ülke ile sürtüşmemiz eksik değil, Amerika ile ciddi sorunlarımız var, onun da bizimle derdi var. Kağıt üzerinde dost ve sözleşme gereği müttefik olan iki ülke liderinin karşılıklı görüşmesi hiçbir zaman sıradan bir olay değildir. Başkan göreve başlayalı altı ayı geçti sanırım. 23 Nisanı kutlamak için mi, soykırımı tanıyacağını haber vermek için mi sebebi çok da belli değil, sadece bir kez telefonla aradı. O kadar. Yüz yüze görüşme için aylardır bekleniyor. Elbette beklentiler yüksek olabilir. Çözülmesi gereken acil meseleler çok fazla, çözümler yok denecek kadar çetrefilli. Ne var ki en azından bu yüzden, öyle bir görüşmeden elle tutulur sonuç çıkamaz, beklentiler karşılanmazdı. Bu gerçeği göremiyorsak, iktidarına umut yayarak nefes vermeye çalışanların güdümündeki medya ile birlikte bizim sağırlığımız ve hatta körlüğümüzdür bunun nedeni. Sonuç olarak, NATO toplantısı arasına sıkıştırılmış ikili görüşmeden iyi niyet ve nezaket sözlerinden öte bir şey çıkmadı. Sorunları konuşmaya devam edeceklermiş ki bunun yeni bir yanı dolayısı ile haber değeri yok. Öte yandan, NATO toplantısındaki görüntülerden biri sayfalarca yazılsa zor anlaşılacak ‘batı ile aşk ve nefret ilişkimizi’ ve onun uzantılarını dupduru bir şiir gibi aşikar kıldı. İşte size bir resmin bin kelimeye bedel olduğunu söyleyen bilgeleri mahcubiyetten ense köküne kadar kızartacak dünkü videodan kısacık bir görüntü: Aile fotoğrafı çekildikten sonra liderlere iki veya üç dilden bir anons yapılıyor: Şimdi lütfen arkanıza dönünüz, NATO’nun önümüzdeki otuz yılda neler başaracağını karşımızdaki ekrandan izleyiniz. Her lider birkaç saniye içinde arkasına dönüyor, ama biri hariç. Epey bir zaman sonra, herkes gibi kendisinin de dönmesi gerektiğini fark ve idrak ediyor. O da nihayet dönüyor, etrafına boş gözlerle ve biraz da şaşkınlıkla bakınarak. Ben o bakışlarda derin bir mahcubiyet izi de gördüm. Aynı anda, Almanya’da otobanda ters yola girmiş vatandaşımızın radyodan ‘dikkat dikkat, otobanda ters yolda ilerleyen bir araç var,’ duyunca ‘bir araç olsa iyi, hepsi ters yolda gidiyor bunların,’ diye dudak kıpırdatmadan mırıldayışını da anımsadım. Garipten ziyade tuhaf, tuhaftan ziyade garip bir durumdu. İngilizcede out of place diye bir deyim var. O deyim geldi aklıma. Yanlış yerde olmak, diye çevrilebilir. Ama tam olarak bu değil. Olduğu yeri yadırgamak, desek daha iyi. Misafir evinde sizi uyutmayan yatak gibi. Bir mümin, putperestlerin tapınağında öyle iğreti hisseder mesela kendini. Olaya ve mekâna yabancı, olanlara kayıtsız kalır. Tedirgindir. Herkesin keyifle dans ettiği bir eğlentiye kırık ayakla gitmek gibi bir şeydir yanlış yerde olmak. Dam üstünde saksağan durumu yani. Akılla bilgiyle hukukla yaşanmaya çalışılan bir dünyada, yüzlerce yıl öncesinin ilkel tepkileriyle, kısa vadeli çıkarlarla, iğrenç kurnazlıklarla var olmaya da benzer. Bakan tedirgindir, sen ondan ürkersin. Rengarenk bir evrende siyah ve beyazdan başka renk, paradan, kendi çıkarından başka değer tanımamak gibidir.
…
Yeri tam da burada geldi, söylemeden geçemem:
Türkiye son yirmi yılda tarihinin en büyük fırsatını elde etti, ama hemen kaçırdı. Bu toprakların tarihinde ilk kez, her yıl milyarlarca dolar batıdan para akarken o kaynakları har vurup harman savurmayıp doğru kullansaydık.. Toprağa betona gömmek yerine bilişime, eğitime, sanayiye yani üretime ve bilgiye yatırsaydık.. Çatışma yerine iç ve dış barışı, keyfilik yerine hukuku ve uzlaşmayı önceleseydik.. O kadar büyük kaynak akarken, aklı başında bir yönetimle bugün gerçek manada çağ atlamanın eşiğine gelmiş olurduk. Kirli ve peşkeşçi siyaset cehaletle birleşti, yandaş besledi, sürtüşmeleri körükledi, ülkede değer üretmeye izin vermedi. Tarım bitti, üretken yatırım yok, sırtını devlete dayamış geniş bir rantiye oluştu ve binlerce insan iş yapmadan devlette, kimi birkaç dolgun maaş alarak tatla balla geçiniyor. Hakkı hukuku, emek vermeyi ve çalışmayı unutmuş hedefsiz bir güruh türedi.
Geldiğimiz yer neresi?
En az iki nesli yarım asır sürecek yoksulluğa mahkum ettik. Oysa bugün çağdaş dünyanın parlayan yıldızı olabilirdik.Ne kadar da iyimsersin, dediğinizi duyar gibiyim. Haklı da olabilirsiniz, ama iyimserliğim sebepsiz değil. Bütün batı dünyası Çin’in her alanda hızla güçlenmesi ve kıyasıya rekabeti yüzünden ona bağımlılığını azaltmaya, tedarik zincirini çeşitlendirmeye çalışıyor. Bu tercih pandemi sırasında netleşti. Batı artık Çin dışındaki ülkelerle üretim ve ticaret manasında işbirliğini geliştirme imkanları arıyor. Demokrasisi işleyen, sosyal barışa kavuşmuş, eğitimli ve çalışkan ülkelere çok ihtiyaç var dünyada. Coğrafyamızın servet değerinde olduğu zamanlardayız. Ama ters yolda ilerlemekte kararlıyız. Hem de bizden başka herkesin ters yolda olduğunu, bize bizden başka dost olmadığını mırıldanarak. Çağımızda, hakça ölçülerle işbirliği daima değerlidir. Batı için de öyledir. Siz bakmayın tarihsel korkularına esir düşmüş güruhun kerameti kendinden menkul safsatalarına, siz bakmayın kendinden başka herkese en çok da düşünene üretene düşman cehaletin fikir sefaletine; onlar istedikleri kadar çağdaş dünya için ‘kafir ve sömürgen’ çizgisinde hayallerinden güya fikir üretsinler, her insandan her olaydan işkillensinler. Kendi kanından olmayan herkesi ve özellikle batıyı düşman bellemekten başka bildikleri ne var, bir sorun. Çoğunun sıklıkla ezberinden dillendirdiği aslında korkusudur. Gerçek şu ki, batının yüz yılların imbiğinden süzülmüş akılcılığı çok daha gerçekçidir; dinle milliyetle ve hele geçmişle ilgili hesaplarını akılcı batılı çoktan kapatmıştır; savaşçı veya kırıcı rekabetten çok daha önemli olan artık üretken ve hakça işbirliğidir. Biz ise ya düş kurup hayal ediyoruz, ya geçmişte yaşıyoruz. Tarihin loşluğunda çürümekte olan kavramlarla düşünmeyi seviyoruz. Günlük dar çıkarlarımız dışında bir şeye değer vermeyen, her fırsatta ayrılıkçı ayırımcı davranan onlardan ziyade bizleriz. Çok acı bir deneyimdi. Yirmi yıl kadar önce ekonomik işbirliğinden de öte Batı ile sıkı bir ortaklığa aday olan bir tek cesametli ülke vardı. Avrupa Birliğine tam üyelik süreci başlamıştı, tıpkı yüz milyarlarca dolar gibi o altın şansı da bir mirasyedi gibi harcayan Türkiye bugün öyle bir işbirliğine aday olabilir mi dersiniz?
Başka sorum yok.
Gerçekliklerden koparak yaptığımız yanlış tercihlerimizin cezasını çekeceğiz, çocuklarımız daha çok çekecek. Sebep olan, kebap olsun derdi annem. Ben beddua etmeyeceğim. Allah topunuzun layığını versin, demekle yetineceğim.


