Aynı Kaynaktan Beslenmek

İnsanlık, dünyanın herhangi bir yerindeki acıyı yüreğinde hisseden milyarlarca insandan oluşan kocaman bir ailedir. Komşumuz Yunanistan halkına geçmiş olsun.
Yukarıdaki satırları yazan kişiyi düşünün.
Bir de, Yunanistan cayır cayır yanıyor; ateşleri bol olsun, diye oh çeken adamcığı düşünün. Yunanistan’da yangında ölenlere veya Bodrum’da ve İzmit’teki depremde göçük altından çıkarılan cesetlere oh cekip ‘yürek soğutan’ adamları madamları gördükçe şaşırıyor musunuz? Yüz yıl geride kalmış düşmanlıkların, kendi yaşam tarzından başka yaşam tarzını lanetleyen ilkelliklerin alevini halen gayet harlı bir şekilde içinde taşıyanların çoğu bunu dinsel inançlarına da dayandırsalar bir anlamda ırkçıdır. Irkçı ben merkezcidir. Kendi ailesinin, kentinin, milletinin, dindaşının üstünlüğüne inanır. Ve çoğu buna gerçekten inanır. Bir tek kendi dini hak dinidir, sadece kendi tarikatı hak yolundadır, kendi aşireti, kendi lideri daima üstün ve elbette her zaman doğru yoldadır. Kendileri en güçlü ve en haklıdır. Daima tekçidir onlar, üstelik taklitçidir, ezbercidir.
Bu tutumda olanlara yakından bakınız.
En çok, korkudan ve nefretten beslendiklerini göreceksiniz. Her toplumun en kalitesiz kesimi büyük oranda onlardan oluşur. Hayata kendi başlarına tutunacak güçleri yoktur; bilgi dağarcıkları dardır, meslekleri yani üretmek ve düşünmek manasında bilgi becerileri yoktur veya çok kıttır; bu yüzden çok babayiğit görünseler de aslında hep ürkektirler, eziktirler. Her korkak gibi saldırgandırlar, üstlerine yüründüğünde ise çekinirler; zorbalara karşı ise iğrenç derecede yalaka ve çaresizdirler. Güce tapmaları da zaten bundan, yani korkularındandır. Varlıkları yağdan, etten ve kemikten ibaret bir bedende tecessüm eder; var olmayı biyolojik olarak sürdürmenin yanı sıra kendisi gibi olanların onayını ve ianesini (yardımını) almaktan ibaret bir aidiyet duygusu tamamlar o bedeni. Etli ekmek ve eti ete dürtmek, fiziksel ihtiyaçları sadece bunlar; birilerine tabi olmak ve onun varlığından huzur ve gurur duymak;
sosyal ve psikolojik ihtiyaçları ise bu kadar. Yani din, mezhep, tarikat ve millet, yanına bir de ortaya karma karışık tertibinden yengi ve yenilgilerinde deliren bir futbol taraftarlığı.
Sevmeye değil ölmeye geldik, naraları. Bu kadarı yeter de artar bile.
Ahlaka ve vicdana gerek yok. Düşünmek adamcığın dünyasının dışında kalır, çünkü haddi değil. Kuşkuya zinhar yer yoktur, çünkü kuşku duyarsa imanı zayıflar. İman zayıflarsa, dünyası sarsılır. Esas olan biat, itaat ve sadakat; bir de pisliklerini boşaltmaya, şehvetlerini gidermeye yarayan alt takımlar için sakatat. Bizden olan ne varsa üstündür. Sorgulanması yasak kabüllerle sağlamlaştırılıp meşrulaştırılmış kör bir bakışla sadece ve yalnızca biz ve onlardan ibarettir hayat. Biz daima haklıyız, doğru yoldayız: onlar daima hain, her konuda haksız ve yanlış yoldalar. Bizim dinimiz, bizim milletimiz, bizim ailemiz, bizim renklerimiz, bizim hemşerimiz, bizim partimiz daima üstün. Bizdense her eylemi kabul, değilse her şeyi pis kaka. Liyakatin de hukukun da tek ölçüsü bizdenlik. Her durumda körü körüne biat ve dayanışma. Donanımsız ve korkak garibanın hayata tutunabilmesinin hatta var olmasının vaz geçilmez şartı.
Bu tekçi ve bencil tutum yalınkattır, tanınması gayet kolaydır: Bu kafa orta çağ kafasıdır. İnsan soyunun gelişme çizgisinde en az iki yüz yıl kadar geride, belki çok daha eskide kalmıştır. Savaşmanın, öldürmenin, gaspın, çalmanın, çapulculuğun ve fetihin saygın ‘ekonomik faaliyet’ sayıldığı dönemlerin özlemiyle yaşar hala. Bilgiye, üretime, sistemsel bağlantılara, karşılıklı bağımlılığa ve sonuç olarak işbirliğine ve giderek daha büyük ölçüde saygı ve sevgiye dayalı bugünün dünyasına zihniyet olarak da eylemsel olarak yabancıdır.
Öyle bir dünyanın ileri teknolojik ürünlerini edinmek ve kullanmak ister, ama yaşadığı çağla üretmek ve düşünmek anlamında bir ilgisi yoktur; sanattan anladığı ise ağıttır, hoyrattır, feleğe ilenmedir. İncelmiş zevklerle, bu arada sanatla bir türlü bağ ve köprü kuramaz; öteki, tehlikelidir hatta düşmandır onun için. Kendinden olmayan herkes korku kaynağıdır. Bu yüzden hayata bir biçimde çırpınarak, kendine yer buldukça daha hoyratlaşarak tutunmaya çalışır.
Öyle bir garibana anlamak için yakından baktığınızda, onun ayıplanmayı değil, sarılıp sarmalanmayı hak eden bir çaresizlikle boğulduğunu fark edersiniz. Dünya kadar malı, koca koca makamları olsa da ona faydası yoktur. Haz almayı, huzur bulmayı bilmeyen kalabalıklar içinde alabildiğine yalnız, bir yetim ve öksüz çocuk kadar çaresiz bir yaratıktır o. Korkuyla, nefretle, kibirle şişmiş ve cehaletle donanıp zırhlanmış, çevresine tahakküm etmeye her dem hazır, kaba kuvvete tapan ve özünde zavallı olan böyle bir egonun iç dünyasına ulaşmak gerçekten de zordur. Çünkü korkak adam incinmekten de korkar, kimseye açmaz yüreğini. Görünmekten tedirgin olur. Yaralarını sarmaya açılan eli de yadırgar, dünyasına ters düşen böyle bir niyete şüpheyle bakacaktır. Onu kendi dünyasında kendi halinde ‘hür’ ve ‘mesut’ bırakmak onunla baş etmeye belki yarayabilir. Kısa vadede başkaca bir çözüm yok gibidir zaten. Ama bu durumda bile, onunla birlikte aynı okula gitmek, aynı sandıkta oy kullanmak, aynı mahallede yaşamak, aynı caddede yürümek, aynı otobüse metroya binmek ve hatta aynı denizde yüzmek zorundasınız. Bir de bu kafadaki birinin böylesi bir nobranlıkla sizin apartmanın yöneticisi olduğunu düşünsenize… Mahallenizdeki caminin dünyadan ve ahretten sorumlu, sizi Allah’ın emrine sokmakla yükümlü sanan mahalle imamı olduğunu..
Sonra mahalle muhtarınız olduğunu.. Derken, ilinizin Kültür Müdürü olduğunu.. Ve bunların ardından, ülkenin maarif, ekonomi, sağlık işlerine bakan çok üst düzeyde bir yetkilisi olduğunu düşünün bir.. Yok yok, daha yukarılara çıkmayacağım. Fena halde başınız dönebilir, mideniz bulanabilir.

Biliyorum, aşırı hassas burunlar için ağır bir aşağılama, hatta belki de nefret kokusu yayar bu satırlar. Tabii ki kişilikleri değil onların hayata aykırı tutumlarıdır bana dert olan. Gerçeği lafı dolandırmadan geldiği gibi dümdüz yazmak hevesi, size satır aralarından tatsız kokular yayıyorsa, lütfen hoş görün. Gerçek şu ki, o kokular her gün her yerde, burun deliklerinizi çatlatacak kadar keskin dolanıyor zaten. Yokmuş gibi, azımsanırmış gibi, değişecekmiş gibi yapmanın lüzumu yok. Tıpkı yerküre gibi bu ülke de ayrı iki dünyada aynı çağda farklı zamanları yaşayan insan toplulukları arasında çatır çutur bölünüyor. Yüzü geleceğe dönük, akılla bilgi üretip teknoloji geliştiren, kendi kazanıp kendi harcayan birinci dünya insanı ile vizyonu geçmişte kalmış aklı sakatat sayan, bilgi ve teknoloji üretme ve çalışma imkanından yoksun, herkesin herkese düşman olduğu bir dünyada ufkunda varlığını sürdürmeye çabalayan, bu arada her türlü konfora layık ve buna doğuştan hakkı olduğuna inanmış hayata aykırı kafadaki gariban insan. Korku ve nefretle formatlanmış o kafa başta hukuksuzluk olmak üzere her kisvede şiddetin sürdürülemez iktidarının tuğlası olur sonunda. Cehaletin ve kindarlığın beyliği elbette zülüm ve yoksulluk iktidarıdır. Çünkü talan usulü dağıtır, ama üretmeyi bilmez. Farklılıkları özendirmez, tekçidir çünkü. Bizde yaşanan bölünme, dünyadaki kuzey güney bölünmesinden çok daha hızlı, belki çok da derin galiba. Yanılıyorsun diyen, son zamanlarda büsbütün hızlanan Batı’ya yetişmiş insan göçüne ve sermaye kaçış dalgasına yakından bir baksın yeter. Okullara ezber dersleri koyanlara bir baksın. Uzatmayacağım.
Şu alıntı bu yazıda kalan yolumuzu aydınlatabilir:
İnsan olup olmadığımız dostumuzdan çok düşmanımıza nasıl davrandığımızla alakalı. Çünkü adalet “bizden olanın” değil “bizden olmayanın” hakkını, hukukunu korumak için kurulan terazinin adıdır.
Kendimize bir çuvaldız batırmadan başkalarını bu denli iğnelemek gerçekten hakça değil. Gerçeğe ulaşmaksa amaç, bu yöntem doğru da değil. Bu eksiği kısmen de olsa gidermeye yarayacak birkaç soru var aklımda: Cehalet örgütlü olunca ve hükmetme sevdasını tatmin için her yolu mübah sayınca… Böyle bir durumda bile onu kucaklamaya takatimiz olsaydı keşke. Öylesi erdemli bir güçten ve sabırdan yoksun kalmış olmamızın sebebi, görünüşte epeyce farklılaşmış olanların da aslında iki yüz yıl önceki kafalarla aynı kültürel ve tarihsel kaynaklardan beslenmiş ve kendini yeterince güvende hissetmemekte olması mı var acaba?
Herkes aynı kaynaktan besleniyorsa gerçekten farklı mıyız? Ya da ne kadar farklıyız?
Ve son olarak koca İbni Haldun’a dönüp çağlar ötesinden sorsak: Sadece coğrafya değil, devraldığımız tarih, kültür ve ekonomi de mi kader acaba?
23 Temmuz 2018

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir