URFA’ DA AKREP AVCILIĞININ AYRINTILARINI ÖĞRENMEK İSTİYORSANIZ, YAŞANMIŞ BU ANIYI SIKILMADAN
OKUMANIZI ÖNERİRİM
DÜRÜST AKREP AVCISI
Annemin uyandığını kapının gıcırtısından anladım. Gaz lambasını yaktı,kapıyı aralayarak
çıktı.
Her taraf zifiri karanlıktı. Evimizin, mermer taşlarla döşenmiş avlusunda yürüdüğünü
duyuyordum.Ayağına giydiği takunyanın sesinden, sekiz dokuz adım ötedeki kömürlüğe
gittiğini anlıyordum. Biz uyanmadan odayı ısıtmak, onun en büyük göreviydi.
Kış mevsiminin kısa fakat etkili geçtiği yerlerden biri olan, Urfa’da yaşıyorduk. Karasal
iklimin bütün özelliklerini burada görmek olağandı. Gündüz terlerken, aynı gece üşürsünüz.
Kış hazırlığı burada eylül, ekim aylarında başlardı. Benim çocukluk yıllarımda en çok
kullanılan yakacak, odun kömürüydü. Odun, tezek ve çıra yakanlar da vardı. Kömürü olanlar
şanslıydı. Çünkü, tezek ve çıradan daha iyi ısıtıyordu.
Annem her sabah, kömürlükten aldığı bir miktar kömürü, pirinç mangala yerleştirirdi.
Üstüne birkaç çıra parçası koyar, bir iki damla gaz döktükten sonra tutuştururdu. Eski bir
soba borusu ile kömürün hızla yanarak, kor haline gelmesini beklerdi. Kömürün üstüne
şişkin gövdeli, mavi emaye bir çaydanlık koyduktan sonra namazını kılardı. Bizi uyandırması,
namazdan sonraya kalırdı. Bugün yine işlerini, sırası ile yaptı. Sonra başucuma geldi. Eliyle
hafifçe başıma dokundu. Gözlerim açık olduğu halde, yeniden kapattım. Çünkü, saçlarımın
okşanmasından çok hoşlanıyordum. Evin en küçüğü olduğum için mi? Yoksa babamı küçük
yaşta kaybetmem mi? Sebebini bilmediğim bir duygu ile annemi görünce, elimde olmadan
çocuklaşırdım. Elleri alnıma dokunduğunda “uyan oğlum” dediğini duydum.
Oğlum kalk! İşine geç kalacaksın . Evdekiler uyanmadan ekmeklerin de gelmesi lazım.
Annemin, gitmemi istediği işim, oldukça zor şartlarda yapmaya çalıştığım bir işti. Lise ikinci
sınıfa gidiyordum. Sabahleyin,okula gitmeden önce, iki saat bir pide fırınında çalışıyordum.
Okul vakti gelince, elimin hamurlarını yıkayıp, unlu önlüğümü indirip, formalarımı giyerek
okula gidiyordum. Çalışma ücretimin karşılığı olarak aldığım pideleri, eve getiriyordum. Ben
de gücüm yettiği kadar aile bütçesine katkıda bulunuyordum.
Annemin uyarısı ile uyandım. İş kıyafetimi giyip fırına geldiğimde; sıcak ekmekler pişmiş,
tezgahın üzerine sıralanmıştı. Bana verilen bir pide ile karnımı doyurarak işe başladım, iki
saat sonra okula gitmek için iş kıyafetimi çıkardım. Sıcak pideleri ,beyaz bir kağıda sardım.
Elimin yanmasına aldırış etmeden ,hızla ilerledim. Tam köşeye geldiğimde durakladım.
Duvardaki afişe baktım.
1960’lı yıllarda filmlerin reklamını yapmak için, işlek yollardaki duvarlara, büyük afişler
asarlardı. Benim, sinema tutkumu bilmeyen yoktu.
Yıllar geçmesine rağmen, bu alışkanlığımı sürdürüyorum. Haftada iki üç defa sinemaya
gittiğim için, annemle tartışıyordum. Bu film için, annemden para istemem imkansızdı. Afiş,
gözümün önünden gitmiyordu. Sinemaya gitmenin çaresini bulmaya kararlıydım.
Sıcak ekmekleri hızla eve getirdim. Giyinerek okula gittim. Ders sırasında, yanımda oturan
arkadaşım Hüseyin’in, küçük bir teneke kutuyu, sırasının gözüne koyduğunu gördüm. Ders
süresince, kutuyu birkaç kez kontrol etmesi dikkatimi çekti. Zil çalınca, merakımı yenmek
için, Hüseyin’e kutunun içinde ne olduğunu sordum. Hüseyin, cevap vereceğine, kutunun
kapağını açtı. Şaşkınlıktan yerimden kıpırdayamadım! Kutunun içinde, gövdeleri koparılmış
akrep kuyrukları vardı.
“Hüseyin; bunlar ne, bu akrepleri ne yapacaksın?”
“Okul çıkışı, sağlık müdürlüğüne gidip, satacağım.Hem de tanesi 25 kuruştan.”
Bir ekmeğin 10 kuruş, sinema biletinin 50 kuruş olduğu bir ortamda, hiç de fena iş değildi. İki
akrep bulsam, yarın sinemaya gidebilecektim. Hüseyin’den bu işin kurallarını
öğrenmeliydim.
Okuldan çıkınca, Hüseyin akreplerini sattı. Parayı cebine koyunca, bana akrep avcılığı ile
ayrıntıları anlatmaya başladı. Onu dikkatle dinledim. Eve gidince hazırlığa başladım. İnce bir
kebap şişi, bir kömür maşası, telden sap takılmış bir konserve kutusu yeterliydi.
Bu araçlara ilaveten akrepten korkmamak gerekiyordu. Az kalsın unutuyordum. Bir gemici
feneri muhakkak gerekliydi. Çünkü akrep avcılığı gece yapılıyordu.
Bu şartlar tam olsa bile, akreplerin çok yaşadığı yerleri bilmek önemliydi. Kalın toprak
duvarlar, ahırlar, harabe yerler ve çöplükler akrep yuvalarının bulunduğu yerlerdi. Küçük bir
ayrıntı vardı ki; bunu profesyonel akrep avcıları bilirdi. Rüzgarın batıdan esmesi gerekiyordu.
Halk buna “garbı” diyordu. Türkiye’nin en sıcak yöresi olan Urfa’da, akreplerin zehirleri çok
etkili olduğu için,” ilaç” yapmak için kullanıyordu. Akrepleri mahallenin çocukları gruplar
oluşturarak yakalıyor ve satıyorlardı.
Bu benim ilk gecem olacaktı. Heyecanım giderek artıyordu. Hüseyin’in kapıyı tıklatması ile
bütün araçlarımı alarak, dışarı çıktım. Sokakta, bizim gibi fenerli çocukların sayısı giderek
artıyordu. Faik Amca’nın yıkık evinin önüne geldik. Hüseyin, akreplerin bol olduğu bu evi
herkesten gizliyor, akrepleri başkaları ile paylaşmak istemediğini söylüyordu. Sessizce etrafı
dinledik. Akreplerin, kitin kuyruklarının taşlara değmesinden çıkan tıkırtıları, rahatlıkla
duyuyorduk. Evet! Şans bana gülüyordu! Akrep, duvar deliğinden başını çıkarıp, çekiyordu.
Elimdeki ince şişi, deliğe sokarak akrebi huysuzlandırdım. Birkaç şiş daha sokunca,akrebi
daha da huysuzlandırdım. Akrep delikten çıktı. Kuyruğunu sırtına doğru kıvırdı, hızla
duvarda yürümeye başladı. Elimdeki maşa ile üstüne bastırıp, şişi gövdesinin tam ortasına
batırdım.
Şişe takılı gövdesinin etrafında dönen kuyruk, bir süre sonra durdu. Böylece, ilk avımı başarı
ile yakalamıştım.
Bu işlemle, tam beş akrep yakalamıştım. Ölen akreplerin kuyruklarını koparıp, elimdeki
teneke kutuya koydum. Hüseyin, yakaladığı sekiz akrebi ile yanımdan ayrıldı. Eve
geldiğimde, büyük bir işi başarmanın gururu ile akrep kuyruklarını, dama çıkan merdivenin
ilk basamağına koydum. İri boncuk taneleri gibi, gözümü kamaştırıyordu. Bir süre daha
baktıktan sonra, uyumak için yatağıma gittim.
Sabah, yine fırındaki işime gittim. Ekmeği alıp eve döndüğümde ortalık aydınlanıyordu.
Hemen akrep kuyruklarının olduğu merdivene doğru yürüdüm. Kutuya koyup, çantama
yerleştirecektim ki; inanılmaz bir manzara ile karşılaştım. Akrep kuyrukları, kırık bir tesbih
tanesi gibi dağılmıştı.
Çevresinde, bir karınca konvoyu vardı. Kuyrukların eklem yerleri ile kitin kabuk içindeki
yumuşak dokuları, karıncalar yemişti. Bütün hayallerim yıkılmıştı. Gece yarısı defineme
gelen “Kırk Haramiler” benim en büyük servetimi çuvallarına doldurup gitmişlerdi. Çok
üzüldüm. Okul vakti geldiği için, evden ayrıldım.
Gün boyunca, hep akrepleri ve gidemeyeceğim sinemayı düşündüm. Eve gelince ;bazen
çıkmaza düştüğüm zamanlarda, beni kurtaran, pratik zekamın ortaya koyduğu bir buluşu,
uygulamaya başladım. Evdeki zamk (yapıştırıcı) şişesini aldım. Usta bir kuyumcu gibi,
kuyrukların boğumlarının arasına, yapıştırıcı sürdüm.
Sıra ile yapıştırdım. Kuyrukları öyle güzel yapıştırdım ki; ben bile zor fark ediyordum.
Dikkatlice bir kutuya koydum. Akrepleri satıp, sinemaya yaklaştığım sırada, kapıdaki
çığırtkan adamın sesini duydum.
“Başlıyor! Başlıyor ! Yılın en güzel filmi, başlıyor! Sinemaya giriş parasının yanında, bir külah
çekirdek bir de gazoz almıştım. Keyfime diyecek yoktu. Muhterem Nur ile Memduh Ün’ün bu
filmini yıllardır unutamadım.
Akrep avcılığım, bir iki yıl sürdü. Akrep parası ile okul eşyalarımı aldığım gibi, ablalarıma
armağanlar da aldım. Fakat, karıncaların bana yaptığı tatsız şakadan sonra, işe yaramayan
akrep kuyruklarını satmanın, dürüst bir davranış olmadığını anlayarak, bunu telafi etmenin
yollarını aradım. Daha sonra, yakaladığım akrepleri satarken,görevlilerin arkaya dönmesini
fırsat bilerek, beş tane akrebi para almadan , akrep kutusuna ,gizlice attım.
DÜRÜST BİR AKREP AVCISI olmanın, huzuru ile işime devam ettim.
Edibe Aydın( Kahya)
05/01/2018


