Yusuf Ziya Ortaç
Abdullah Cevdet doktordu. Şairdi. Aydın, ileri bir kafaydı. Ama hepsinden çok nesi ile meşhurdu bilir misiniz? Hasisliği ile!.. Hasisti muhakkak. Ama bu şöhrette Süleyman Nazif’in çabası çoktur. Bir gün onun için: “Meteliğe kurşun atar,” diyen Celal Nuri’ye kaplan dişleri ile gülerek:
“Hayııır,” demişti, “meteliğe göbek atar!”
Tatlı bir haziran sabahı idi. İçim bulut bulut uyandım o pırıl pırıl sabahta.. Nereden mi geliyordu bu hüzün? Züğürtlükten! Boter’e elbise yaptırmanın cezasını çekiyordum..
“Türk Yurdu”nda şiirlerim ayda bir çıkıyordu ancak. Genç şair bir ben değildim ki.. Sıraya girmiştik. Hele Mehmet Emin Yurdakul büyüğümüz bir oturuşta yüz mısra, iki yüz mısra yazıyordu maşallah.. Bizimkiler bekletilirdi ama onunkiler bekletilemezdi. Milli şairdi o!
Masrafım artmıştı. Her akşam topluca bir yere gidiyorduk. Orhan Seyfi, Enis Behiç, Halil Nihat, Hakkı Süha, gencecik yaşında ölen Lemi Nihat.. Bir de Safi Necip.
Ayda bir altın “Türk Yurdu”ndan, dört mecidiye “Malumat”tan yetmiyordu bu yaşayışa. Yeni bir gelir bulmalıydım.. Birden aklıma geldi: Neden “İçtihat”a bedava yazıp duruyordum sanki.. İki yılı geçmişti.. En azından yüz şiirim çıkmıştı şimdiye kadar.. Bir define bulmanın sevinci içinde tıraş oldum, saçlarımı taradım, giyindim ve öğleden sonra bir vapura atlayıp geçtim İstanbul’a..
Abdullah Cevdet Bey’e çarşamba çaylarının dışında da uğrayacak kadar yakındım artık. Yadırgamazdı beni görünce. Hatta sevinirdi bile.. Ara sıra duygularına yenilir, bir kitap bile hediye ederdi bana.. Kapıyı güler yüzle kendisi açtı o gün. Yeni bir şiir yazmıştım.. Oturduk, konuştuk, çay içtik. Ama bir türlü, bir türlü söyleyemiyordum içimdekini.. Alacaklı değil, borçlu ezginliği vardı içimde..
Bir ara, “Bugün dalgınsınız,” dedi, “bir üzüntünüz mü var?”
Hah, fırsatı bulmuştum, şimdi söylersem söyleyebilirdim ancak.. Kulağıma yabancı gelen bir sesle, “Abdullah Cevdet Beyefendi,” dedim.. Kelimeler boğazımda düğüm düğümdü. Boğuluyordum sanki.. Gözleri endişe dolu bakıyordu yüzüme..
“Biliyorsunuz.. İki yılı aştık.. ‘İçtihat’a şiirler yazıyorum.. Benim kalemimden başka gelirim yok. ‘Türk Yurdu’ her manzumem için bir lira veriyor.. Sizden de rica edeceğim artık..”
Aman Yarabbi, bir insan bir anda nasıl böylesine allak bullak olur? Yüzü nasıl böylesine kararır? Gözlerinin içi nasıl böylesine yosunlu bir kuyu olur?
Boynunu büktü, ellerini açtı, bir ara tıkandı, nefes alamıyor sandım.. Onun sesi de benimki kadar tanınmaz olmuştu..
“Oğlum,” dedi.. “Evladım,” dedi.. “Yusuf Ziya’cığım,” dedi.. “Bilmezsin seni ne kadar severim,” dedi.. “İmkanımız olsa sana söyletir miydim hiç,” dedi.. “Ben bu ‘İçtihat’ı çocuğum gibi seviyorum,” dedi.. “O yüzden fedakarlıklara katlanıyorum,” dedi..
Korktum, ağlaya ağlaya ellerime kapanacak diye korktum!
Bir süre o yüzüme baktı, ben önüme baktım.. Sonra kalktı, eli ile acayip işaretler yapa yapa, anlaşılmaz şeyler mırıldana mırıldana gitti..
Bekledim.. Ne kadar bekledim bilmem… Çek bekledim galiba.. Sonra yüzü yumuşamış, gözleri yeniden ışığa kavuşmuş, sesi yine tatlılaşmış geldi ve bana sarılır gibi sokularak ceketimin cebine bir avuç şangırtı boşalttı: “Kusura bakma evladım,” dedi.. “İçtihat’ın kasasında ne varsa hepsini sana veriyorum!”
Elimi sıktı, yanağımı okşadı, sırtımı sıvazladı kapı önünde uğurlarken..
Merdivenleri inerken cebimdeki hazineyi hesaplıyordum.. “Birer altın verse, yüz altın eder. Yarımşar altın verse elli. ‘Malumat’tan aldığım kadar, birer mecidiyeden hesapladım. Yirmi altın!”
Cebime dökülen o bir avuç şıngırtı, yirmi altından daha az olamazdı elbet..
Köşeyi döndüm, İçtihat Evi görünmez oldu.. Ellerimi cebime soktum ve iki yıllık yazı gelirimi çıkardım.. Ne kadardı dersiniz? Yirmi altın mı? On altın mı? Beş altın mı? Üç altın mı?
Hayır, yalnız 23 kuruştu!
Yıldızlar arasında uçarken kanatlarım kırılmıştı… Öfke ile geri döndüm. Delice bir şey yapacaktım belki de.. Belki de bu 23 kuruşu suratına, o çiçek bozuğu, o delik deşik suratına atacaktım.. Şair Eşref geliverdi hatırıma.. Ne demişti onun için:
“Bir avuç leblebi atsan yüzüne,
Yere bir tanesi düşmez teresin!”
Belki bu 23 kuruşun da yere bir tanesi düşmeyecekti. Belki de sevinecekti, 23 kuruşuna kavuştuğu için..
Onu sevindirmedim.. O kadar parasızdım ki, sevindiremezdim de!
Bizim Yokuş’u o gün tanıdım biraz.
(YUSUF ZİYA ORTAÇ, “Bizim Yokuş”, İnkılap Kitabevi, -1966 yılı ilk basımı esas alınarak- 2020)

