Çok imrenirim, arkalarından mendil sallanan, su dökülen, dualar edilen insanlara. Aradan yıllar geçse de, çocukluklarının geçtiği mahallelerde oturanlara da imrenim. Hani, dara düşseler, zorda kalsalar, mutlaka çalacakları bir komşu kapısı ve oturup dertleşecekleri insanlar vardır. Doğumda da, hastalıkta da, ölümde de yanıbaşlarında hep bir el, sımsıcak ve yürekten uzanan.
Nedense, ben hep göçebe yaşadım ve her gece kandilimi başka bir kentte söndürdüm. Uzun uzun duramadım, kalamadım, yaşayamadım bir mahallede. Ceketim sırtımda, çantam elimde hep bir yerlere, birilerine koştum durdum.
Ben hep göçebe yaşadım.
Ayışığının altında cemaatsiz, bayraksız ve topraksız bir adam…
Ben de isterdim, çocukluğumun arkadaşlarıyla birlikte büyüyeyim, onlarla maziyi anayım, gidenlerin isimlerini hatırlayayım. Ben de isterdim, akrabalarım, komşularım, dostlarım yanıbaşımda olsun. Ansızın kapım çalınsın, elinde böreği, keki, tavlası, rakısı, birileri gelsin. „Ya hu bari bu akşam yalnız kalma. İki laflarız fena mı olur?“ desin. Ben de isterdim, arada bir açıp bakacağım fotoğraf albümlerim olsun. Sonra çocukluğumdan, gençliğimden kalan eşyalar, kıyafetler ve anılar. Evi toparlarken, eskilerden kalan bir topaça, mektuba, mendile ya da hırkaya denk geleyim. Ah deyip, ben de iç çekeyim.
Ama olmadı işte.
Yüreğime uyup, derviş gibi, bir candan bir cana, bir diyardan bir diyara gezip durdum. Kökü olmayan çiçeğe güneş ne eyler?
Benim de hiçbir yerde köküm olmadı, hiç. Yaş elliyi aştı ve ben halen, uzaktan uzaktan, apartman önlerinde, kahvehane masalarında, çarşıda pazarda birbirlerine hal hatır soran, birbirilerine sarılan o bahtiyar insanlara bakıyorum, içim gidiyor.
Fatih, Samatya, Güngören, Bakırköy, Çemberlitaş, Kadıköy, Ümraniye, Bağcılar, Tünel, Almanya…Melamet hırkasını giydiğimden beri, sonu olmayan bir yola vurdum kendimi. Ozan Veysel’in de dediği gibi „İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece.“
Ve öğrendim ki, insanlar yanıla yanıla, kazık yiye yiye, kandırıla kandırıla, birer ikişer uzaklaşıyorlarmış birbirlerinden. Hikâyenin sonunda, herkes, yarasıyla, acısıyla, hayal kırıklığı ve pişmanlığıyla kendi hapishanesine çekiliyor. Hatta öyle bir zaman geliyor ki, hayvanları insanlardan daha çok sevmeye başlıyor. Çünkü huzur dediğimiz en pahalı şey bu ülkede. Bir parça huzur için insanın canı çıkartıyorlar.
Ben hep göçebe yaşadım. İçimdeki yabani ata söz geçiremedim. O nereye, ben oraya.
***
Size anlatabileceğim doğru düzgün güzel bir anım bile yok. İlginizi çeker mi bilmiyorum ama meselâ, dedem öldü yanıbaşımda, elim avucunun içindeyken. Sonra, gencecik amcamı kaybettim. Daha sonra dayılarım, amcalarım, teyzem, kuzenim…
Dövdüler beni kimliğim yüzünden ve ben ilk defa kanın aslında kırmızı olmadığını o zaman gördüm.
Sonra Çamurlu okul yolu, cetvelle yiyilen dayaklar, yokluk, çaresizlik, hastane odaları…Meselâ, topu topu iki pantolonum vardı. Biri yıkanırken öbürünü giyerdim. Annemin ağladığını gördüğüm çok olmuştur.
Yaşıtlarım okul tatillerinde, yazlıklarda, havuza, denize girerken, ben çay ocağında çalıştım.
Takip edildim.
Sorgulandım.
Korktum.
Yalnız kaldım.
Ağladım.
Ve hiç uçurtmam olmadı benim, oyuncağımsa, bir taneydi. İşportadan bir oyuncak pembe panter.
1980’li yıllar ama benim için daha dün gibi.
Arkadaşlarla okulun bahçesinde toplamış, 2000 yılını konuşuyoruz. 2000 yılı bize o kadar uzak ki, cümleler hayallerimize yetişemiyor. Arkadaşın biri “Uçan arabalar üretilecekmiş oğlum, dayım söyledi. Sonra, bir de insanlar aynı anda üç beş yerde birden olabileceklermiş.” Biz ağzımız açık arkadaşı dinlerken, zil çalıyor ve gerçeğimizin somurtkanlığına geri dönüyoruz.
O vakitler su gibi aktı gitti.
O hayallerimizdeki 2000’i bile geride bırakalı uzun zaman oldu. Uçan arabalar yok ve insanlar da öyle aynı anda üç beş yerde olamıyor. Hatta anı yaşayan insan sayısı bile o kadar az ki! Dünün pişmanlıkları ve yarının kaygıları derken, içinde bulunduğumuz anı yaşamaya vaktimiz kalmıyor.
İşte bizim “eskiye hasretimiz” de tam burada başlıyor.
Çocukluğumuzu kaybettiğimiz yıllarda. Aslında derdimiz yaşlanmak değil. Mesele yaşayamadan yaşlanmak!
***
Bir keresinde, pazarda, kartonun içinde, kırmızı, pembe, yeşil, mavi, rengarenk civcivler görmüştüm. İstanbul’un orta yerinde, rezilce boyanmış civcivler satılıyordu ve insanlar kapış kapış o civcivleri, üç beş gün sonra, evlerinin bir köşesinde ya da balkonda ölü bulsunlar diye, alıyordu. Biliyordum, o rengarenk civcivlerin hepsi çok yaşayamayacak, telef olacaklardı Çünkü onların hepsi annesizdi. Çünkü, annesiz olmak, annesiz ölmektir!
O günden sonra, .çok sevdiğim şarkının sözlerini değiştirdim.
„Bir intihar daha var, o da olmak mı dersin?“
Sahi, o vakitler, bir de her sokağın delisi olurdu. İnsanların çoğundan daha akıllı o deliler nereye gitti ve biz şimdi neden bu kadar akıllıyız?!
***
54 yaşında, yersiz yurtsuz bir çocuğum ben ve masallara inanmaktan vazgeçmedim. Halen çok inatçıyım, burnumun dikine yaşıyorum ve gıcıklığına, boyumdan büyük hayaller kurmaya devam ediyorum. Sonra ağız dolusu gülebiliyorum ve salya sümük ağladığım da az değildir. Bir sabah uyanıyorum, dünyayı kurtarıyorum, sonraki sabah, kendi elimden tutup da, ayağa kaldıracak gücü bile bulamıyorum.
54 yaşında, yersiz yurtsuz bir çocuğum ben ve bıkmadan usanmadan aşık oluyorum, şarkılar söylüyorum berbat sesimle.
Geceleri yalnız kalmaktan ve karanlıktan korkarım şu yaşımda vee babamı özler, annemin dizlerinde uyumak isterim.
Neyse, ne diyordum?
Ha evet.
İnsan diyordum, insan bir kere göç etmeye başladı mı duramıyor hiçbir yerde ve hiçbir yürekte.
Çok imrenirim, arkalarından mendil sallanan, su dökülen, dualar edilen insanlara. Aradan yıllar geçse de, çocukluklarının geçtiği mahallelerde oturanlara da imrenim.
Benim gibiler için hayat, doğarken ve gömülürken toplanan kalabalığı saymazsak, koca bir yalnızlıktır ve insan, dört tarafı hüzünle kaplı yara parçasıdır sadece.
Sonra, sadece bir kentten gidilmez. Bir evden, bir insandan ya da bir limandan çekilip gidilmez. İnsan kendinden de gider. Öyle bir gider ki, bir daha geri dönmez, dönse de, asla kendini bulamaz.
Benim gibiler için hayat hep ayrılıklar ve yenilgiler üstüne kuruludur, aradaki sahte kavuşmaları ve zaferleri saymazsak.
duvara tutunamayan çivi,
omuzdan kayan ipek eşarp,
mermere çarpıp kırılan kristal bardak,
iki dudak arasında kalan söz,
aralık kapılar,
kuşkulu gölgeler,
gece yarısı duran kalp,
tozlanan kitap,
bir ölünün geride kalan ceketi,
ceket cebinde reçete, mendil, hastane kokusu.
sonra, ütülenmemiş gömlek,
sevilmemiş insan,
kayıp çocuklar,
ölü ceninler,
saçları taranmamış anneler,
sakalı uzamış babalar,
düşmüş tetiği umudun,
bir ölünün geride kalan gri ceketi.
Çocukluğumdan kalma bir mahallem yok benim. Uzun uzun yazılar yazmam bu yüzden.
Ayışığının altında cemaatsiz, bayraksız ve topraksız bir adam…
t a m e r d u r s u n
#tamerdursun

