Acemoğlu Yanlış Düşünüyor

 

Hem de fena halde yanlış.

Atatürk’ün yeni güç merkezleri oluşturmak yerine kendini güç merkezi kıldığını söylerken cumhuriyete çok farklı nedenlerle karşı çıkanlarla gayet şaşırtıcı şekilde aynı tuhaf çizgiye düşüyor.

Çok aşikar olmasına karşılık yalın ve duru gerçeği görmüyor, göremiyor: Osmanlı’dan cumhuriyete kalan sosyal doku ve ekonomik yapının o güne göre bile fazlası ile geri kalmışlığı. Beşeri sermayenin dinsel konular ve askerlik dışındaki alanlarda ciddi bir seviyede varlığından herhalde söz edilemezdi.

Anlaşılabilir bir durumdu bu. Çünkü Osmanlı savaşla beslenip büyüyen bir imparatorluktu. Temel ekonomik faaliyeti işgal ve savaştı. Fetih ekonomisinde artı değer, savaşta kazanılan zaferden kaynaklanırdı: Toprak kazanımı, ganimetler, diğer hediyeler.

Dinin yorumu da dahil imparatorluğun bütün öncelikleri ve uğraşı Ordu’nun hazırlanmasına ve zaferine  odaklanmış, bütün yapı buna göre örgütlenmişti.

Hatırlamak gerekir ki Osmanlı devletinde toprak mülkiyeti kural olarak padişaha aitti. Ekonomik ve finansal gücü, askeri gücü, yargı gücünü ve hilafet yolu ile dinsel gücü de padişah bir başına elinde tutardı. Asırlarca böyle sürdü. Böylesine ‘tekçi’ ve dışlayıcı mirasın üstüne, yeni yönetimin çoğulcu bir toplumu daha o gün inşa etmesini hayal etmek akla ziyandır. Cumhuriyetin ilk yüz yıllık döneminde bile ‘kapsayıcı’ bir yönetim inşa etmek mümkün olmadı, olamadı.

Yine hatırlamak gerekir: Yüz yıl önceki zamanın ruhu bugünküne hiç benzemiyordu. O çağın paradigması Acemoğlu’nun orta sınıfa dayanan çoğulcu toplumlar için bugün önerdiği ve güç paylaşımını öngören sistemik bakıştan, o yaklaşıma uygun hukuksal anlayıştan tamamen yoksundu. Sadece bu topraklarda değil, hemen hemen her yerde kişi egemenliği esastı. Açık ve örtük faşizmin Avrupa’da ve başka yerlerde o yıllarda fütursuzca cirit attığı elbette sır değil. Osmanlı’dan cumhuriyete kalan miras öyle bir geçmişin ve o geçimle oluşmuş bil kültürün ürünüydü.

Peki, osmanlıdan gelen donanımı sınırlı mirasın hızla değişmesi acaba mümkün müydü? Mesela, hukuk ve demokrasinin bekçisi orta sınıf o günlerden başlayarak hızla oluşturulabilir miydi?

İnsan kaynağında ve parasal alanlardaki dar boğazlara bir de ulema unsurunu ve akılcı düşüncenin kıtlığını eklerseniz, bu soruya sadece belki ve daha hakçası ‘çok belki’ diye yanıt verebilirsiniz. Aslına bakarsanız, tekeden süt çıkar da o yapıdan hızlı bir dönüşüm, hele otuz yılda ışıklı bir aydınlanma çıkmazdı , diye uyaranlar ise yerden göğe haklıdır.

Bu satırların yazarı da zaman zaman kendini, o dönemde daha iyisinin yapılmasının mümkün olduğunu iddia ederken bulur. Mesela, çiftçinin topraklandırılması, geleneksel güçlerle daha iyi iletişim kurulması, milli devleti oluştururken yıkıcı dışlayıcı  uygulamalardan çok daha uzak durulması gibi.

Ama ya güvenlik kaygıları, ya dışarıdaki yetmiş iki dişli canavar. Nam-ı diğer: Yedi düvel.

Hakçalığı eleştiriye açık bir Dilek veya eleştiri daha var arada bir dillendirdiğim: Toplumsal değişimin motoru ekonomiktir. Kurucu kadro bu yalın gerçeği görmedi. Üretim ve mülkiyet ilişkilerini kökten değiştirmeye öncelik vermedi. Kültürel dinsel alanlara yöneldi. Oysa aydınlanmanın temeli orta sınıf, onun çekirdeği ise bireydi. Milli birliği yaratmak ve buna aıygun vatandaş oluşturmak öncelik aldı, özgür ve üretken bireye yol açmak ise doğal olarak zamana kaldı.

Köy enstitülerin yanı sıra, son derece cesur bir toprak reformu ile orta sınıf yaratmak hedefi tüm uğraşların odağında yer alsaydı, diye de düşündüğüm olur. Riskleri elbette vardı. Ama belki öylece çağdaşlaşma kendine sağlam bir dayanak ve güçlü bir toplumsal taban bulurdu.

Belki bu eleştiri veya dilek soslu hayallerin hepsi veya bir kısmı doğru da o günkü koşullardan ve çağın zihniyet yapısından bu kadarı beklenebilir miydi! Yanıt şudur: Zordu. Teke meselesi bir kez daha karşımızdadır.

Anımsayın lütfen. En iyi iktisatçı olarak Celal Bayar vardı kurucu kadroda. İttihatçıların Galip Hocası, Osmanlı Bankası Bursa Şubesi eski memuru (veznedarı?) ve ileri derecede başarılı bir komitacı. Sonra İktisat Vekili oldu. Ardından Başbakandı. Çok partili  demokrasiye geçişin bayraktarlığını yaptı, yeni dönemde Cumhurbaşkanı seçildi. Üçüncü adam diyesi geliyor insanın rahmetli Bayar için.

Yıllarını savaş meydanlarında geçirmemiş sayılı birkaç sivilden biriydi kurucular arasında. Berbat bir demokrasi denemesinin ve batak bir ekonomi programının baş mimarı sayılır. Demokrat partinin hak hukuk tanımaz iktidarının başında Cumhurbaşkanı iken yaşanan büyük krizin yol açtığı 1958 iflasının  ardından 1960 ihtilali geldi.

Anımsamak bile gereksiz ötesini. Acı verir.
…..

Geçmişi eleştirmek gayet kolay, sevgili dostlar.
Aradaki yüz yılla birlikte o günün koşullarını unutmak, dışarıdan içeriden engelleyici faktörleri görmemek ise büyük hata. Bilim adamı kimliği ile işlendiğinde ise hata demek yetmez, çok fazlası denebilir. Ademoğlu’na bu kadarı yeter, diye düşünürüm. Yine de, bir asır sonrasında bile başaramadığımız şeyleri o kıtlık zamanında onun başarmış olmasını beklemek,  onu tanrısal güç sanmak iptilası ile bağlantılı olabilir mi acaba, diye sormadan geçemiyorum.

Sözün özü:
Geçmişe ilişkin harika çözümlemeler yaparken o günün koşullarını göz ardı etmek neye benziyor biliyor musunuz? Kayseri’ye liman talep etmeye demeyeceğim.

Her başa şimşir tarak istemeye benziyor.
Birbirini boğazlamaya dünden hazır, çağdaş değerlerden habersiz, okumaz yazmaz ve üretmez bir keller ülkesinde hem de.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir