Perde- Mahir Ünsal Eriş

Bizi içeride kılan şey duvar değil, perdedir..
“Perde” bizi içine kapandığımız barınakta görünmez kılarak dış dünyanın bizle olan bağlantısını keser. Bu bağlantının kopması deneyimine “mahremiyet” diyoruz.

Perde mahremiyetin ilk koşuludur. Çünkü insan türünün en önemli, en ayırt edici özelliklerinden biri hayatını “göz önünde yapabildikleri” ve “mahremiyet altında yapabildikleri” diye ikiye ayırmasıdır.. Perde, medeni hayatımızın en önemli ayraçlarından biridir. Perde, bizi biz olmayanla ayıran, izinlerin, yasakların, saklanmaların ve dahi açığa çıkmaların sınırlarını belirleyen bir hudut belirtecidir..

Perdenin arkası dünyadır, perdenin berisi ise yuva..

Perdenin pencerenin berisine asılan bir dokuma parçası olmasının ötesinde çok sayıda yan anlam ve anlamcığı vardır. Elbette burada yerim hepsini elden geçirip dile getirecek kadar değil. Ama mecazi anlamlarıyla da perdenin insan yaşamında sınırları belirleyen bir anlam yüklendiği çok örnek olduğunu söyleyebilirim. Mesela, “olayların perde arkası” dendiğinde tiyatro göndermesi içeren bu deyimde aslında bizim gözümüze ayan olmayan, bizi namahrem sayarak dışarıda bırakan birtakım hadiseler ima ediliyor demektir. Ya da bir devrin, bir vakanın sonundan kasıtla, “perde kapandı” dendiği vakidir. Burada da yine aynı sanat dalından telmihle -bir bitiş ile sonrası arasındaki keskin ayraç vurgulanır. Çünkü perde insanlarla insanlar, varlıklarla varlıklar arasında çizgi çizmek için asılır.

“Perde” sözcüğü bize Farsçadan gelmiş, olduğu haliyle de kalmış. Hafif bir telaffuz farkıyla Farsçada da hala aynı şekliyle söyleniyor.. Burada insanın aklına bir soru takılıyor. Türkçede 1300’lerden beri kullanılan “perde” sözcüğü artık dilimizin bir unsuru olduğuna göre yani yedi asırdır Farsça bir kelimeyi kullandığımıza göre acaba bizim bir perdemiz yok muydu da biz başkasından aldığımız bir kelimeyi bu kadar uzun süre dilimizin kadrolusu kabul ettik?..
Kelimeler bizim gündelik yaşam pratiklerimize dair ipuçları içerirler. Hem de onlar öyle sağlam, öylesine hafızası güçlü delillerdir ki toplum değişse de izleri bu yolla dilin içinde saklanır.

Yıllar önce bir kitabını çevirdiğim Amos Oz bana, “Batı dillerinde ‘anahtar’ anlamına gelen sözcükler ‘kilitlemek’ kökünden türerler: Doğu dillerinde ise ‘açmak’ kökünden” demişti. Hakikaten de nesneleri adlandırma biçimimiz onları nasıl gördüğümüze gündelik hayatımızın tarih içindeki seyrine dair çok önemli bilgiler verir. Perde de bunlardan biridir..

Çok kafa karıştırmadan biraz müzik bahsi açacağım.
Müzikte sesleri belirten notalar vardır, biliyorsunuz: do, re, mi,sol diyez, si bemol vs.. Batı müziğinde Bach’ın çağından beri do notası ile re notası arasında bir yarım ses var kabul edilir: do diyez ya da re bemol. İşte bu tam ve yarım sesleri birbirinden ayırmak için notalar arasına enstrümanlarda birtakım ayraçlar konur. Bu ayraçlara perde denir. Böylece enstrüman çalmak isteyen biri, aletin üzerinde sol notasını aramak zorunda kalmaz, örneğin sol perdesine basar ve o sesi alır.. Buraya kadar her şey normal. Ama bizi de içine alan Doğu müziğine bakacak olursak işler değişir. Çünkü Doğu müziğinde do notası ile re notası arasında dokuz ara ses vardır. Bunların her birinin enstrüman üzerinde perdeyle işaretlenmesi aleti çalınamaz hale getireceğinden (tanburda bile hepsi işaretli değildir) Doğu müziği enstrümanlarının hatırı sayılır bir kısmı perdesizdir.. Bence ilginç. Çünkü günlük hayatının neredeyse tamamını perdeler arkasına saklayan Doğu dünyasının müzikte bu kadar sınırsızlık peşine düşerek perdeleri kaldırması hayatın bir cilvesi mi yoksa kader mi ben bilmem..

(MAHİR ÜNSAL ERİŞ, “Perde Bahsi”, KAFA Dergisi, Nisan 2024)

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir