Vakti zamanında, sırtına bir değirmen taşı yüklenmiş bir hamal, iki büklüm, oflaya puflaya, kan ter içerisinde pazarın içinden karşıdan karşıya geçerken birden “Destur” diye gürleyen bir sesle durmak zorunda kalmış. Zorlukla kafasını doğrultmuş ve yolun iki yakasında dizilmiş azman neferlerden çakır gözlü bir tanesiyle burun buruna gelmiş.
Asker önce acıyan gözlerle hamalın yırtık pırtık cübbesinin altından görülen incecik bacaklarına, kıllarından şıpır şıpır ter damlayan uzamış sakallarına, hayatın acılarından ve de değirmen taşının ağırlığından buruş buruş olmuş yüzüne, sanki acıyla feryat eder gibi ağlamış bakan çipil gözlerine bakmış. Bakmış, bakmış acımış. Sonra da iç geçirerek;
– Ha bi dur hamal efendi, şah sultan geçecek, demiş
Ne yapsın zavallı hamal?
Orda yere çökse bir daha kalkamayacağını bildiğinden olacak, yolun iki yakasında coşkuyla sultanı bekleyen ahaliyle birlikte, titreyen bacaklarının üzerinde, bir yandan değirmen taşını teslim edince alacağı üç kuruşla içeceği bir tas çorbanın hayalinin verdiği şevkle, bir yandan da bildiği / mırıldandığı bütün duaların verdiği imanla ayakta ileri geri sallanmış durmuş. Sırtında her lahza ağırlaşan değirmen taşı, tepesinde Ağustos ayının amansız öğlen güneşi, cehennem azabı gibi geçen yarım saat süresince beklemiş.
Tam ki “güneş mi daha ağır yoksam taş mı?” diye düşünüp içi geçmek üzereyken, birden bir patırtı, bir şamata, bir cümbüş, bir velvele, hengame, muhafızların birbirine çarpan kılıç ve zırhlarının şıngırtıları, mehter zilleri, “şah sultanım çok yaşa” naraları arasında yolun başından gelen rengarenk, cafcaflı, temaşalık bir heyeti görüvermiş. O perişan haliyle bile böyle ilahi bir tesadüfe mazhar olmanın verdiği saadetle ve dolayısıyla birden geliveren kuvvetle kafasını olabildiğince kaldırıp, kirli saçlarından akan terleri gözlerinden silmek için yüzünü avuçlarıyla ovuşturmuş ve bu muhteşem resmigeçide rast gelmiş olduğu için yüksek sesle şükretmiş. Ve de neredeyse sırtındaki 60 okkalık taşı unutmuş bir halde, haşarı bir velet çevikliğiyle, olup biteni daha iyi görebilmek için olabildiğince öne çıkmış.
Ve derken, ipek atlastan örtülerle sarıp sarmalanmış, sekiz kırmızı azman serpuşlu kolbaşının taşıdığı kocaman, şaşaalı, şatafatlı, şahane bir tahtırevan, içindeki şah sultanla birlikte, onca cümbüş, zılgıt, tezahürat, şamata, hay huy, curcuna, yaygara ve heyecan arasında gelmiş, …. gelmiş, tam da olanı biteni hayranlıkla ağzı açık seyreden bizim hamalın önünden geçip giderkene…
Tahtta, öğlen üzerine kızarmış kaz ciğeri doğranmış kuş üzümlü iç pilavıyla birlikte devirdiği kuzu budunun verdiği rehavetle kaykılmış öğlen uykusuna sarayına gitmekte olan ve sıcak havada içi geçmiş uyuklayan devletlu, bir kaşını kaldırmış, bir gözünü zar zor açmış, göz ucuyla bizim hamala şaşkınlıkla bir bakmış ve birden…. elini “durun” anlamında kaldırıvermiş.
Zaten, zatı şahanelerinin bir işaretiyle öl denilse ölecek olan bütün o heyeti muazzama da aynen bizim hamalın burnunun dibinde güm diyerek duruvermiş. Herkes suspus susmuş tabi.
Bir sükut, bir sessizlik, iğne düşse duyulacak gibiyken ve tabi ki herkes merak ve huşu içinde, “Acep kerametli zatı muhterem nedendir elini kaldırdı?” diye dikkat kesilmiş bakarken, ulu devletlü bizim hamala dik dik merakla bakmış. Hamalın ince bacaklarını, sırtındaki ağır yükünü, halü perişanını süzmüş. Dakikalar ve dakikalar gibi gelen bir süre boyunca hamal da bu bakışların ve de değirmen taşının yükünün altında azıcık daha ezilmiş, gözlerini ne yapacağını bilmez bir şekilde yere yere indirmiş ki, o an sultan gürlemiş;
– Hamal, tez at o taşı sırtından…
İşte o an kafalar dönmüş, herkes ulu şah sultandan gözlerini ayırıp şaşkın gözlerle zavallı hamala ilk kez görmüş gibi bakmış. Acıyan gözler hamala “Hadi ne duruyorsun? atsana sırtından o taşı” der gibi kulakları sağır edercesine -ama sessizce- haykırmış.
Sultan “at” buyuracak da hamal ne yapsın ? Öyle değil mi ya ?
Hamal yana doğru kaykılıvermiş, yuvarlak değirmen taşını yere bırakıvermiş . Koskoca yuvarlak taş, düştüğü yerden tahtırevanın arkasına, yolun tam ortasına doğru azıcık yuvarlanmış ve oracıkta yan dönmüş, bir o yana bir bu yana bir garip dolanmış, kıpırdaşmış, sarsılmış ve durmuş. Herkeste bir sessizlik bir dikkat… kafalar topaç gibi dönen taşla birlikte inmiş kalkmış yan yatmış ve…
Ve ulu Şah Sultan elini indirmiş, ne olup bittiğini iyi görebilmek için eğilmiş bakan herkesin önünde iki parmağını yavaşça kuşağına koymuş ve hazirunun imreniş dolu hayret nidalarına inat, sarı bir altın lirayı kuşağından çıkarmış ve avluda güvercine darı atar gibi koca sikkeyi hamala fiskelemiş.
Ahhh bu ne yüce gönüldür, ne sıcak kalptir, ne büyük iyilik ve lütuftur ki ahali o an böğürlerden kopan bir hayhülayla “Sultanım sen çok yaşa” diye hep birlikte haykırmış.
Ve sonra saniyeler içinde tahtırevan coşku dolu alkışlar, dualar ve gözyaşları arasında ilerlemiş, bizim hamal başına düşen devlet kuşuyla birlikte saniyeler içinde kaybolmuş, bir yandan da çorbanın içine bu kez bir bütün paça koydurmanın hayaliyle doğru hamama uçmuş; bütün hazirun bir anda o noktadan dağılmış kimi heyetin arkasına takılmış kimi işine gitmiş, herkes gözünde bir damla yaş toz buhar olmuş.
Geriye şehrin bütün kavanelerinde aylar boyu ballandıra ballandıra, bire bin katarak, binbir övgüyle anlatılacak bir alicenaplık destanıyla; tam pazar yolunun ortasında olanca heybetiyle 60 okkalık bir değirmen taşı şahit kalmış.
Bu tarihi ve muazzam olaydan bir kaç saat sonra pazar esnafı, yolun tam ortasında eşek ölüsü gibi yatıp yolu tıkayan değirmen taşını, durduğu yerden kaldırmak istemişler ama kolbaşı “Haaayt siz kim oluyorsunuz ulan? Ulu şah sultanın oraya konmasını buyurduğu o taşa uzanan eller kırılır” diye görüş bildirince, başlar yere inmiş, herkes çaresiz anında arazi oluvermiş. Biraz sonra da ocaktan binbir pazarlıkla satın aldığı taşının peşine düşen değirmenci gelmiş. Gelmiş ama olan biten anlatılınca ve kolbaşının taşın başına nöbetçi diktiği insan azmanı muhafızı da görünce o da yutkunup tabanları yağlamış tabi…
Ve rivayet olur ki o heybetli taş, yolun tam ortasında, yıllarca, ta ki sultan şah tahttan ve halkın gözünden -nedense- düşüp, önce zindana atılıp da sonra da tezahüratlar, hakaretler, beddualar eşliğinde şehir meydanında kafası urulduktan çok daha sonra bile bir nefaset abidesi gibi kalmış, arada arabaların yolu, yükler, hamallar ve pazarın yan sokağa taşınması zarureti doğmuş. Lakin bir gece ne olduysa taş kayboluvermiş. Denir ki, bir başka hamal bir gece taşı sırtına almış ve diyar diyar gezip gece gündüz bir başka sultanın yolunu gözlemekteymiş…
Ha bu arada, işbu ibretlik olayın nerede geçmiş olduğunu merak edenler; eski pazar yerine yolunuz düşerse yolun ortasında o gün bu gündür duran nöbetçinin hemen yanında vuku bulmuştur. .
————-
İşbu on satırlık güdük kıssa, Afganistan asıllı araştırmacı-yazar İdris Şah’ın bundan on yıllar önce derlediği sufi öyküleri arasından tarafımca seçilip, uzatılmış, giydirilmiş, süslenmiş ve zatı alilerine arz edilmiştir…
Eğer usül her kıssadan bir hisse çıkarmaksa, nacizane kulunuz bugün baktığı yerden, -ne yazık ki affınıza sığınarak pek çoğu yere batasıca garp üslubuyla olmak üzere- kendine pek çok hisse çıkarır durur.
Eeeee onca tevatüre de akıllıca kelam elzemdir…

