İnsan Felsefesi-Takiyettin Mengüşoğlu

Bu alemde bu yazıyı okuyacak çıkmaz artık, dedi içimdeki öteki. Boşuna paylaşma.
Olsun dedi bir başkası. Belki bir ara ben yeniden okurum.
Kravatlarını neden attın o zaman? Bir ara birini bari takardın.
Zamanı geçti onların, diye geldi yanıt. Başka bir zamanın ve başka bir adamındı onlar.
Ama böyle yazıların zamanı geçmedi diyorsun, öyle mi? Yani insanın ve felsefenin üç dolar kadar değeri var hala, sen öyle sanyorsun?
Vardır belki, hiç değilse bazıları için. En azından bir süre için.
Madem o kadar çok istiyorsun paylaş o zaman. Parayla değil, paylaş gitsin.
Akında kalmaktansa, burda kalsın.
Kalsın bakalım.

…….

Yüzyılımızın son elli yılı içinde felsefe insana, onun varlık-yapısında ortaya çıkan problemlere, kozmostaki yerine yönelmiştir. Yüzyıllardan beri bilim ve felsefe ile uğraşan, her alanda inceden inceye araştırmalar yapan insan, kendisini unutmuşa benziyordu. İnsan ilk kez çağımızda kendisine, kendi problemi ve fenomenlerine dönmüş, kendi kendisini özel bir felsefe dalının araştırma alanı yapmıştır. Biz felsefenin bu dalına “felsefi antropoloji” adını veriyoruz.

Batı’da bu alanda çeşitli adlar altında yığınla yazı yazılmıştır. Bu yazıyı Batı’daki çeşitlerinden ayıran nitelik, onun ontolojik temellere dayanmasıdır. Bu nitelikte olan felsefi antropoloji, artık insanın biyolojik özelliklerinden, iç hayatından, ruh ile beden arasındaki ilişkiden, süje veya bilinç alanlarından değil, insanın somut varlık-bütününden, bu varlık-bütününde temelini bulan varlık-koşullarından, fenomenlerinden hareket edecektir. Bu fenomenler insanın bilen, yapıp-eden, değerlerin sesini duyan, tavır takınan, önceden gören ve önceden belirleyen.
isteyen, özgür hareketleri olan, tarihsel olan, ideleştiren, kendisini bir şeye veren, seven, çalışan, eğiten ve eğitilen, devlet kuran, inanan, sanat ve tekniğin yaratıcısı olan, konuşan, biyo-psişik bir yapıya sahip olan bir varlık olduğunu gösteriyorlar.

İşte biz bütün bu fenomenlere insanın varlık-koşulları adını veriyoruz; çünkü nerede ve ne zaman insanla karşılaşırsak, orada onun bu fenomenleriyle karşılaşıyoruz. Bütün bu fenomenler arasında sıkı bir bağ vardır; örneğin insanın bilen bir varlık olması ile yukarıda sayılan fenomenler arasındaki bağ, hemen göze çarpan bir bağdır. İnsanın yapıp-eden bir varlık olması için, onun aktif-olması, yapıp-ettiklerini bilmesi gerekir. Ne yapacağını bilmeyen bir insan hareket edemez, pasif kalır.

Halbuki insan hayatı, duraklama, dinme tanımayan bir akıştır. Hayatın birlikte getirdiği yapılacak o kadar çok şey vardır ki, onların hepsinin birden yapılmasına olanak yoktur. Bunun için insanın yapacaklarını sıraya koyması, onlar arasında bir seçme yapması ve buna göre davranması gerekir. Bunu insana sağlayan, onun yapıp-etmelerini yöneten değer-duygusudur.

Değer-duygusu, insanın kendi hareketleri arasında bir “seçme” yapmasını sağlar; “öne almacak” eylemlerle sonraya bırakılacak eylemler arasında ayırım yapar. Fakat akış içinde bulunan hayatta insan tek başına değildir; ister istemez başka insanlarla bir arada yaşamak zorundadır; başkaları da kendisi gibi yapıp-eden varlıklardır. İnsanın bu yapıp-etmeleri ile hayatın birlikte getirdiği durumlar, olaylar karşısında ilgisiz kalması düşünülemez; çünkü insanların yapıp-etmeleri ya birbirine karşıdır ya da birbirini tamamlar. Her iki halde de insan pasif kalamaz. İnsanın ister istemez tavır takınması, karşı önlemler alması gerekir. Günlük hayattaki konuşmalarımız, tartışmalarımız bile, bir tavır takınmayı gerektirirler. Çünkü insan, olup-bitenlere karşı kayıtsız kalamaz; hiç olmazsa kendisini ilgilendiren olaylar karşısında ilgisiz kalamaz.

Tavır takınma hiçbir alanda eksik değildir; bilimsel-felsefî tartışmalarda bile bir tavır takınma vardır. Fakat insan durumları bilmeden, onların içine girmeden tavır takınamaz; yoksa kör dövüşü gibi bir durum ortaya çıkar. İnsan gerek yapıp-ederken, gerek tavır takınırken, onun yapıp-etmelerinin, tavır takınmalarının yönünü önceden görmesi, önceden belirlemesi gerekir; yoksa insan amaçlarını gerçekleştiremez; eli boş kalır. Yapıp-etmelerini önceden görme, önceden belirleme, yalnız günlük hayatta önemli bir rol oynamakla kalmaz, aynı zamanda büyük işlerde, örneğin iş hayatında, devlet işlerinde, bilim ve teknik alanında da önemli bir rol oynar. Önceden görme ve önceden belirleme ile bilgi arasında sıkı bir ilgi vardır.

Fakat bütün bunların arkasında halis bir istemenin bulunması gerekir. İnsan bir şeyi istemeden ancak geçici bir zaman için yapabilir. O ancak yapıp-etmelerinin arkasında bulunursa, yani onların gerçekleşmesini isterse onları sürdürebilir ve bir şey elde edebilir; yoksa insanın başarılı olması olanaksızdır. İnsan sayısız yapıp-etmeler içindedir; ardı arası kesilmeden yapılacak-edilecek şeylerle karşı karşıyadır. O, bunların ne hepsini birden yapabilir, ne de her şeyi yapmak zorundadır. İnsan ancak yapmak istediklerini, kendisini ortaya koyabileceği hareketleri gerçekleştirmek ister, yani insan ancak istediği bir hareketi “öne almak” veya sonraya bırakmakta zorlanmazsa, kendi hayatını düzene koyabilir; yoksa o kendi hareketlerinin bir otomatı olur. Her otomat gibi “isteme”den yoksun kalır; istediğini değil, zorlandığı işi yapar. Halbuki insan ancak istediğini yapabildiği, zorlanmadığı zaman, onun yaşadığı hayat, kendi hayatı olur. İnsan zorlanırsa, istediğini yapamazsa, onun başarıları rastlantıya terk edilir. İnsan hayatının, insan başarılarının rastlantıya bırakılmaması için, insanın yapıp-etmelerinde özgür olmasının da öteki varlık koşullarına katılması gerekir.

Öte yandan, insanm yapıp-etmeleri “şimdi” içinde olup-bitmez; onlar zamanm boyutlarına yayılmışlardır. Onların bir “dünü”, bir “yarını” vardır; insanın önemli yapıp-etmeleri bir kesintisizlik gösterir. Fakat bu kesintisizlik kendiliğinden meydana gelmez; onu gene insanın kendisi, gücü yettiği kadar gerçekleştirmek zorundadır. İnsan dün başladığı bir işi bugün veya yarın sürdürür. Hattâ uzak bir gelecekte de bu işi izler. Bu, insanın zamanın boyutları arasında bir bağ kurmasını, onları birbirine bağlamasını gerektirir. Bu da ancak bilen bir varlığın işi olabilir. Bunun içindir ki, insan tarihsel bir varlıktır.》

Eğer insan hayvan gibi yalnız “şimdi” içinde yaşasaydı, o zaman insanın yapıp-etmeleri arasında bir süreklilik söz konusu olamayacaktı. Tarihsel bir varlık olan insan, çeşitli durumlar içinde yaşar. Bu durumlar, insanı bazen çok ağır ve katı bir realite ile karşı karşıya getirirler, hattâ onun içine sürükleyebilirler. Bu durumlar o kadar güçlü görünürler ki, onları yenmek insana olanaksız görünebilir. Fakat böyle zamanlarda bile insan yaşamasını sürdürüyor. Bu ancak insanın bu durumları ideleştirmesiyle, onlara bir anlam vermesiyle, onlarda bir değer görmesiyle gerçekleşebilir. Burada ideleştirmek demek, anlam vermek, bir değer görmek demektir. İnsan, içinde yaşadığı durumlara bir anlam veremediği, onlarda bir değer göremediği zaman, onun yapıp-etmeleri sona erer; o artık yaşayamaz.

Tek insan bu tür durumların içine gireceği gibi, uluslar da bu tür durumların, çıkmazlann içine girebilirler veya onların içine sürüklenebilirler. İnsanın bu, durumlardan sıyrılabilmesi, onlarla başa çıkması, ancak insanda kendisini yapıp etmelerine verebilecek bir gücün bulunmasına bağlıdır. İnsan kendisini yapacağı işe vermezse, onu sevemezse, o zaman insanın istemeden yuvarlandığı veya isteyerek girdiği bu durumların içinden çıkması olanaksız olur.

Fakat insanın bir şeyi sevmesi, bir şeye kendisini vermesi de yeterli değildir; bu, insanın çalışan bir varlık olmasını gerektirir. Ancak çahşan bir varlık amaçlarını gerçekleştirebilir. Eğer insan çalışan bir varlık olmasaydı, o zaman o hiçbir şeye sahip olamayacak, hiçbir şeyi gerçekleştiremeyecekti; tıpkı hayvan gibi her türlü başarıdan yoksun kalacaktı; yani insanın bilim, felsefe, sanat, teknik gibi başarıları olmayacaktı. insanda sayıp döktüğümüz bütün bu yetenekler, bu başarılar, kendiliğinden gerçekleşip gelişmiyorlar. Bunların gerçekleşmesini, gelişmesini sağlayan, eğitme ve eğitilme gibi yeteneklerdir. Ancak eğitim sayesindedir ki, insanın biyopsişik varlığında bulunan işlenmemiş, ham yetenekler olgunlaşıyor. Gerçekten insan neye sahipse, nasıl bir düzeye erişmişse, bu, hep eğitim sayesinde olmuştur.

İnsan adını alan varlık tek başına yaşayamaz; o bir toplum içinde yaşamak zorundadır. Fakat insan disharmonik “bir varlık-yapısına sahiptir; insanın bu varlık-yapısı, hem iyinin, hem kötünün, hem haklılığın, hem haksızlığın, hem melek-olmanın, hem de şeytan-olmanın birbirine karşıt “çekirdeklerini” içinde taşır. İnsan bu disharmonik yapısını dizginletmek için devlet kurmak zorunda kalmış ve bu kurumu geliştirmiştir. İnsan ancak devlet adını alan bu kurum sayesinde başarılarının bir düzen içinde gelişip sürmesini sağlayabilir. Çünkü öyle insan başarıları, insanın öyle işleri vardır ki, onlar devlet gibi bir kurumun koruyuculuğu olmadan ne gelişebilirler, ne de varolabilirler. Bu yüzden devlet kurmak, insanın kaçınılmaz bir varlıkkoşulu olmuştur. Fakat devlet kurmak insanın yalnız bilen bir varlık olmasını değil, aynı zamanda onun öteki varhk-koşullarının da taşıyıcısı olmasını gerektirir. Devlet, hem bir insan başarısıdır, hem de öteki insan başarılarmın kurucusu ve koruyucusudur.

Fakat eğer insan, inanan bir varlık olmasaydı, o zaman onun gerçek durumu nasıl olacaktı? İnanmayan bir varlık nasıl çalışabilirdi; yapıp-etmelerini nasıl ideleştirebilirdi, nasıl kendisini yapıp-etmelerine, verebilirdi; nasıl devlet kurabilirdi; nasıl kendisini eğitebilirdi? Bu nedenle inanma, insanm önemli bir varlık-koşuludur. Bilgi fenomeninde bile bir inanma payı vardır; çünkü hem inanma bilgiyi, hem de bilgi inanmayı etkiler.

Ancak burada inanma, dogmatik olma, her şeyi olduğu gibi kabul etme anlamında anlaşılmamalı. İnanmanm din şeklini alması bile zorunlu değildir. Hattâ inanmanın din şeklini alması insan için zararlı da olabiliyor. Çünkü din, halis inanmayı kalıplaştırıyor; onu buyruklar şekline sokuyor. Bu da insanların sömürülmesine neden oluyor. İnsan bilgisinin önemli bir şekli olan, insanın eğitilmesine
hizmet eden, ona dünyada olup-biten şeyleri bütün açıklık ve çıplaklığı ile gösteren bir varhk-koşulu da sanattır. Sanatın nasıl bir bilgi olduğu ileride gösterilecektir. Sanat, teknikle birlikte insan hayatına hizmet eder, onun hayattaki yükünü hafifletir. Fakat gerek sanat ve teknik, gerekse bilgi gibi varlık-koşullarının gerçekleşmesi olan insan başanlarınm saptanması gerekir. Yoksa onlar unutulmaya terk edilmiş olur; üstelik insan başarıları arasında bir süreklilik sağlanamaz, hattâ insan başarılarından konuşulamazdı.

Bütün insan başarılarını saptayan, başkalarına bildiren, bu başarılan kuşaktan kuşağa ileten insanın dilidir. Fakat dil, artık bir insan başarısı değil, insanla birlikte ortaya çıkan bir varlık-koşulu, bir yetenektir. Fakat bütün bu insan yetenekleri temelini, insanm biyopsişik varlık-yapısında bulurlar. İnsanın biyopsişik bir varlık olması da, onun kendi başarısı değildir; ona doğa tarafmdan verilmiştir. İnsan onu değiştiremez; ancak onda temelini bulan yetenekleri geliştirebilir. Biyopsişik varlık, öteki başarılar gibi, bilginin de temelini bulduğu yerdir. Bilgiyi meydana getiren yeteneklerin niteliği ile biyopsişik varlık arasmda sıkı bir bağ vardır.

Görüldüğü gibi insanın bütün varlık-koşulları birbirine dayanıyorlar ve birbirini gerektiriyorlar.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir