Aşağıda verilen bağlantıda anlatılan çarpıcı deneyi öteden beri biliyorum. Öğrencilerime hemen hemen her dönem mutlaka anlatırdım. Hayatımızın nerdeyse yarısını yaşamadan çok önce öğrenip özümsemiş olmamız gereken önemli bir hakikati mükemmel bir şekilde anlatır çünkü o deney.
Kısaca yazayım:
Önyargılarımız, beklentilerimiz, bakış açımız, paradigmamız.. Paradigma dedikten sonra, dini kültürü İngilizcede background denen devasa biyolojik ve mental arka planı da tek tek saymak gerekmiyor. Bunlar belirliyor bizi.
Mümkün ve muhtemel oluşumlardan sadece biri, milyonlarcası belki muhtemel milyarlarcası arasından az çok somutlaşmış tek olasılık olarak ete kemiğe bürünmüş insan diye görünmüş her birimiz. Evet, her birimiz yığınla şeyi tam olarak görür, anlar ve bilir sayarız kendimizi. Evrensel hakikatın iyi bir algılayıcısı, tanığı ve taşıyıcısı olduğumuza içtenlikle inanırız; aslında her yönü ile aciz bir yaratıkken, her şeyi ama her şeyi tek bir açıdan ve sınırlı verilerle görebilirken kendimizi 360 derecenin hakimi ve evrenin değilse bile bir şeylerin sahibi olarak düşünürüz, genelde öyle davranırız. Bu arada, evrenin efendisi olmayı da şeref sayarız. Fazlası ile kendinden emin, mağrur, kibirli ve aşırı öz güvenli bir tavırdır bu.
Her baktığını doğru gördüğünden, her şeyi gayet iyi bildiğinden emin olmak yerine, aşamayacağımız devasa sınırın farkına varmak. Değişimin günün gerçekliklerini çok kısa zamanda ters yüz etme ihtimalini hep akılda tutmak. Sadece inançlarımızdan değil, nesnel saydığımız algılarımızdan bile kuşku duyarak yaşamak.
Hayatın veya var oluşumuzun en belirgin sırrı bu galiba.
Tek bildiğim bir şey varsa o da pek bir şey bilmediğimdir, diyen yüzlerce yıl önce yaşamış büyük bilge Sokrates’i saygıyla analım. Onun milattan önce keşfedip dile getirdiği gerçeği, bugün yeniden belki biraz daha farklı söylemeliyiz: Bildiğimiz şeylerin hepsini değilse bile kesin ve değişmez kabul ederek kutsallaştırdığımız her ne varsa hemen hemen hepsini ya eksik biliyoruz ya da tamamen yanlış. Bunu görmek için paradigmalarımızın tül perdesini aralamak gerekiyor ki bir zaman, zemin ve özgür düşünme meselesi olarak görünüyor bu.
Atını hiçbir yerde durmamanın gerçekliğine ve güzelliğine bağlamış adamın bildiğim en akıllı ve erdemli kişi olduğunu işte tam olarak bu nedenle düşünürüm.
Neden mi ve en akıllı?
Konakladığı yerin sürekli devindiğini iyi bilir, hayatın değişim ritmine her gün yeniden ayak uydurmaya çalışır da ondan.
…
O kemancı sayesinde yapılan önemli deneyi okumak isterseniz:
https://www.facebook.com/581127432233862/posts/1629807677365827/
Aynı konuda iki güzel yorum için bağlantı:
http://bendenvebizden.blogspot.com/2017/01/gercek-bir-hikaye.html
https://aklinizikesfedin.com/metroda-bir-kemanci-gercekten-gormeden-baktigimizin-kaniti/


