MERCEDES KADİR’in ÜLKESİNDE ONİKİEYLÜL’LER: M.Şirin Öztürk

Sevgili dostumun üç sene önce 12 Eylül için yazdığı şahane bir yazı.
Bu arada, söylemem gerekmez ama Mercedes Kadir benim de gayet aziz bir dostumdur.
.……
“Simgeler İmparatorluğu”nda Roland Barthes şöyle yazar; “muhayyel bir halk dizayn etmek
istesem, ona uydurma bir ad verebilirim, onu açıktan açığa romansı bir nesne olarak ele
alabilirim, tahayyülümde hiçbir reel ülkeye gölge düşürmeyecek şekilde, yeni bir Garabagne
ülkesi kurabilirim… Hiçbir şekilde en ufak gerçeği gösterme ya da analiz etme iddiasında
bulunmadan…dünyada bir yerlerde bir takım çizgiler tayin edebilir ve şuurlu olarak bu
çizgilerle bir manzume oluşturabilirim.”
Eski bir bakanın evlatlarının mutlu düğününden gördüğüm bir fotoğraf karesi ile bir başka
feysbuk paylaşımında karşılaştığım Mercedes Kadri, bana Roland Barthes’ten bu alıntıyı
hatırlattı.
Mercedes Kadir şöyle anlatılmış;
“Fotoğraftaki kişinin ismi Kadir , Mercedes Kadir…. bütün gün üstünde dolaştığı önünde
Mercedes arması olan sopayı Mercedes’i zannederek yaşıyor… Koskoca bir şehir, Kadir’in
Mersedes hayalini her şeyiyle sahiplenmiş durumda. Kadir trafik ışıklarında duruyor,
arabasını park ediyor, diğer arabalar trafikte ona yol veriyor, ona göre park ediyor. Bütün
şehir o Mercedes’in farkında! Kadir sopasını Mercedes servisine götürüyor, ustalar bütün
ciddiyetleriyle arızaları anlatıyor, bir usta sopaya teyp takıyor, diğeri aynasını, armasını
yeniliyor… Trafik polisleri yanlış yere park ettiğinde ya da ‘çok hızlı gittiğinde’ Kadir’e ceza
yazıyorlar, zamanı geldiğinde muayeneye gönderiyorlar! Bir koca şehir, Kadir’in hikayesini
onunla birlikte yaşıyor…”
Şöyle bitiyor anlatı; “Kadir arabasını servise götürmüş ve sorunlarını söylemiş. Usta almış
arabasını ve ‘iki gün sonra gel’ demiş. Kadir iki gün sonra gelmiş. Usta arabanın daha
olmadığını söylemiş. Kadir ertesi gün gitmiş. Usta yine olmadığını söylemiş. Kadir ertesi gün
yine gitmiş. Usta arabanın hâlâ olmadığını söyleyince “yeter artık ya verin arabamı, kaç
gündür eve yürüyerek gidiyorum” demiş…
Barthes’in muhayyel ülkesinde doğmak, büyümek, muhayyel kutsallarla örtülmüş bir
kimlikle bir hayali kurmak, rol kapmak, edinilen hayali statüye bağlı gururla yaşamak…
Hiçbiri problem değil. Bunun kimseye bir zararı da yok üstelik. Mercedes Kadir’in
Mercedes’inin dört gün boyunca gereksiz yere serviste bekletilmesinin de, trafik polisinin haksız yere ceza kesmesinin de, hatta park yerinde Mercedes Kadir’e nezaketsiz
davranılmasının da bir zararı yok. Motor ustası, Kadire “ne arabası kardeşim, al sopanı git”
demediği sürece, ya da Kadir öfkelenip “yahu altı üstü bir sopa, dört gün boyunca tamirini
gerektirecek ne var” demediği sürece. Kayı boyunun Hünkar Çayırında düğün yapması da
şahane bir şey, kayı boyundan birinin kılıcı, başka bir boydan olmanın tahayyülü ile yaşayan
birilerinin boynunu koparmadığı sürece. Mutluyuz hep birlikte.
Ne var ki, hayallerle donanmış bir yerde yaşamanın tek yıkıcı ve acımasız tarafı muhayyileye
itiraz durumunda, muhayyilenin ayarlarıyla oynamaya kalkma durumunda gerçek acılara,
işkenceye, zulme maruz kalmaktır. Bok yemek zorunda bırakılmak, asit kuyularında
kavrulmak, köpeklere parçalatılmak, yerlerde süründürülmek, ortadan kaldırılmak…
Ve böyle bir ülkede yaşanan tek gerçek şey, acıdır. Yok, yok duygulanımların, hayal
kırıklıklarının, başaramamanın, yenilginin, kutsanmış fikir ve inançların yerle bir olmasının
acısı değil. Nihayetinde bu acılar da Barthes’in tahayyül ülkesi kadar sanaldır, zandır,
hayaldir, hayalidir çünkü. Gerçek acıdan söz ediyorum. Bedenin çektiği acı, bedene verilen
acı… Bu acıya iştirak edilemez, bu acı anlatılamaz, yaşanır sadece. Mekan muhayyel olsa da
bedenin acısı gerçektir her zaman ve sonu gelmeyen oniki eylül’ler insanlara gerçek acılar
yaşatarak , tahayyülün muhayyel kalmasına ihanet ediyor.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir