Böyle bir hayata, bu denli akıcı bir anlatıma zor rastlarsınız.
Su gibi bir hayretten ötekine şaşırarak duygulanarak okunuyor.
……
Orta Dalga üzerinden yayın yapan Monte Carlo radyosunda sıradışı bir gün. Spiker,
“Tünaydın sevgili dinleyiciler, 1957 Yıldızlar Ses Yarışması’na (La Course aux Etoiles) hoş
geldiniz” anonsunu yaptıktan sonra haftalardır merakla beklenen kuralları açıklıyor: “Az
sonra yarışmacılar huzurunuzda olacak. Sizler radyolarınızın başında, konuklarımız
stüdyoda onları alkışlayacağız. Zaten birinciyi de alkışlarla seçeceğiz. Nasıl mı? Alkışın
süresine ve şiddetine göre! Bunun için stüdyoya özel bir araç getirdik: ‘alkış barometresi!’
Öyle hassas ki, alkışın yalnız süresini değil, şiddetini de ölçüyor. Ancak siz de evinizde
kronometre tutarak kimin daha çok alkış aldığını hesaplayabilirsiniz.”
Sonra sırasıyla yarışmacılar mikrofon başına geldi. Sıra son yarışmacıdaydı. “Alkış jürisi”
sanki bütün gücünü ona saklamış, dinmek bilmeksizin çılgınca alkışlıyordu. Ertesi gün
France-Soir gazetesi şunları yazdı: Başlık: “Alkış Kralı seçildi! Dario Moreno, ‘Adieu Lisbon’
şarkısını okuduktan sonra 380 saniye (altı küsur dakika) alkışlandı. Alkışların frekans
şiddetinden şaşıran barometre bozuldu.”
Dario Moreno Türkiye’den iki eli cebinde, bir heves gittiği Fransa’da on yıl sabrettikten sonra
nihayet ‘şöhret’ olmuştu. Gazeteler ondan “Barometre Patlatan Şarkıcı”, “Alkış Kralı”, “Mösyö
Ritim” diye bahsediyordu. Adieu Lisbon liste başıydı, tam altı hafta orada kaldı.
Dario bu yarışmadan bir yıl sonra 28 Ocak 1958’de memleketine geldi. İstanbul’da henüz
açılmış olan Hilton’da, Atlas Sineması’nda, Goldfinger’da konserler verdi. Vaktiyle ona dudak
kıvıranlara bol bol nispet yaptı. Dario, ense-gerdan yerli yerinde, cam gibi mavi gözlü ve her
zaman kilolu sempatik bir adamdı.
Ancak bir hayranı ona, “Her şeyiniz iyi hoş da şu burnunuz yok mu Yahudi olduğunuz hemen
anlaşılıyor” diyerek keyfini kaçırmıştı. Paris’e döner dönmez o ‘Yahudi burnunu’ kırdırdı. Çok
övgüsünü işittiği Kazablankalı estetik cerrah Rene Bertrand’a gitti. Hastaneden taburcu
olunca arkadaşlarına V. Muhammed Bulvarı’ndaki Filip’in Yeri’nde yeni burnu için bir “vaftiz
partisi” düzenledi.
İnanmıyorsanız, 20 Ocak 1959 tarihli Fransız gazetelerini açın bakın: “Dario Moreno’nun yeni
burnunun açılış töreni dün yapıldı. Herkes heyecan içindeydi. Dario acaba karşılarına nasıl
çıkacaktı? Ortaya çeşitli fikirler atılıyordu. Biri duvak takıp gelecek, memleketinde âdet
olduğu üzere bizden ‘yüzgörümlüğü’ isteyecekmiş derken, başka biri hayır, Fantoma’nın
kadife maskesini takacak diye iddiaya tutuşuyordu. Ama Dario ne gelin gibi duvaklı ne de Fantoma gibi maskeliydi. Yüzüne mutfaktan ele geçirdiği bir kevgiri geçirmişti. Peş peşe
patlayan flaşların ve şampanyaların ardından Dario’nun yeni yüzü göründü. Herkes yeni
burnuna bir öpücük kondurmak istiyordu. O ise “Yo yo ilk buse sevgilimin” diyerek,
şakacıktan tombul tombul kaçıyordu. Aşka gelen sanatçı, repertuarının en güzel şarkılarını
sunduktan sonra, sabaha karşı sarhoşlayıp Türkçe şarkı ve şiirler okumaya başladı.”
Dario o gece acaba hangi şairlerden hangi şiirleri okudu? Bu sorunun cevabını, İstanbul’a
ölmek üzere geldiği tarih olan 29 Kasım 1968’de Hilton’un 438 numaralı süitinde düzenlediği
basın toplantısında şöyle açıklamıştı: “O şairle Ankara’da bir otel odasında tanıştım. Zaten
en iyi dostlarımı hep otellerde bulmuşumdur. Gar Gazinosu’nda çalışıyordum. Fransız
şansonları, Arjantin tangoları filan söylüyordum. Yevmi 2,5 liraydı. Haliyle lüks yerlerde
kalamıyordum. Gün geldi otel parasını ödeyemez duruma düştüm. Ulus’ta Hergele
Meydanı’nın ara sokaklarında daha da ucuz bir otel aramaya başladım. Nihayet bir otelde iki
yataklı bir oda bulabildim. Otel kâtibi, ‘Oda arkadaşın her gece çok geç ve çok sarhoş gelir,
ona göre! Şair miymiş neymiş, garip’ dedi. Bayağı merak etmiştim. Ama karşılaşmak ne
mümkün, ya ben geç geliyorum ya o. Sabah olunca da birimizden biri erken kalkıp gidiyordu.
Sonunda bir sabah gözlerimi açtım, o da açtı. Yattığımız yerden göz göze gelip bakıştık. İkimiz
de akşamdan kalma. Gözler pörtlemiş, kan çanağı. Yatakta doğrulup kendimi tanıttım;
Bendeniz Gar Gazinosu şantörlerinden falanca. O da kendini takdim etti; Tercüme
Kaleminden Orhan Veli. Kısa zamanda kaynaştık. Kimi gece ona yeni bir şarkımı söylerdim, o
da bana yeni bir şiirini okurdu. Hiç unutmam, bir şiirini çok sevmiştim; “Bilmezdim şarkıların
bu kadar güzel, kelimelerinse kifayetsiz olduğunu, bu derde düşmeden önce”. Ah bunu
benim için yazmış olsaydı! Heyhat! Çok sonra öğrendim ki, bu şiiri benim için değil, meğerse
o sarışın, o pembe-beyaz, o kiraz dudaklı felsefe öğretmeni Nahit Hanım için yazmış.
“Ben de yıllar sonra en güzel şarkılarımdan birini bir kadına ithaf etmiştim. Sonra onunla
evlendim de. Kahire’de bir konser veriyordum. Gazinoda bir Fransız dansöz vardı, Yılanlı
Dansöz. 75 kiloluk bir pitonla dans ediyordu. Bana âşık olmuş, gece gündüz adımı
sayıklıyormuş. Sonra sayıklama nöbeti bana da geçti ve evlendik. Fakat aşk rüyada güzelmiş.
Sayıklarken, sayıklarken aniden ayrıldık, pitonu aldı gitti. Şimdi o günlerden kalan tek hatıra
bir şarkı, hepsi bu. Bir daha mı tövbe, Brigitte Bardot ayaklarıma kapansa evlenmem. İnsan
küçük aşklar için bile büyük şarkılar yazabilir.”
B.B. Dario’nun Fransa’da çevirdiği 40 küsur filmden üçünde birlikte oynadığı rol arkadaşı
Dario da bunun keyfini sürecek tabii: “İyi kızdır, hoş kızdır ama ne de olsa kadın! Onunla
birkaç film çevirdim. La Femme et le Pantin (Kadın ve Kukla) -diğerleri Mambo, Voulez vous
dance avec moi?- çok beğenildi. Brigitte’te bir öğrenci havası vardır. Sevişmenin fasıllarını
çok iyi bildiğini sanır! Birkaç kere öpüp sıkıştırdığım da oldu. Ama tokadını da yedim, tabii
film icabı, ha ha ha.”
Ah Dario ah! Rengârenk kokteyllerin, çeşit çeşit kanepelerin gırla gittiği bu koltuklu basın
toplantısından 10-15 saat sonra öleceğini nereden bilsin. O gece birkaç dostuyla buluşup
Taksim Gazinosu’na (eski Sheraton, şimdiki Ceylan Oteli’nin bulunduğu yerde) gitmeyi kuruyordu. 1946’da İzmir’den İstanbul’a geldiğinde orada ünlenmişti. Ama sahneye ilk defa
Fenerbahçe’deki Belvü Gazinosu’nda çıktı. Rivayete göre, tumba çalarak şarkı söylemeye
başladı mı Fenerbahçe ve Kalamış koyu ışıl ışıl teknelerle dolarmış. Ateşli napolitenleri asıl
Taksim Gazinosu’nda hakkını buldu ama. Burada Fritz Kerlten’in orkestrasında solist olarak
çalışıyordu. Tevs Kardeşler, Sevim ve Sevinç de bu orkestranın solistleriydi. Dario,
İstanbul’daki son gecesini işte bu gazinoda geçirmek istemişti. Ama aksilik bu ya, Zeki Müren
de oradaydı. Adını dünyaya (Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, İsrail, Malta, Kıbrıs, Fas, Mısır,
Tunus, Cezayir, Lübnan) kabul ettirmişti ama Türkiye’de, yani memleketinde namı Zeki
Müren’den sonra geliyordu. Hazzetmiyordu işte ondan. O da ondan. Ani bir kararla
Taksim’den kalkıp Goldfinger’a gidildi, Hasan Kazankaya’nın yerine. Oradan da cümbür
cemaat Kulüp X’e geçildi.
Şimdi bırakalım Dario burada biraz demlensin. Biz onun doğum yeri İzmir’e gidelim. Hani bir
gece Efes Oteli’nin terasında, ılık imbata karşı ilanı aşk ettiği, “Canım dilber şehir, eşsiz
sevgili İzmir” dediği kente. Dario o gece çok sarhoştu, ağlıyordu, şarkısını bitiremeden
sahneden kaçmıştı, Vasfi Uçaroğlu şahit.
Mezarlıkbaşı’ndan Anafartalar Caddesi boyunca Tilkilik’e yani Dönertaş’a doğru ağır ağır
çıkın. Yüzyıllardan beri mukim Yahudi mahalesidir burası. Zenginleri Karataş ve Alsancak’ta
öbeklenirken, fakir fukara kısmı Mezarlıkbaşı’nda, ‘Yahudihane’den bozma Yavuthaneler’de
(bir çeşit toplu konut) üstüste yaşarlardı. Kadınlar, çocuklar tütünde, incirde, üzümde,
bisküvi fabrikasında çalışırdı, erkekleri ise işportacılıkta. Bilen bilir, İzmir’de hala ‘kahvaltı
işportası’ çok kuvvetlidir. Her akşam memeleri henüz kabarmış güzel bacaklı kızlar çeşmeye
giderlerdi. Cumartesileri ’10 Emir’ gereği ateş yakmadıkları için, İslam komşuların çocukları,
harçlık karşılığı kapı kapı ‘ateş servisi’ yapardı Yavuthanelere.
Dario Moreno 3 Nisan 1921’de bu mahallede, yakın arkadaşlarından Angela Toranto’ya göre
ise, Aydın-Germencik’te doğmuştu. Baba tarafından ‘Sabetaycı’, annesi Rosa tarafından ise
Meksika Yahudisi’ydi. İki kardeştiler. Büyükanne ve büyükbaba da onlarla yaşıyordu.
Dario’nun asıl adı David’ti. Sonradan İsrail’e göçen kardeşi Avram, 1993 itibarıyla hayattaydı.
Babası Moreno Arugete, şimendifer işçisiydi. Aydın tren istasyonunda, vagonlarda meydana
gelen bir patlama sonucu 23 yaşında hayatını kaybetmişti. Aydın’da onları bir felaket daha
bekliyordu. Kenti kül eden büyük yangınla evsiz kaldılar. Bu yüzden İzmir’e göçüldü. Genç
yaşta dul kalan annesi terzilere ilik açıyor, teyel söküyor, düğme dikiyor, ütü yapıyordu.
Derken terzi Moiz’e gönül verdi. İkinci defa evlendi ve dört çocuk daha yaptı; (şimdi biri
Fransa’da, biri Amerika’da, biri Kanada’da, biri İsrail’de). Etti mi dokuz nüfus!
Haliyle haylaz, hiçbir iş tutmaz Dario’ya yol göründü, yetimhaneyi boyladı. Ancak bir süre
sonra buradan da kapı dışarı edildi. Çünkü yetimhanede ancak anasız-babasız çocuklar
kalabiliyordu. Sokaklara düştü, bardağı bir kuruştan su sattı, Eşrefpaşa pazarında terlikçiye
çırak girdi. Lale Sineması’nın tam karşısındaki ‘Buharalı Yahudi’nin leblebici dükkânında,
Agora’daki Köfteci Emin’de çalıştı. 1928’de mahallede darbukayı ondan iyi konuşturan yoktu.
Çırak yazıldığı dükkânlarda yata kalka İzmir Musevi İlkokulu’nu bitirdi. 15 yaşında elinde gitarla sokaklarda çiftetelli çalıyor, Yahudi çocukların Bar-Mıtzva (ergenlik) törenlerinde,
Hamursuz, Roşa Aşana (yılbaşı), Yom Kipur (oruç), Sukot (çardak) bayramlarında, okul
çaylarında, arkadaş partilerinde Yahudi İspanyolcası ile şarkılar söylüyordu. Avukat Nuri
Fettah’ın Halim Ağa çarşısındaki yazıhanesine kâtip girmiş, bu sırada Milli Kütüphane’ye de
devam ederek kendi kendine Fransızca öğrenmişti. Geceleri düğünlerde çalışıyordu artık. Eli
para görünce annesini de yanına katarak Asansör mahallesine taşındı. İlk konserini Konak
iskelesinin üzerindeki gazinoda vermişti. Uzun yaz geceleri Kordonboyu meyhanelerinde,
şimdi NATO binası olan Marmara Gazinosu’nda, İzmir Palas’ta hep onun şarkıları
söyleniyordu.
Askerliğini 1940’ta Manisa-Akhisar Orduevi Caz Orkestrası’nda şantör olarak yaptı.
Kaynaklar askerlik yaptığı yerleri farklı gösteriyor. Kimine göre Mersin’de, kimine göre
Adana’da, Ankara veya Konya’da veya hepsinde. Müzikle daha ciddi olarak askerliği sırasında
ilgilenebildi. Askeri mahfiller ona konservatuar gibi yaradı. Alay komutanı hayranı bir albay
vardı. Kafayı çekip çekip ona “Amigo Mio”yu söyletirdi. Karısı tabancayla intihar etmiş,
meğer kadın bu şarkıyı dilinden hiç düşürmezmiş. Yıllar ve yıllar sonra bir gün İstanbul’da
Atlas Sineması’nda konser verirken sahneye bir sepet çiçek gelmiş. Çiçeklere iliştirilmiş birde
‘kar dö vizit’: ‘Tekaüt Albay’ (tekaüt olabilmiş!) imzalı kartta “Yine Amigo Mio’yu okur
musun?” yazıyormuş. O an hatırlayamamış, modası çoktan geçmiş bu şarkıyı acaba kim ister
diye merak edip bakmış: Saçlarına ak düşmüş alay komutanı koltuğunda iyice ufalmış, saklı
saklı ağlıyormuş.
Askerden sonra Ankara Gar Gazinosu’nda söylemeye başladı. O sıralar onun gibi Güney
Amerika ve Akdeniz şarkılarına takılan bir tek Maestro Fritz Kerlten vardı. Onunla Taksim’de
tanışmıştı. Birlikte düet yaparak bir anda Menderes sosyetesinin gözüne girdiler. Dario
ileride Fransa’da durumunu düzeltir düzeltmez, İstanbul’a ilk gelişinde elinden tutan eski
patronu, sahne arkadaşı Kerlten’i Paris’e getirtti, adını “Andre Kerr” yapıp piyanist olarak
yanına aldı. Sonra durumu çok çok daha düzelince, kuaförünü, gömlekçisini de Paris’e
getirttiğini yazıyor eski dergiler.
İstanbul’a geleli topu topu bir yıl olmuştu. En son Maksim’de çalışırken yevmiyesine zam
istemişti. Patron 20 veriyor o 30 istiyordu, anlaşamadılar. Anlaşma olsa Paris’e gitmeyecek,
belki de hayatı boyunca yerel bir şarkıcı olarak kalacaktı. Maksim’le ipleri koparınca Atina’ya
gitti. Oradan uçak bileti alacak kadar parası olunca Paris’e, müzisyen pazarlayan bir
komisyoncuya, bir ’emprezaryo’ya havalı bir telgraf çekti: Notre Dame Katedrali’nin tam
karşısındaki Esmeralda Oteli’nden bir süit ve havaalanında karşılama bekliyordu. Nitekim
ayağının tozuyla Puerto Del Sol müzikalinde sahneye çıktı. O yıllar Los Paraguayos’dan daha
ünlü olan Louis Alberto del Parana’dan etkilenen Dario’nun altın çağı, balad şarkıcılarının
gözde olduğu yıllardı. Akdeniz-Latin romantizmi, onun derin, içten, hüzünlü sesine çok
yaraşıyordu.
Yine de başlangıçta işler pek iyi gitmedi. Bir süre orda burada sürttü. Cannes’da, Palm Beach
Oteli’nde çalıştı. Oradan Almanya’ya sıçradı. Savaş artığı askerlerin gittiği barlarda Meksika, Jamaika ritmleriyle Yankee’leri tavladı. Hele o “Jazebel” şarkısı yok mu! Olağanüstü bir başarı
kazandı bu şarkıyla, ardından Fransa’nın kapılarını ardına kadar açan “Cocucouroucoucouu.”
Artık Dario, kravatından mendiline, çorabından külotuna kadar ipekler içinde dolaşan bir
Fransız Nat King Cole olmuştu. Kanada ve Brezilya’da katıldığı festivallerden ödüllerle
dönmüş, 1958 Venedik Film Festivali’nde “Ceil pour ceil” (Göze göz) adlı filmdeki başarısından
ötürü “en iyi yardımcı oyuncu” seçilmişti. Yine aynı yıl La Vie Parisienne’de ilk defa klasik bir
eseri plak yaptı ve “Grand Prix Disque” ödülünü kazandı. Gözde sahnelerden Alhambra,
Olylpia, Maxim, Moulin Rouge, Bobino’dan aşağı inmiyordu. 1960’ta çok uzaklardan “baba
ocağı”na çok güzel bir göz kırptı: International Cocert of Canada Fesitvali’nde Fransa adına
yarıştığı halde, göndere Türkiye’nin bayrağını çektirmişti. “İzmirli Yahudi”nin bu jesti
memlekette çok hoşa gitti. 1962’de devlet ona bir “Hitit Kursu” ile teşekkür etti. (Rivayete
göre bir barda “Türklere” küfür eden Charles Aznavour’la herkesin ortasında dövüşmüşmüş.)
Dario zamanla o kadar ünlendi ki, bütün Akdeniz ülkelerinde Türkiye’dekinden daha çok
tanınıyordu. Akdeniz’i şarkılarıyla kuşatmış, bir “müzik gölüne” çevirmişti. Türkiye’ye artık
daha sık, hatta zırt-pırt geliyordu. Bu ziyaretlerde Hilton, Efes gibi büyük otellerin devreye
girmesi de etkendi. İstanbul’a geldi mi; arkasında ön saflarda Erkan Özerman, Gönül Yazar,
Zozo Toledo (öncü paparrazzi) ve en meşhur şarkılarının söz yazarı Fecri Ebcioğlu gibi
isimlerin bulunduğu bir ordu ile Boğaz’ın bütün meyhanelerini dolaşırdı.
Sonra ver elini İzmir. Orada farklı “dağıtıyordu”. Çocukluğunu aradığı Yahudi mahallesinde
kapı kapı eski dostları dolaşırdı. Abdi’nin fırınından sıcak sıcak boyoz (boş poğaça) alır,
Hatuniye Camii’nin karşısındaki kahvede söğüş yumurta ve kaşar yer, üstüne bir de kahve
çekerdi. Mahalleye girdiği zaman kadınlar pencerelerden pencerelere çığlıklar atarak “Bizim
Dario geldi.” diye müjdeler verirlerdi. O da peşine takılan çocuklara cebindeki ufaklıkları
saçarak prens gibi çalım satardı. Öğlen oldu mu, doğru Şükran Lokantası’na. Çipura, roka,
buzlu badem, rakı sofrası kurulur, tanıdık tanımadık hemşehrileriyle futbol muhabbeti
yapardı. Altay, Altınordu, İzmirspor, Göztepe, Kaf Sin Kaf. O hepsini birden tutardı. Bir de
demir hindisiyle meşhur seyyar şerbetçisi vardı, peşi sıra dolaşır, sayesinde güğümü iki
saatte boşaltırdı. Agora’da Köfteci Emin’e de uğrar, ayaküstü beş-altı porsiyon köfte, üç
porsiyon piyaz, birkaç kâse yoğurt yer, bana mısın demezdi. Akşam çöktü mü faytonla
Kordonboyu’nda piyasa yapar, kendine meyhanelerden bir meyhane beğenip sokağa taşan
bir çilingir sofrası kurardı.
Açıkçası Dario’ya zenginlik çok yakışmıştı. Parayı rezil rüsva edercesine harcayarak
yetimhane çocukluğunun hıncını alıyordu. Efemine hovardaları düşünün, ne kadar uçarı ne
kadar zarif olurlar. İşte Dario o. Sevimli şımarık, frankları iskarpinlerine paspas yapmıştı.
Bir yandan da çok uyanıktı tabii. Avrupa henüz ‘gazoz’ takılırken, Coca Cola’nın hisselerine
ortak oldu. Bu uzak görüşle kazandığı paraları altın çağındaki konfeksiyon giyime yatırdı. Bu
yüzden onun için mesela ‘ana ocağı’ Meksika’da binlerce dönüm çiftlik almak çocuk
oyuncağıydı artık. Her yıl Rio Karnavalına gider, çuvalla para harcardı. Cannes Festivallerinin
yıllarca en renkli siması unvanını kimseye kaptırmadı. Şampanya rengi bir Cadillac’ı vardı. Paris’te parmakla gösterilirmiş, eski dergiler öyle diyor. Sonra gardırobu. Fransa’da Jean
Marais’den sonra en zengin gardıroba sahip ve en şık giyinen artist olarak da ün yapmıştı.
Hayatta en büyük isteklerinden biri de tiyatro yapmaktı. Bu fikri ilk kez aklına Orhan Veli
sokmuştu. Otel odasında ona teatral pozlarla şiir okurken, “Sen tiyatrocu olmalıydın”
dediğini hatırlıyordu. Sonunda muradına erdi. Hem de ne ermek! Belçika Kraliyet
Tiyatrosu’nun Brüksel’de sahneye koyduğu Don Kişot’u Jacques Brel’in canlandırdığı
müzikalde, Sanço Panço rolünü üstlendi. Tombuldu ama daha da tombullaşması istenince,
oh canına minnet, bir ayda tam 17 kilo aldı. Oysa kısa bir süre önce diyabet teşhisi
konmuştu, ayrıca böbrekleri de rahatsızdı. Tersine, kilo vermesi gerekiyordu.
Daha önce üç kez Azrail ile burun buruna gelmiş, üçünde de kıl payı sıyırmıştı. Bir defasında
İzmir’de, İş Bankası Müdürü İsfendiyar Bey’le beraber Kordon’da arabayla denize uçmuş,
tesadüfen kurtulmuştu. Ölümle ikinci randevusunu Fas’ın Agadir kentinde turnedeyken
yaşadı. Paris’e telefon etmek istemişti, ancak santral arızalıydı. Bunun üzerine bir başka
şehre gitti. Agadir, o ayrıldıktan bir saat sonra şiddetli bir depremle yerle bir oldu. Üçüncü
hayati tehlikeyi İstanbul’da, ölümünden üç ay önce Goldfinger’da çıplak ayak gitar çalarken
sahnede yaşadı. Elektrik çarpmasıyla hastanelik olmuştu.
Don Kişot müzikali bir hafta istirahat molası verince, soluğu Tel Aviv’de almıştı. Annesi
hastaydı, ille de gelsin diye tutturmuştu. Oradan iki günlüğüne İstanbul’a geçti. İşte Dario
yine gelmişti, Ses, Hayat, Yelpaze, Peri, Akşam, Pazar şıngır mıngır manşetlerle Dario’ya hoş
geldin diyordu. İstanbul’da ilk gününde Angela Taranto’nun evinde ‘kurufasulye partisi’
veren Dario, ertesi gün Hilton’da yukarıda sözünü ettiğimiz ‘kayıntılı’ bir basın toplantısı
düzenledi. Bir hafta önce Belçika Kraliçesi Paola’nın gurur madalyası taktığı anlı şanlı Sanço
Panço, 438 numaralı süitte ‘habercilerle’ tek tek şakalaşırken, şen şakrak kahkahalar atarak
bütün kurtlarını döktü.
Gazetecilere yol verdikten sonra saunaya indi. İstanbul’daki son gecesini arkadaşlarıyla ilk
göz ağrısı Taksim Gazinosu’nda geçirmek istiyordu. Gelgelelim Taksim’den, Zeki Müren orada
diye tornistan yapan Dario ve arkadaşları, birkaç yere daha girip çıktıktan sonra postu Kulüp
X’e sermişti. Dario keyifsizdi. Orkestra peş peşe twist çalıyor, pistte insanlar ayağının altında
sanki bir sigara izmaritini çiğner gibi çılgınca kıvranıyordu. Aslında bu dans, bu müzik çıktı
çıkalı belli bir düşüş yaşayan Dario artık demode olmuştu. Gecenin ilk saatlerinde çok
gergindi. Bu sırada iki şişe cola içti. Baktı olacak gibi değil; bir viski, bir daha, az buzlu.
Sabah 9’da uçağı kalkıyordu. Havaalanına indiğinde başı kazan gibiydi, dizlerinden aşağı
topuklarına kadar bacakları kıyım kıyım kıyılıyordu ve elleri tir-tir yaprak gibiydi. Gümrüğün
merdivenlerine güçlükle çıkabildi ve oracığa devrildi. Çevreden koşanlar “bir ilk yardım
skandalı” sonucu Dario’yu kucaklarken düşürdüler. Koskoca gövdesi merdivenlerden aşağı
yuvarlandı. Başı defalarca tırabzanlara çarptı. Kalp kriziyle hastaneye yetiştirilen Dario, iki
gün Azrail’le cebelleştikten sonra, 30 Kasım 1968’de 47 yaşında “beyin kanamasından” öldü.
Nereye gömüleceği olay olmuştu. Kimi akrabaları ve İzmirliler İzmir’e, annesi ise Tel Aviv’e diye diretiyordu. Bu çekişme yüzünden zavallı Dario on gün morgda yattı. Sonunda iki çuval İzmir toprağı ile Tel Aviv’e gömüldü.


