Mevlana Venezuala Çöllerinde: M.Şirin Öztürk

Ne işi var Mevlana’nın Venezuela çöllerinde, hem Venezuela’da çöl ne gezer diye bana sorma.
Bulabilirsen Mevlana’ya sor. Bulamazsan Vali Bey bilir, ona sor; Venezuela’ya gittiğini öğrendiği
hayırsever armatör iş adamımızın ardından, Mevlana imzasıyla; “Mecnun değilim dost; lakin
çağırırsan çöllere gelirim” diye mesaj atmasıyla mevzudan haberim oldu benim de.
Malum, memleketin başına bir tripotlu kamera musallat oldu, nasırına nasıl basıldıysa artık,
ortalığı velveleye verdi, kutsal yerlerin cam çerçevesini indirir oldu. Biz tutalım milyar dolarlarla
medyayı jakuzilendirelim, tripotlu kamera tutsun bir oda bir masayla milyar dolarlık medyamızın
pabucunu dama atsın. Haksızlık bu! Tripotlu kamerayı duymazlıktan gelen, silah ve savaş
güzellemeleriyle meşhur neşriyat da sonunda bu duruma isyan etti ve “tripotlu kamera solun yeni
Mesihi mi” diye bir yazı yayınladı. Solun Mesihi midir bilmem ama sathı vatanda Mesih ilgisiyle
izlendiği kesin. Neden mehdi değil de Mesih derseniz, muhtemelen sağ cenaha Mehdi, sol cenaha
da Mesih yakıştırıldığındandır. Tripotlu kameranın itham ettiği “savunma şirketi” komutanı demişti
ya, Mehdi gelecek hazırlık yapalım diye, bu durumda sola da Mesih kalıyor kala kala.
Anladığım o ki tripotlu kamera, Venezuela’ya yelken açan armatörümüzü, nahoş işler peşinde
olmakla itham etmiş. Neymiş, bir takım keyif verici maddelerin ithali için gitmişmiş. Çıktı evladını
savundu babası da; evladımın keyif verici maddeye ihtiyacı yok, o işinden kafi derecede keyif alıyor,
dedi. Bunun üzerine kimileri çıkıp, devletin sayılı armatörlerinden olmuş biri kendini savunamaz mı,
baba ne karışır diye laf eder oldu. Yapmayın ey Müslümanlar. Anne ve babaların gözünde hiç
büyümez ki evlatlar. Onlar hep küçük haylaz çocuklar, okyanuslarda seyreden gemileri de, leğen
içinde yüzdürdükleri oyuncak gemicikler olarak kalır. Sizin çocuklar ne zaman büyüdüler ki
onlarınkiler de büyüsün? Siz çocuklarınıza ne zaman siper olmadınız ki onlar olmasın? Empati yapın
biraz.

Venezuelalılara maske götürmek için gitti dedi ya babası, boş durur mu manayı idrakten mahrum boşlar? Yok memleketi Erzincan’daki vaka sayısı Venezuela’nın tümünden fazlayken niye Erzincan’a değil de
Venezuela’ya maske götürürmüş, yok gümrük kayıtlarında zaten maske yokmuş demeye
başladılar. Maske sembolizmasının temsil ettiği manadan bihaber mana fakirlerine hakikati izah
etmek de dünyanın bu en zor işini sırtlamış devrin duayen gazetecisine düştü; maske götürdü ama
cebinde götürdü demeye mecbur kaldı.
Yahu, hangimiz maskesiz dolaşır? Maskesiz dolaşmak çıplak dolaşmaktır bu devirde. Bırakın
Venezuela’ya gitmeyi, hangimiz bir adım ötedeki bakkala giderken bile duruma, ortama ve niyete
göre takacağımız türlü çeşitli maskelerimizi yanımıza almadan çıkarız? Hangimiz maskesiz dolaşır ki
armatör iş adamından maskesiz dolaşmasını bekleriz? Ama insan manayı idrakten mahrum olunca
bir bardak suda fırtına koparır böyle. Bu arada, milleti temsil makamındaki bir muhteremden
öğreniyoruz ki, Venezuela’ya giderken maskenin yanında badem şekeri de götürmüşler, iyi de
etmişler. Ataların sözüdür; Badem şekeri esirgenmez pudra şekeri gelecek yerden.
Neyse. Bahsetmek istediğim mevzu bu değildi aslında, bu mevzu vesilesiyle Vali beyin, Mevlana’dan
diyerek, paylaştığı mesaja getirmek istemiştim sözü. Mevlana benim gibi, işten güçten elini çekmiş
emeklilerle, Facebook kullanan ev hanımlarının ilgi alanına girer sanıyordum. Oysa Vali Bey’in
Mevlana’nın diyerek paylaştığı “Mecnun değilim dost; lakin çağırırsan çöllere gelirim” sözü vesilesiyle
anladım ki Mevlana’ya ilgi ta devlet katlarına kadar uzanıyor.
Ne var ki, Vali beyin paylaştığı söz, Mevlana’ya rica üzerine yazdırılmadıysa, Google’dan “copy-paste”
alınmış olmalı. “Şüphedeyim, bu sözün senin olup olmadığını nasıl anlayabilirim?” diye sordum
Mevlana’ya. “Kokla da anla; Mecnun gibi senin de aşkın varsa, özün arıysa kokudan anlar
bilirsin” dedi. Lakin o sözden de devamından da Mevlana deryasının kokusunu alamadım. Koku
alamamam belki de korona’dandır deyip, bir kez daha Mesnevi’ye, Divanı Kebir’e, Fihimafih’e,
Mektubat’a baktım, böyle bir söz bulamadım.
İnsanların hoşlarına giden şeyleri, sosyal medyada isim istismarıyla paylaşmasından sadece
Mevlana mustarip değil ki. Can Yücelin imzasıyla sosyal medyada paylaşılan bir şeylerin ona ait
olmadığını anlatmak için, Can Yücel şiirini anlama kılavuzu yazmaya kalktım bir zamanlar.
Şair Şükrü Erbaş da başkasına ait şiir ve sözlerin kendisine aitmiş gibi paylaşılmasından
mustaripmiş, Görsem, “üzülme bu kadar, başkasının yazdıklarını alıp, altına kendi imzasını koyarak,
doçent doktor, profesör rektör olanlar varken, davacı oldukların senin şiirlerinin altına kendi
adlarını yazmıyorlar hiç değilse” derdim.
Şimdi sen, bunca yalan ve talan içinde bula bula Mevlana’nın, Can Yücel’in, Şükrü Erbaş’ın istismar
edilmesini mi buldun diyorsun. Hafiye oldun, tripotlu kameraya bakıp, Kızılderili taklidiyle aklınca iz
sürüyorsun. Dün de yanıldın, bugün de yanılıyorsun. Din, milliyet, mezhep, ideoloji maskesini
görüyor, altındakini göremiyorsun. Maskeye değil, güçle ve parayla ilişkisine bakacaksın insanın.
Kurmuşlar tripotlu kamerayı, gazını alıyorlar senin. Sen “varlık barışı” nedir bilir misin? Devlet
dersinde ve kokain tarlasında öldürülen çocukların kanları, annelerin ak sütü gibi temizlendi, helal
kazanç olup çıktı, sürdüğün izler kanunla silindi gitti çoktan. Sen hala çocukça bir iştahla “Bana, kimsin sen, kimin nesisin diyorsun, ne bileyim ben/Neden böylesine deli divanesin diyorsun, ne bileyim ben.”

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir