Dünya büyük bir kriz yaşıyor. Türkiyenin krizi çift katlı.
Virüsten önce de kamu açıkları, enflasyon ve döviz kıtlığı vardı, tırmanan kurlarla birlikte somutlaşan dengesizlikler yaşadık. 2018 yılında iyice belirginleşen krizin yerel seçimler sonrasında alınacak önlemlerle düzeleceği umudu, iki yıl boyunca da pek bir önlem alınmadığından zaten tükenmişti. Bunun ardından yayılan virüs ülkemiz için Anadolu’da kullanılan deyimle tam bir ‘kambur üstüne zambur’ oldu. Var olan sorunlar, ekonominin kısmen durması, turizmin donması, işsizlikle birlikte artan enflasyonun yanı sıra çığ gibi büyüyen kamu açıkları ile büsbütün derinleşti. Döviz kıtlığı ile birlikte şişen kredi büyümesi ve kaçınılmaz olarak yaşanan düşük faiz düşeyi kusursuz fırtınanın sesiz unsurları olarak sayılabilir.
İşsizlik ve çığ gibi ard arda düşecek iflasları önlemek için elbette ekonominin canlanması öncelikli, çarklar tabii ki dönmeli. Bunun için kamu kaynakları, kamu müdahalesi elbette şart. Ama nasıl, hangi alana, hangi koşullarla ve ne için?
Serbest piyasa ekonomisini esas alıyorsanız mantık net: Ekonominin uzun vadeli etkinliğini artıracak, yapısal sorunları çözmese de hafifletecek alanlara öncelik vermek gerekirdi. Bizim bunu göz aradı edip inşaat sektörünün stoklarını eritmeye, ithal de olsa otomobil alımına öncelik vermemiz, hele bunun kaynakların kötüye kullanımına açıkça yol açarak yapmamız yanlıştır. Piyasa mekanizmalarını alt üst ederek yani negatif faizin altında bile kaynak sağlayarak derya kenarında su dökünür gibi para dağıtmanın ülkenin istikrar ve refahına ödeteceği bedelin orta vadede çok ağır olduğunu göreceğiz.
Karşı karşıya bulunduğumuz derin krizle nasıl baş edeceğimizi gösteren bir ekonomik program yoktur. Gelişigüzel ve hatta günlük müdahaleler kamu politikasından ziyade keyfilik getiriyor. Yabancı yatırımcının güven duymasını engelliyor. Popülizm ve keyfilik kamu ekonomisinin ve giderek tüm ekonominin işleyişini bozuyor. Ahlaki çürüme yaratıyor. Kapanması on yıllar alacak kara delikleri besliyor.
Mantıklı bir plan, başta tarım ve hayvancılık olmak üzere üretimi artıracak emek yoğun projelere, katma değerli yatırımlara, ihraç ürünleri üretimine ve yoksul kesimlere gelir desteğine öncelik vermeliydi. Bu yaklaşım, bir yandan canlanma İçin çarkların dönmesine yarayacak likiditeyi verirken, bir yandan da orta vadede üretim kapasitemizi artırarak kaçınılmaz enflasyonu dizginlemeyi, istihdamı ve ihracatı artırmayı sağlardı. Canlanma yaratmak görüntüsü altında, zaten batma noktasındaki müteahhitleri kurtarmak, ithal otomobil talebini artırmak, ölü doğan alt yapı projelerine girişmek krizle mücadele değildir. Bunların canlanma ile ilgisi yoktur. Krizi derinleştirmektir. Uluslar arası piyasalarda cari faiz hadleri yüzde bir civaranda iken bizim döviz bazında yüzde altı ödeyerek borçlanmamızın nedeni bu manzaradır. CDS primlerinin yüzde beş civarında dolaşması da bundandır.
Kısacası, krizle mücadelede gerekli olan kamu müdahaleleri ekonomiyi dengeleyecek yerde, krizi artıracak şekilde yapılmaktadır. Ama her kamu müdahalesi, önünde sonunda siyasetin dayandığı kesimlere ve o çıkarlara göre yapılır derseniz, şimdi olanlar olur. Ekonomik hayat şirazesinden çıkar, Orta vadede çok daha derin bir çıkmazda kalırsınız. Olacak olan budur.


