NEDEN BAŞBAKANLARIN ÇOCUKLARI İNTİHAR EDER?

Aralık 19, 2017
Çok üzücü bir haber aldık birkaç gün önce.
Eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın oğlu intihar etmiş. Sonradan öğrendik ki maalesef Yavuz
Yılmaz’ın giderek kötüleşen bir hastalığı varmış. Hastalık epilepsinin bir türüymüş. Yani sara
dediğimiz hastalık. İnşallah ruhu huzur bulmuştur. Kendisine Allah’tan rahmet diliyoruz. Ailesine
sabır ve metanet dileriz.
Yavuz Yılmaz’ın haberlerini okurken ilk aklıma gelen şey neden bazı politikacıların çocuklarının
ölümünün intihar, kaza yahut kanser vs. gibi nedenlerle erken yaşlarda gerçekleştiği üzerine
düşünmekti. Daha önceden eski içişleri bakanı Mehmet Ağar’ın kızı vefat ettiğinde de aynı duygu ve
düşünceler beni ele geçirmişti.
Özellikle şu habere rastladığımda üç başbakanın çocuklarının intihar etmiş olduğunu bilmediğimi
fark ettim ve hemen aklıma şu geldi: Bu masum gençler neyin bedelini ödemekteydiler? Babaları
için ne taşıyorlardı? Çünkü intiharın yanı sıra ölümcül hastalıklar, ölümcül kazalar, epilepsi de dahil
olmak üzere yaşam boyu süren ve kötüleşme eğilimindeki hastalıklar sistemik olaylarla alakalıdır.
Yani atalar tarafından ödenmemiş bedellerle…
Bu gibi olaylara sistemik açıdan baktığımızda bunun muhakkak önceki kuşaktaki insanların yani
hayatı borçlu oldukları insanların yaptıklarıyla alakasını ararız.
Şöyle bir ilke vardır sistemik çalışmada: “Bedeli ödenmeyen ağır bir suçu sonraki kuşaktan masum
bir çocuk üstelenecektir.”
Başbakanlık yahut içişleri bakanlığı yahut pek çok başka meslekte (polislik, yargıçlık, kamu
yöneticiliği, askerlik, doktorluk hatta psikologluk ) olduğu gibi aldığınız kararların pek çok insanın
kaderini belirleme potansiyeli olan görevlerde belirli bir risk mevcuttur.
Buradaki sorun şudur: Sizin başka insanların kaderleri üzerinde doğrudan etki etme gücünüz size
yasalarca bahşedilmiştir. Ancak bu yetkiden doğan kararların varoluşsal sonuçlarının bedelini
yasalara dayanan yetkiler sayesinde üstlenmediğinizde ne olur?
Burada şu detay çok önemlidir: Size yetkileri insanların oluşturduğu mekanizmalar sağlar ama
insanlara hayatını sunan o yasalar değildir. O yasalar sadece hayata gelmiş olan insanların burada
birbirlerine yapıp ettikleri şeyleri düzenlemede kendi koydukları kurallardır. İlahi değildir yetkilerin
dayandığı yasa. Oysa insanı yaratan ve var eden yasalar bizlerin müdahil olmadığı, sadece tabi
olduğu yasalardır.
Bu nedenle ilahi yasalara, ya da varoluşun koyduğu yasalara göre düzenlenen bir ilkenin ihlalinde
insan yaratımı kanunların geçerliliği yoktur.
Bu durumda yaşam üzerinde etki oluşturan bir durumda sizin hangi kanuna dayanan yetkiye sahip
olduğunuzun bir önemi yoktur: Yaptığınız ya da sebep olduğunuz olay ya da olayların sonucunda bir bedel ödenmesi gerekir.
Bu bedel insan kanunlarına göre ödenmediğinde sonraki kuşaktan masum bir çocuk kendisini feda
etme pahasına bu bedeli üstlenir.
Bunu kimse ona dayatmaz: bu sadece insanları birbirine bağlayan kolektif kabile vicdanı yasalarına
bağlıdır. Ve herkes buna tabidir doğal olarak. Ve kabileyi yani topluluğu birbirine bağlayan bu adalet
ihtiyacı insan yasaları yetersiz olduğunda devreye girip varoluşsal olarak önemli olan kısmı masum
çocukların kaderine dönüştürür.
İnsan olmanın bir bedeli var: Bizler birbirimize görünmeyen bağlarla bağlıyız. Bilinçli olup kimseye
zarar vermeyen bireyler olana kadar bizden sonra gelen insanların geleceği hep ipotek altında
olacak. Meşhur Kızılderili bilgenin söylediği gibi biz bu dünyayı ve hayatı atalarımızdan miras değil
çocuklarımızdan ödünç almış durumdayız.
Çocuklarımızın geleceğinden ve hayatından çalıyoruz bir haksızlığa vesile olduğumuzda. Ya da
bilinçsizce kendimizde esasen sahip olmadığımız bir güce dayanarak hareket edip diğer insanlara
zarar verdiğimizde… geleceğin sermayesini şimdiden tüketmiş oluyoruz. Bizim yaptıklarımız
gelecekte ne olacağını belirliyor. Ve bu gelecek sadece kendi geleceğimizle sınırlı değil.
Biz kendi kaderimiz ve hayatımızla ne kadar insana etki yaratıyorsak o etkilerin olumlu yahut
olumsuz sonuçları gelecek kuşakların karanlık mı aydınlık mı içerisinde yaşayacağını belirliyor.
Bu manada hepimiz bizden sonra gelecek tüm insanlığa karşı sorumluluk sahibiyiz.
Bu sorumluluk bilinçli olma sorumluluğudur.
Ve bu bilinç sahip olduğumuz dünyayı kurtarma fikirleri değil, kendi haddimizi bilmek üzerine
kurulu bir bilinçli olma halidir. Bir ülkeyi, bir topluluğu yahut dünyanın tümünü kurtarmak isteyen
fikirler ve düşünceler her zaman bu fikre sahip olan kişi ve ailesi başta olmak üzere tüm insanlığa
zarar verecektir.
Hintlilerin “karma” derken söylemek istedikleri şey tam olarak budur.
Her insan sadece kendi yaratmış olduğu problemleri çözmekle yükümlüdür.
Kendi yaratmadığı problemleri çözmeye çalışan kişi neyi üstlendiğinin farkında bile değildir. Ego
denen şey tüm dünya ve tüm varoluşu düzeltmek isteyecektir. Bu bir çay bardağıyla okyanusu
taşımak istemek gibidir. İnsanın egosu sınırlıdır ve okyanus ise neredeyse sonsuzdur ona oranla…
Politika insanın tüm okyanusa hükmetmek istemesi gibidir. Oysa okyanus kimseye ait değildir. Ve
eğer okyanus kadar bir şey olmak isterse insan yapacağı şey bir damla olduğunu anlayıp okyanusa
karışmaktır.
Oysa okyanusun dışında kalıp kendi kabını tüm okyanusu taşıyacak zannetmek ağır sonuçlar üretir.
Bu nedenle tüm politikacılar sadece hayatı daha da zorlaştırırlar.
Kendi egoları mevcut olduğu sürece o egoların yarattığı tüm problemleri her zaman diğer kişiler
ödeyecektir. Ve maalesef bundan, kendi ailesi ve kendi kanından insanlar muaf değildir.
Sadece politika da değil mevzu. Diğer insanların kaderi üzerinde onların talep etmediği olumsuz
etkiler yaratma potansiyeli olan her meslek ve her davranış buna dahildir.
Adalet dağıtayım derken adalete en büyük zararı vermek mümkündür.
Sangeet Erdoğan Şemsiyeci

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir