Sahibini Arayan Mektup

Aşağıdaki mektubun güzel bir hikayesi var. Özellikle Dicleliler için. Kısaca anlatayım.
Raif ile okulda yakın arkadaştık, birlikte duvar gazetesi çıkardık, sanırım kültür edebiyat kolunda
beraberdik, yazılar şiirler paylaşıp üzerinde konuşurduk. Okuldan sonra son kez 1990 yılında
Ankara’da buluşup görüştük, iki yıl sonra ben yurt dışına atandım, beş yıl kadar sonra Türkiye’ye
döndüğümde İstanbul’da kaldım; o arada temasımız kesildi. Son görüşmemizin üzerinden tam on
yedi yıl geçtikten sonra Diyarbakır’a gittiğimde telefonunu buldum, hemen aradım.
Merhabalaşmamızın ardından telefonda bana ilk sözü, ‘sana mektup yazdım,’ oldu. Meğer
birbirimizin adresini bile bilmediğimiz ve hiç haberleşemediğimiz dönemde bana bir mektup
yazmış. Sahibini bulmak için üç yıldan fazla bekleyen, sonra ikimizin de yitirdiği ve geçen Pazar
günü tesadüfen yeniden bulduğum o güzel ve ilginç mektup şöyle.
Sevgili Nuri,
Dün Pazardı ve Diyarbakır’da hava çok güzeldi. Eşimle Ergani’ye, eski okulumuzu gezmeye
gittik. Amacım, Dicle Öğretmen Okulu’nda o mütevazı, ama güzel günlerimin hayalini bir kez
de onunla yaşamaktı.
Okulu baştan sona gezdik…
Sakın “oh be!” deme, çünkü o noktada değiliz.
Hüzünlendiğimi anlatmama gerek yok, sen tahmin edersin. Evet, çok hüzünlendim. Bir kere
o günleri daha dünmüş gibi yeniden yaşamak, beni oldukça duygulandırdı. İkinci
hüzünlenme nedenim ise o güzel, o anıtsal, o mükemmel eğitim kurumunun bir hiç, bir
harabe haline getirilmiş olmasıydı.
Okulun girişindeki çamlıkta yer alan havuz paramparça ve ağaçlar oldukça bakımsızdı.
Gördüklerim bana eskimeyi değil, ilgisizliği, terk edilmişliği düşündürdü. O an düşündüğüm,
ölüm gibi bir şeydi aslında. Yok oluştu.
Girişte, çamlıktan sonra yer alan büyük binamız dimdik ayakta duruyor, ancak dörtlü
binayla arasına pis bir kulübe dikilmiş nedense.
İşin tuhaf yanı, kulübe de bomboştu. Sonradan, 12 Eylül döneminden kalma olduğunu
öğrendim. Yani anlayacağın güvenlik (!) gerekçesiyle dikilmiş.
Bizden öncekilerin dikip bizim çapalayarak, sulayarak büyüttüğümüz yüzlerce meyva ağacı
yok olmuş. Bağın kökleri, ahırların taşları ortada yok. Güzelim basket sahamız nehir kıyısına dönmüş. Ortalık çakıl taşlarından geçilmiyor. Yüzme havuzu yok edilmiş. Binlerce tavuk
barındıran kümesin duvarları dökülüyor, çatısı duvarların arasına çökmüş.
Gidebildiğimiz her yeri arabayla dolaştık, ancak koca kampüste bir bekçi dışında kimseye
rastlayamadık.
Zamanımızda lojman olarak kullanılan binaların tümü yıkık dökük duruyor. Okulun
güneyinde yer alan futbol – voleybol sahalarının yerine biçimsiz binalar kondurulup
ilköğretim okulu olarak hizmete sokulmuş. Aynı türden bir ucube bina da dörtlü bina ile
yatakhane arasına dikilmiş. Teknik açıdan güvenli olmadığı için kullanılamıyormuş. Yani her
yerde yaşadığımız müteahhit – kontrol ihanetinin bir örneği de orada, utanç abidesi gibi
duruyordu. Öğrendiğime göre, milyonlarca dolarlık cihazlar varmış anılan binada. Daha da
kötüsü, bu cihazlar ambalajlarından çıkartılmadan çürümeye terkedilmiş. Okulumuzun
mevcudu 800’den 300’e düşürülmüş.
Kim bilir, belki kapatsalardı sorunu da kökten çözmüş olurlardı(!)
Hüzünlenmek az gelir, kahroldum Nuri.
Sadece binalar, bahçeler yok edilmemiş. İnsan dokusu da tahrip edilmiş. Tatil günlerinde
okulun etrafına yayılıp cıvıl cıvıl konuşan, koşuşan, tartışan, top oynayan, elde kitap
arkadaşına ders anlatan, mandolin çalan, flüt çalan, keman çalmak, piyano çalmak için
atölyelere doluşan çocuklar yoktu. Ortalıkta dolaşmalarına alıştığımız nöbetçi öğretmenler
yok. Uluslar arası derece alan öğrencilerin resim sergileri yok, artık olmayan hoparlörden
klasik müzik yayını yükselmiyor. Açık pencelerden yayılan keman, flüt ve mandolin seslerini
duyamadım.
Atölyeler mi? Onlar da başka bir acıklı durumda. Taş binadan yapılan sinema salonunun
kapısı kilitli, yanında yer alan müzik atölyesi kaderine terkedilmiş, resim atölyesi, iş atölyesi
kullanılamaz durumda, tarım atölyesi daha beter.
Böyle bir şey olabilir mi, bir eğitim kurumunun başına bunlar getirilebilir mi arkadaşım?
Gel de haykırma Nuri!
Kime mi? İşte onu bilmiyorum. Tabi ki Ankara’dan Diyarbakır’a, Ergani’ye, o okuldaki
müdürlere, görevlilere kadar çok kişinin payı vardır bu yıkımda. Kibarlığı bir yana bırakmak
gerekiyor; küfretmek geldi içimden.
Ama nerden bakarsan bak, bu yıkım bir faili meçhul gibi…
Bilirsin, ders çalışmayı çok seven bir öğrenci değildim. Buna rağmen o okul, hep baba ocağı
gibi görünmüştür bana. Biliyorum ki sen de bu konuda benden farklı değildin.
Dönerken, aracı okulun girişine yerleştirilmiş başka bir kulübenin önüne park ederek büyük
binayı biraz daha yakından seyrettim. Neyse ki çirkinleştirilmiş olsa bile o bina duruyordu
ya, ona sevindim işte. Kapısında Şaban Hocadan dayak yediğim günü, seninle çıkartıp koridor duvarlarına astığımız gazeteyi ve seninle hayallerimizi hayal ettim: Sen bir
edebiyatçı, ben de müzisyen olacaktım.
Hayat her zaman plana sığmıyor, hayale uymuyor Nuri’ciğim. Sonunda sen dosyalar ve
rakamlar arasına gömülüp hesap uzmanı oldun, arkasından önemli yöneticilikler yaptın,
diplomat oldun. Bana gelince: Yarım yamalak dört ay öğretmenlik yapabildim. Hiç alakası
yokken gazeteci, ardından da işadamı oldum.
Ömer’i hatırladım. Hidayet’i, Sedef’i, Sebo’yu, Müslüm’ü hatırladım. İhsan’ı, Veysi’yi
hatırladım. Bunların çoğuyla onlarca yıldır haberleşemedim. Kim bilir hayat onların önüne
de ne sürprizler koymuştur.
Ömer dedim de aklıma geldi. Bilmem sen de bizimle miydin:
Yağmurun hafif çiselediği bir cumartesi günü Tilhuzur’un şose yolunda, civar köylere doğru
yürüyorduk. Ömer, Hidayet, Behzat, ben, Reşit Ural v.d…
Karşıdan bir traktörün gelmekte olduğunu, bir devenin de sürüklenircesine traktörün
arkasından koşmakta olduğunu fark ettik. Sürücü el kol işaretleri yaparak bizden kaçmamızı
istiyordu.
Tehlikeyi sezinleyip çil yavruları gibi sağa sola kaçıştık. O ara, Reşit’in olduğu yerde
kalakaldığını görünce hep bir ağızdan; “hendek atla, hendek atla” diye bağırdık. Reşit
gerçekten de söyleneni yapıp şarampolün karşı tarafına atlayınca deveden kurtuldu.
Sporculuğu işe yaramıştı.
O arada nefes nefese koşmakta olan şalvarlı bir köylü gelip yaktığı sigarayı deveye ikram
edince sorun çözüldü ve tiryaki deve traktörü bırakıp ikramcısının arkasından gitti.
Meğerse tiryaki deve, egzozdan çıkan dumanın peşinden koşuyormuş. Üstelik böyle
zamanlarda çok da azgınlaşırmış…
Başka şeyler de hatırladım:
Her 27 Aralık’ta Diyarbakır’a koşu birincisi armağan ettiğimizi, Ahmet’in o zamana göre ve
bizim koşullarımızda ortaokul öğrencisi için inanılamayacak bir şey başararak
laboratuvarda radyo vericisi kurup özel yayınlar yaptığını, kaba saba Tanker hocanın
gürlemelerini, Takoz’un kafa kaşımalarını, nöbetçi öğretmenden haksız yere dayak yemeyi
içlerine sindirdikleri için 10 arkadaşımı dizili durdukları karanlık koridorda öğretmenmişim
gibi tokatladığımı, en masum aşkı orda yaşadığımı, en güzel arkadaşlıkları, insana güveni
orda öğrendiğimi, orada edindiğim dostlukların eskimediğini, altı yıl boyunca ‘öğretmen
olacağım’ diye yaşadığımız o hayatta çocuğu ve öğretmeni kutsadığımızı örneğin.
Pazar günü gezdiğim okul bizim okulumuz olamazdı. Bir kere daha vurgulamak istiyorum:
Bırak alt ve üstyapısını, insan dokusunu da dumura uğratmışlar Nuri. Ne öğretmen kalmış
ne öğrenci. Böyle okul, böyle eğitimcilik, bu kadar zavallılık, bu kadar duygusuzluk olur mu
Allah aşkına?

Bu okul mutlaka yenden yapılmalı, ama nasıl?

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir