Arı Balı Sarıdır

Geçenlerde burada bana çok ilginç gelen bir paylaşıma rastladım, görenler olmuştur, o videoyu paylaştım. New York’un kalabalık bulvarlarından birinin kaldırımında bir sosisçinin tezgahında binlerce arı..

Hayır, ne sosisçiye ne sosislere, ne de cici hanımlarla şık beylere üşüşmüş değillerdi. Aynı seyyar tezgahın güneşliğinin üstüne kümelenmişlerdi. Hareketsiz. Hangi kırdaki hangi kovandan niye çıkmışlardı? Onları şehrin curcunasına getiren sebep neydi? Greve başlamış, direnişe mi geçmişlerdi? Yoksa kovan kraliçesine baş mı kaldırmışlardı? Bilinmez.

Klimanjaro dağının karla örtülü doruklarına tırmanmış garip ceylanı düşündürdü o görüntüler, sonra da günlerdir Fransa’yı ve birkaç başka ülkeyi sarsan sarı yeleklileri getirdi aklıma.
Yahu ne alaka derseniz, üç olayda da çok bilinmezlik var, muhtemelen ondandır. Zihin dediğin deli bir kuştur zaten, nereye neden uçacağı, nerede ne bulacağı, bulduğundan ne mana çıkaracağı belli mi olur? İnanmazsanız, güvercin bokunda talih, papazın vaftizinde huzur, tilkinin bekçiliğine emanet kümeste bereket arayan memleketimden tuhaf insancık manzaralarına birkaç nazar eyleyin.
Arı balı sarıdır, adamların yelekleri de sarı, karlı dağın tepelerinde yoldaş arayan ceylanın rengi de sarıdır. Ortak unsur, budur belki de. Belki de kurulu düzenlerin bıktırıcılığından tek düzeliğinden kaçmaktı ortak yanları, diyelim ki birkaç günlüğüne tatile çıkmaktı. Belki, kötülerin berbat ettiği dünyaya katlanmak için ruh sağlığı merkezlerine her gün taşınıp durmaktan ve yine de her an pis kokulara maruz kalmaktan için için gına getirmiş yığınla iyi insanın fırsat buldukça mesela yere tükürmesi, kırmızı ışıkta geçmesi, stadyumda böğürmesi gibi onlar da inceden baş kaldırma alıştırması yapmaktadırlar. Ve bunu loş ve boş dünyalarına ışık saçıp anlam veren birer marifet
sanmaktadırlar. Belki de ortak yanları budur.
O kadar kirliliğe, pis kokulu yıldırıya ve fütursuzca saldırıya karşı oncacık tavır koymak neden olmasın. Asiliğin asaletle kardeşliği var zaten, aynı katından, ayni kandan olmasalar da. Sahi, bir gram bal için her gün binlerce çiçekten her dakka toz toplamaktan hiç bıkıp yorulmaz mı arılar? Avcıların namlularından, aslanların tuzaklarından kurtulmak için her an kaygı ve tedirginlikle kıçı kollayıp durmaktan bıkıp usanmaz mı ceylan ? Hep aynı teranelerle, hep aynı çıkar kavgasıyla, hep aynı yalanları dolanları izleyerek binbir korku ve biraz konforla yaşamaktan usanmaz mı çağın güya uygar insanı?
Yoksa, bir zaman gelir, kendi yücelttiği güya fıtratına bile bir biçimde posta mı koyar insan?
Herkes yadırgar yerini bir zaman sonra. Başka yolculuklara çıkmaya çalışır. Kurala karşı çıkar.
Garibanlara özgü değildir bu içler acısı durum.
Arı bali sarıdır, benzer kaygılar beylere paşalara da bulaşır. Mesela, balla börekle, sınırsız bir güçle daha fazla güç kazanmaya çalışırken ürkmez mi, yüz duvarlı çelikten kalelerin ardında bile her gece ertesi gün sarı bir arı saldırısına uyanmak korkusuyla uykusuz kalmaz mı dünya denen koca köyün
Trump nam Cabbar ağası?
Olmaz demeyin, bunlar olur, oluyor. Olacak.
Neden derseniz?
Arı balı sarıdır çünkü. Arılar da yorulur.
İnek her saat sağılmaz çünkü.
Keneler emmekten yorulmaz belki ama insanlar ezilmekten, memeler emilmekten yorulur.
Bu sabahki sarılar, bana bunları düşündürdü.
Peki, sosisçinin güneşliğindeki binlerce arının sonu? Arılar adasına mı sürüldüler, bölücülükten ormanlara mı hapsedildiler? Yoksa, köpeklere atsan yenmez türden bir acı ilaca mı kurban edildiler?
Kahvaltı zamanı geldi de geçiyor. Saat on.
Şimdi arıların balını yiyelim de, sonlarını sonra belki sorarız.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir