Çeviri ve Meal

anlamak, yazmak, çevirmek (ve de kutsal kitaplara inanmak) üzerine birkaç küçük söz kendi sözümüz bile çeviridir aslında..

konuşmak da, yazmak gibi çeviridir.
Her ifade, duygularımızın ve düşüncelerimizin yani ruhsal dünyamızın, bildiğimiz dilin olanakları ile kelimelerle, dilsel yapı dediğimiz söz dizimiyle, belirli kalıplara dökülerek yansıtılması çabasından ibarettir. başka dilden çevirilerde o çabanın bir sınırı daha var: metin veya söz üretilmiş durumda. onu önce kendi dilinizde ve elbette kendi dünyanızda algılarsınız, algılamanız deneyimlerinize ve duyarlılıklarınıza göre oluşur. sonra her neyse bu algılama, onu başka bir dilde güç-bela ifade etmeye çalışırsınız. doğru ve dürüst iletişim diye bir kavramın ancak kazaen veya şans eseri söz konusu olabileceğini gösteren karmaşık ve ister-istemez eksik ve kusurlu bir süreçtir bu. çünkü, yazmakla ve konuşmakla başarmaya çalıştığımız iletişim, aslında duygularımızı ve düşüncelerimizi tokalaşarak, hem de eldivenli ellerle tokalaşarak karşımızdakine yansıtmak gibi umutsuz bir durumu paylaşmaya benziyor. çevirmek söz konusu olduğunda, bu süreç büsbütün zor ve karmaşık hale geliyor. sebebi şu:
çeviride, hem eldivenlerin sayısı artıyor, hem de her eldiven çok daha katlı hale geliyor. marquez’in çevirisini gördüğü kendi kitabını okuduktan sonra, ‘çevirmen, benden güzel yazmış,’ derken dile getirdiği belki tam olarak buydu. anlam ve ses titreşimlerinden ezgi tutturma yanı da olan şiirlerin çevirisinde, bu mesele büsbütün içinden çıkılmaz hale geliyor. şiirleri başka bir dile kazandırırken, bazı sanatçıların çeviren demek yerine kendi dilinde yeniden söyleyen demeyi tercih etmeleri bence bu nedenle çok yerinde. duygu ve düşünce nüanslarından haberdar olanların iyi bildiği bir gerçektir bu. Bunu söylerken Eskimo dilinde sadece kar sözcüğü için elliden fazla karşılık olduğunu anımsadım. O ülkeden bir yazarın mesela Kar adlı romanını Afrika dillerinden birine çevirecek olsanız, başınız nasıl da belada olurdu! bir an için düşünün. Sulu sepken kar, yarım Donmuş kar, çığın dibindeki kar, üstündeki kar, suda erimekte olan kar, içinde banyo yapılmış kar, gece karı, sabah karı, güneş karı gibi onlarca sözcüğü, kendi coğrafyasında kar olmayan bir dile nasıl çevirirsiniz ki!
Dilin bir mucize de olsa alabildiğine sınırlı bir imkan verdiğini ve tam yani aslına sadık bir çevirinin pek mümkün olmadığını söylemeye çalışıyorum, ama asıl diyeceğim şudur: çevirme işi biraz da, en baştaki ebenin söylediği tek bir cümleyi her oyuncunun kulaktan kulağa fısıldayarak iletmesi biçimindeki telefon oyununa dönüyor. yanındakinden duyduğunu cümleyi, son oyuncu yüksek sesle açıkladığında, herkes söylediği şeyin o son cümle ile ne kadar ilgisiz hale gelmiş olduğunu görüp sadece gülüyor. bir duyguyu ve düşünceyi, bir metnin manasını TAM olarak yansıtmanın olanaksızlığını insan ilk bakışta pek sezemiyor. ne var ki, bu olgu çok somut bir gerçek olarak önümüzde duruyor. öyle olunca, sözün sınırını çok daha iyi algılıyor insan. hissetmenin anlamaktan aslında çok daha mümkün ve daha az kusurlu olduğunu bir biçimde hissediyor, ve burada, kadim metinlerin tek anlamı olmadığını da kabul etmek zorunda kalıyor. ve belki o zaman da yanılıyor insan.
haksız mıyım?
yazmak ve çevirmek konusunda kapsamlı bir soruşturma (adli veya idari türden değil!) yapılmış.
ilginç fikirler çıkmış.. bir bakın isterseniz.

Soruşturma: Çevirmek ve Yazmak

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir