Şaşırtıcı olabilecek bir soru ile başlayayım: Az gelişmiş ekonomi veya geri kalmış ülke lafını mutlaka duymuşluğunuz vardır. Peki, gelişmekte olan demokrasi veya az gelişmiş demokrasi terimleri sizin için ne anlama geliyor? Ekonomik anlamda gelişmiş bir ülke ile gelişmekte olan ülkeyi birbirinden ayırmakta pek zorlanmayız. Bu ayırım için genel kabul gören ölçüler vardır. Siyasal gelişmişlik söz konusu olduğunda ise ölçüler pek de net değildir. Bir ülkedeki yönetim biçiminin başka bir ülkedeki yönetime göre daha gelişmiş olduğunu söylemek mümkün müdür? Bir ülkedeki demokratik uygulamaların zaman içerisinde gelişmekte olduğunu veya geri gittiğini hangi ölçülere dayanarak söyleyebiliriz?
İÇERİKTEN YOKSUN SÜREÇLER VE BİÇİMLER
Kolaylıkla yanıtlanabilecek sorular değil bunlar. Hele biçimsel süreçlerin kapsamaları gereken eleştirel içerikten yoksun olmaları halinde, ulaşılan sonuçların fena halde yanıltıcı olabileceğini tarihten aldığımız dersler açıkça gösteriyor: Hitler’i Führer yapan o günkü Almanya, görünüşte ileri bir demokratik sisteme sahipti. Seçimler, bağımsız yargı, meclis, anayasa, muhalefet, özgür basın, kuvvetler ayrılığı.. Hepsi ve belki fazlası vardı. Olgun bir demokratik toplumun bütün kurumları ve kuralları işler durumdaydı. Ne var ki, tüm bunlar demokratik sistemin kalitesinin kısa zamanda bozularak Hitler iktidarının otoriter bir kişisel iktidara dönüşmesini engellemeye yetmedi. Çünkü, herhangi bir sistem ancak onu oluşturan insan kaynağının kalitesi kadar gelişmiş veya nitelikli olabilirdi; üstelik kitlesel şartlandırma, baskı ve korku insani değerleri kolaylıkla ters-yüz ederdi. Almanya’daki görünüşte demokratik, gerçekte içerikten yoksun süreçler ve biçimler, sonunda milyonlarca insanın hayatına mal olan sayısız insanlık suçunun Führer ve yandaşlarınca işlenmesini, koca bir ülkenin tarihsel bir utanç yaşamasını önleyemedi.
Bunun önemli nedenlerinden biri, kitlelerin korunma güdüsüdür. Dünyada baskı ve korkunun geçerli olduğu hemen her yerde, insanlar kendilerini korumak için muktedirin peşinde gitmeye fazlasıyla hazır ve güçlüye biat etmeye alabildiğine yatkındırlar. Genellikle herkes adalet ister, ancak korku ortamında adil olanın değil, güçlü olanın peşinden gider. Hemen herkes, insani değerleri gerçekleştirmeyi arzu eder; ancak güçlüye sığınarak risk almadan artı değer edinmek kitlelere daime daha çekici gelir. Çünkü kitleler, bitaraf veya muhalif olmanın bertaraf edilme riski taşıdığını belki de insan soyunun zulümle biçimlenmiş tarihi nedeniyle içgüdüsel olarak çok iyi bilirler; bu nedenle insanlar sıklıkla güçlünün dümen suyuna girerler, tam siper yatıp araziye uyarlar. Biçimsel ve cılız demokrasilerde insan haklarının kolaylıkla yok sayılmasının, azınlığın çoğunluk haline gelememesinin nedenlerinden biri bu yaygın tutumdur. Çoğu kere, göreli demokrasinin köküne kibrit suyu döken de budur.
HERKES GÜÇLÜDEN YANA İSE..
Bir toplumda demokratik tavrın derinlikli olup olmadığını, hukuksal süreçlerin ve demokratik biçimlerin içerik taşıyıp taşımadığını, yani siyasala gelişmişliğin ulaştığı düzeyi anlamanın kolay bir yolu vardır: Her toplumsal konuda, herkes önce güçlünün tavrına bakıp tutumunu, tercihini, oyunu, duruşunu buna göre belirliyorsa, çanlar demokrasi için acı acı çalıyor demektir. Bizim ayıplı yasalaştırma öyküsünün bu tutumla veya Hitler’i Führer yapan süreçle ne ilgisi var diyorsanız, yanıt için yazının kalanını okumanız gerekecek. Çünkü yazı, bizim demokrasimizin henüz gelişmekte olduğunu, bireylerin güçlüden, iktidardan yana görünmek uğruna kendi çıkarlarına açıkça aykırı uygulamalara bile kayıtsız olmakla kalmayıp destek verdiğini savunuyor ve bu tezi taze bir yasalaştırma hikayesi (Türk Ticaret Kanunu) örneğinde inceliyor. O sürecin neden ayıplı olduğunu, bunun ilgili kişilerin riskten kaçınma ve güçlüden ‘iktidardan’ yana tutum almakla ilgisini sergiledikten sonra, bu süreçle ilgili olarak üzerinde düşünülmesi gereken on soruyu ortaya koyuyor.
TİCARET KANUNUNUN YASALAŞMA SÜRECİNİN HAL-İ PÜR MELALİ
1957 yılında çıkarılmış olan yasa yıllardır yenilenmeyi bekliyordu. Elli yılı aşkın sürede meydana gelişen gelişmelerin yasal düzenlemelere yansıtılması gerekiyordu. Hazırlık çalışmalarının başlatılmasının üzerinden on yıldan uzun bir zaman geçti, sonunda yeni yasa çıktı. Bu uzun yasalaştırma sürecinin, neden ayıplı olduğunu kısaca anlatmaya çalışayım.
Tam 1535 (yazı ile: bin beş yüz otuz beş) maddelik Türk Ticaret Kanunu Önerisi, 1999 yılında Adalet Bakanlığı’nca kurulan başkanlığını Prof. Ünal Tekinalp’in üstlendiği kırk üyeli Türk Ticaret Kanunu Komisyonu (yani Bilim Komisyonu) tarafından beş yıldan fazla süren çalışmalar sonucunda oluşturulmuştu. Bu metin, Şubat 2005 yılında Bakanlar Kurulu’nca müzakere edildi ve kanun tasarısı olarak benimsendi. Tasarı Meclis’e sunulurken herkesin değerlendirme yapmasına imkan vermek için kamuoyuna da açıklandı. Kaldı ki, tasarı o aşamaya gelinceye kadar, Bilim Komisyonu ve ilgili bakanlık önerilen düzenlemelerle ilgili olarak üniversitelerden, kamu kurumlarından, meslek odalarından, bu arada mutlaka TOBB ve benzeri kamu kurumu niteliğindeki kuruluşlardan ve derneklerden görüş istemiş, yorum ve eleştiri almıştı. Komisyon çalışmalarının 46 ciltte binlerce sayfaya ulaştığı da açıklanan bilgiler arasında. Bütün bu çalışmalara ek olarak, tasarı Meclis Komisyonlarında da müzakere edildi. Bilim Komisyonu tarafından hazırlanana metni, tasarı olarak benimsemeden önce, Bakanlar Kurulu’nın metni bürokrasiden gelen görüşler ışığında görüştüğü de anımsanırsa, ulaşılan tasarının epeyce katılımcı bir yaklaşımla yapılmış özenli bir çalışmanın sonucunda oluştuğunu düşünmemek için pek neden yoktur.
Meclise 2005 yılının Kasım ayında gönderilen tasarı orada çok uzun süre bekledi. 2007 yılı Ekim ayında ana komisyon sayılan Adalet Komisyonu’nda ele alındı. Özellikle üniversite çevrelerinden gelen eleştirilerin bir bölümü dikkate alınarak bazı değişiklikler yapıldı. Bu komisyon tasarıya ilişkin çalışmalarını 11 Ocak 2008 tarihinde bitirdi. Meclisteki Tali Komisyon (Sanayi, Ticaret, Enerji, Tabii Kaynaklar, Bilgi ve Teknoloji Komisyonu) Çalışmaları da 1 Ekim 2007 tarihinde başlamış ve 11 Ocak 2008 tarihinde tamamlanmıştı. Ancak, bu komisyon görüşmelere ilişkin raporunu bugüne kadar bile vermiş değil. Komisyonların bu kadar kapsamlı bir tasarıyı, sadece birkaç ayda görüşüp tamamlamış olması hususuna burada dikkat çekmek gerekiyor. Tasarı Genel Kurul’a ilk kez 2009 yılında geldi. Oradaki görüşmeler muhalefetin çok sayıda önergesi nedeniyle kesildi. Daha sonra, Meclis Genel Kurulu tasarıyı 13 Ocak 2011 günü görüşmeye başladı. İktidar ve muhalefet arasında sağlanan muhteşem bir uzlaşma sayesinde 1535 maddelik tasarı, 14 Ocak 2011 gününün ilk saatlerinde jet hızı ile kabul edildi ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın onayından da geçerek 24 Şubat 2011 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanıp Temmuz 2012’de yürürlüğe girmek üzere yasalaştı.
PARLAMENTO VE HÜKÜMET ABESLE İŞTİGAL EDER Mİ?
İnternette kısa bir gezinti yaparsanız, yeni yasanın çıktığı ilk günlerde, yasanın birkaç öğretim üyesi dışında, her kesimde nasıl övülüp kucaklandığını göreceksiniz. Birbiri ile ilgisiz kişiler ve kuruluşlar bile, yeni yasa için harfi harfine aynı klişeyi kullanmış: Geleceği hazırlayan bir düzenleme. İnternette yer alan sayısız övgülerden birini buraya almadan edemedim: ‘‘Yeni Türk Ticaret Kanunu (“Yeni Kanun”) ülkemizde ticari yaşamın geleceğine damga vuracak bir değişim, gerçek anlamda “Geleceği Hazırlayan bir Düzenleme”. Politik yelpazenin her bölümünden, ticari örgütlenmelere, sivil toplum kuruluşlarından mesleki birliklere kadar yarattığı toplumsal ve politik uzlaşı ile eşine ender rastlanır örnek niteliğinde bir tartışma ve uzlaşmanın sergilendiği hazırlık süreci sonucunda 13 Ocak 2011 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen ve 14 Şubat 2011 tarihinde resmi gazetede yayımlanan bu Yeni Kanun Türk iş hayatı için çağdaş ve reformcu bir yaklaşımla hazırlandı ve 1 Temmuz 2012’den itibaren yaşamımıza girecek.’’
Bu satırlar 8 Mart 2011 tarihinde yazılmış. Yeni yasanın halkla ilişkiler çalışmaları için hazırlanıp iyi servis edilmiş bir resmi dokümandan veya gene resmi bir basın bildirisinden alıntı olduğu ise bence aşikar. Aynı ifadeye danışmanlık firmalarının sitelerinde ve kamu idarelerince, meslek odalarınca ve özellikle hükümet çevrelerinde yapılan konuşmalarda sıklıkla yer verilmiş olması bu kanaati güçlendiriyor. 6 Nisan 2012 tarihinde düzenlenen ‘Yeni TTK ve Vergi Kongresi’nde Gümrük ve Ticaret Bakanının yaptığı bir konuşma ise o tarihlerde artık havanın yasa aleyhine dönmeye başladığını gösteriyor. Konuşmanın başlığı, bu yazının temel tezini tam tersinden okuyacak kadar basiret taşıyor. Çünkü başlık şöyle: ”Parlamento da Hükümet de Abesle İştigal Etmez.” Türmob’ın aynı kongreye sunduğu bildirinin başlığı da alabildiğine yaratıcı: Yeni Türk Ticaret Kanunuyla Dünya Ligine.
1535 MADDE ON SAATTE MÜZAKERE VE KABUL EDİLİNCE..
Sonraki gelişmeler, bu savunma ve değerlendirmelerin geçersizliğini net ve kesin biçimde ortaya koydu. Bu nedenle, bu konuda, burada daha çok şey söylemek abes olacak. Yasalaşma süreciyle ilgili olarak bir gerçeğin altını bir kez daha çizmeliyim: 1535 maddelik tasarı, Meclis Genel Kurulu’ndan yaklaşık on saatte geçivermişti. Madde başına düşen ortalama zaman 24 saniye kadardı. (Yeni Borçlar Kanunu’nun yasalaşması sırasında, madde başına düşen ortalama zaman da yarım dakikadan azdı.) Bizi dünya ligine çıkaracağı ve geleceği kuracağı koro halinde söylenen yeni düzenlemelerden en azından bir bölümünün garip hatta düpedüz sakat olduğu, yasanın çıkmasından bir süre sonra konuşulmaya başlandı. Hatta, yasa Temmuz 2012 başından itibaren olduğu gibi uygulandığında, hapis cezaları yüzünden birkaç ay içerisinde dışarıda şirket yöneticisi kalmayacağını ileri süren yetkililer bile oldu. Uygulama tarihi yaklaştıkça eleştiri dozu arttı. İktidar sözcüleri bile yeni yasada yapılmış değişikliklerin gözden geçirilmesi gereğinden söz etmeye başladılar. Yukarıda andığımız Bakan da ‘yasaların Allah kelamı olmadığını’ ifade etme basiretini gösterdi. Bu arada, erteleme de gündeme geldi. Bir milyon ikiyüzbin civarında üyesi bulunan TOBB, önce yasaya tam destek vermişti, sonra tuhaflıkları sergilemeye, daha sonra da değişiklik istemeye başladı. TOBB Başkanı’nın yasalaşma sürecine ilişkin açıklaması bu yazının temel fikrini pekiştirici nitelikte. O nedenle, bu konuda bir web sayfasından alıntıladığım haberi buraya aynen alıyorum: Yeni Türk Ticaret Kanunu’yla ilgili değişiklik önerisinde bulunan kurumların başında, iş dünyasının çatı örgütü olarak kabul edilen TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) var. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, 10 yıla yakın bir süredir Meclis’te bekleyen kanunun çıkması için çok çaba sarf ettiklerini hatırlatarak sözlerine başlıyor. Meclis’in böylesine kapsamlı bir kanunu normal şartlarda başka hiçbir işle uğraşmadan 1.5 yılda çıkarabileceğini, ancak kendilerinin girişimleriyle üç günde çıktığını belirten Hisarcıklıoğlu, şu değerlendirmeyi yapıyor:
“Ancak kanuna ilişkin çekincelerimiz var. Bunlar dün de vardı, bugün de var. Bunları Meclis süreçlerinde dile getirdik. O gün seçim arifesine denk gelmişti. İki ihtimal vardı: Ya çıkmayacaktı ya da yasayı acilen çıkarıp sonra gerekli düzenlemeleri yapacaktık. O gün hükümetimizden ve muhalefet partilerinden bir söz aldık. Uzun bir yürürlük süresi olsun istediler. Siz bu süreçte iş dünyasına yasayı anlatın, itirazları, çekinceleri getirin, rötuşları yürürlüğe girmeden önce yapalım dediler.” (http:// www.ekometre.com/haber_detay.asp?haberID=776)
YASAYI SADECE DESTEKLEYENLER DEĞİL ÇIKARANLAR DA AYIPLI BULUYOR!
Yasanın yürürlüğe gireceği Temmuz ayı yaklaştıkça yeni yasa, iş dünuası için büyük bir sorun ve korku kaynağı haline geldi. Yasanın mimarı olarak anılan ve hazırlık çalışmalarında büyük emeği geçtiği anlaşılan gerçekten saygın ve TTK konusunda uzman bir profesör dışında, yeni yasayı savunan pek kimse kalmamıştı. Sayın profesörün katıldığı 200’e yakın toplantının birkaçında tatsız tartışmalar çıkmıştı. Yasanın hazırlık çalışmalarına katılmış olanlar bile, yeni düzenlemeleri ticari hayatın gerçeklerine aykırı ve ağır biçimde kusurlu buluyordu. Yeni yasa, her şeyden önce hapis cezası ve para cezası konusunda ölçüyü kaçırmıştı; ayrıca yeni yasa ile yürürlükteki diğer mevzuat arasında uyumsuzluklar vardı; denetim konusunda getirilmiş olan düzenlemelerin bir bölümü tamamen gereksizdi; ayrıca yasanın bazı maddeleri ifade zaafları ve mantık tutarsızlıkları içeriyordu. Kimi durumlarda abartılmış olsa da, eleştiriler büyük ölçüde haklıydı. Bunun sorumluluğu ise tek başına ne o sayın profesöre, ne de hazırlık çalışmalarını yapmış olan Bilim Komisyonu’na yıkılamazdı. Yasanın genel yaklaşımı hatalıydı, ancak asıl ayıplı olan demokrasimizdi. Yasanın hazırlanmasına bakıldığında, görünüşte çok yönlü bir danışma mekaniizması, açık tartışma ortamı ve sonunda gerçekleşmiş büyük bir uzlaşma vardı. Gerçekte ise bunlardan eser yoktu. Biçimsel süreçler içeriksizdi. Herkes baş sallayıp ‘mış gibi’ yapmıştı. En önemlisi, tasarı mecliste gerçek anlamda müzakere edilmemiş, yeterince tartışılmamıştı. İktidar partisi milletvekilleri yukarıdan gelen işarete uymuşlardı; muhalefet ise iktidarın dolduruşuna gelerek yasama görevini gerçek bir demokraside sorumlu bir muhalefetten beklenen bir özenle yerine getirmemişti. Yasalaştırma süreci, bu nedenle de ayıplı idi.
YASANIN FELSEFESİ ZAMANA UYMUYORDU!
Yasalaştırma süreci, katılıma gerçekten açıktı ve alabildiğine şeffaftı. Hazırlık çalışmalarında ve mecliste uygulanan süreçler çağdaş, katılımcı ve demokratik görünüyordu. Buna karşın, yasaya merkezci ve otoriter bir yaklaşımın, başarısızlığı tescilli bir devlet felsefesinin egemen olması nasıl mümkün olmuştu? O felsefe, toplumsal ilerlemeyi sağlamak için en doğru kuralların belirlenip yaptırımların tavizsiz uygulanmasını gerekli ve yeterli sayardı. Üretim biçimi ve üretim ilişkilerinin değiştirilmesi, toplumsal ve ekonomik alt yapının geliştirilmesi gibi yapısal meseleler o felsefenin ufku dışında kalırdı. Mesele, iyi yasalar ve ağır cezalardan ibaretti. ‘Sallandıracaksın beş kişiyi, gör bakalım nasıl düzelir memeleketin hali?’ İyi yasalar Batı’da zaten hazırdı. Devlet de cezaları koyar ve uygulardı. İşte hızla çağdaşlaşma ve gelişme yolu!
Yasanın bu yaklaşımla bizi dünya ligine çıkaracağına ilgililer ve yasa koyucu, bu çağda nasıl inanabilmişti? İktisadi ve ticari hayatın kayıt dışılık, rekabet eksikliği, küçük işletmelerin yaygınlığı, sermaye ve insan kaynağı yetersizliği gibi içiçe geçmiş devasa yapısal sorunlarını yasanın cezasal yaptırımlarla çözeceğine, ticari hayatın böylece modernleşip gelişeceğine aklı başında o kadar insan nasıl ikna edilebilmişti? Bir kez daha söylemek gerekiyor: Yasanın yaklaşımı, ancak çok geri siyasal rejimlerde rastlanacak ölçüde buyurgan ve ilahi gücü veya ulusal iradeyi bir başına temsil ettiği için de kendinden fazlasıyle emin bürokratik bir devlet anlayışını yansıtıyordu. Vatandaşını (ve bu arada iş ve ticaret erbabını) kul sayan çağdışı bu anlayışın izleri, yasada en net biçimde cezalandırma ve denetim konularında aşikardı. İşin en şaşırtıcı yanı, böyle bir tavrı bu ülkenin güzide iş adamları, hem de kendilerini doğrudan ilgilendiren bir yasada kolaylıkla kabul etmekte pek sakınca görmemişlerdi. Yasa baştan sona yaptırımcı idi. Şirketleri, şirket sahiplerini ve yöneticilerini ceza veya ceza tehdidi ile terbiye ve tedip edici bir yaklaşımı benimsemişti. Ancak, tasarı buna rağmen, hem de günümüz Türkiye’sinde, yani demokratik açılımların ve sözüm ona hukuk ve anayasa reformlarının cirit attığı demokratik kurum ve kuralların geçerli olduğu bir ülkede, büyük bir hızla yasalaşmıştı. Dahası, yasalaştıktan sonra da yoğun bir övgüyle karşılanmıştı. Oysa söz konusu yasa ticari hayatın şeffaflaştırılması, rasyonelleştirilmesi, modernleştirilmesi gibi büyük ve yapısal hedefleri, öngördüğü para ve hapis cezaları sayesinde, yani devletin demir yumruğunu iş dünyasının ensesinde hissettirerek gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Sayın Başbakan’ın sıkça eleştirdiği 70-80 yıl öncesinin koşullarında, böylesi bir felsefe belki olağan ve normal sayılabilirdi, ancak zamanımızın ruhuna uymadığı kesindi.
VE YASA UYGULANMADAN DEĞİŞTİRİLİYOR!
Özetleyeyim: Meclis genel kurulunda sadece 10 saat içinde görüşülerek kabul edilen 1535 maddelik yasanın yayımının üzerinden yaklaşık bir buçuk sene geçtikten sonra ve uygulama tarihine sadece iki gün kala, yani 30 Haziran tarihinde, yeni yasanın tam 84 maddesi bu kez de jet hızı ile yeniden değiştirildi. Yeni maddeler Cumhurbaşkanınca aynı hızla incelenip hemen onaylandı ve yayımlanarak yürürlüğe girdi. Böylece hemen herkesin cafcaflı sözlerle övdüğü yeni yasa, hiç bir maddesi uygulanmış değilken, yeniden değiştirildi. Bu değişikliklerle ilgili yorumların da tümü elbette olumluydu. Dahası hiç kimse, abesle iştigal etmeyeceği kesin olan (!) basiretli hükümetin ve yüce meclisin neden görüş değiştirdiğini sormadı, sormayacak. YASALAŞTIRMA SÜRECİNE İLİŞKİN
ON SORU VE BİR SONUC
Söz konusu süreçle ilgili şu soruların önem taşıdığı kanısındayım.
1. Bilim Komisyonu tarafından beş yıldan fazla bir sürede hazırlanan metin 2005 yılında kamuoyuna açıklanmıştır. 2007 yılının Ekim ayında Meclis komisyonlarında yapılan çalışmalar ise 2008 yılı başında tamamlanmıştır. Yasa o kadar uzun süre Genel Kurul’a neden gelememiştir?
2. Genel kurula geldiğinde, yasanın jet hızı ile geçmesi neden gerekmiştir? Bu nasıl mümkün olabilmiştir?
3. Yapılan kapsamlı çalışmalara ve sağlanan geniş katılıma karşın yasa nasıl böyle bir yaklaşımı ve bu kadar hatayı içerebilmiştir?
4. Bakanlar Kurulu çalışmayı benimseyip tasarı haline getirirken, yasadaki temel yaklaşımın sakatlığını nasıl görememiştir? Başbakanlık tasarıyı Bakanlar Kurulu gündemine almadan incelememiş, Bakanlar Kurulu tasarıyı gerçekten müzakere etmemiş olabilir mi?
5. Hataların düzeltilmesi için neden son güne kadar beklenmiştir? Neden değişiklik yapan yasadaki düzeltmeler bir kez daha jet hızı ile ve yeterince müzakere edilmeden yapılmıştır?
6. Bu süreçteki ağır kusurda sorumluluğu olanların belirlenmesi için neden hiç bir çaba ve çalışma yoktur?
7. Yasa koyucunun yanılmaz olduğu, abesle iştigal etmeyeceği, meclis iradesinin kimseye devredilemeyeceği gibi ilkeler bu yasanın yaşanmış hikayesine rağmen hala nasıl savunulabilir?
8. Odalar birliği, Tüsiad, Müsiad, Barolar ve benzeri kuruluşlar böyle bir skandal karşısında neden hala suskundurlar? Neden medyada, bu konuda herhangi bir ses kısık da olsa çıkmaz? Bunun nedeni, Hükümet’in gücüne karşı duyulan ürkeklik ile ilgili ise bu nasıl demokrasidir? Bu nasıl hukuk devletidir? Bu nasıl özgür medyadır?
9. Yasanın hikayesi, ilgili bakanlığın ve bütünü ile hükümetin özensizliğini aşikar bir biçimde ortaya koyuyor. Meclisin, bu ayıplı yasalaştırma sürecinde, millet iradesini temsil etme sorumluluğu ile bağdaşmaz biçimde davrandığına da herhalde kuşku yoktur. Bu tutum nedeniyle haklarının çiğnendiğini düşünen her yurttaşın yasama görevini özensiz yapan kurum ve kişilere karşı dava açabilmeleri için baş vurabileceği herhangi bir hukuk yolu var mıdır?
10. Serenad’ın başarılı yazarı bu ayıplı yasalaştırma hikayesini okuyunca, romanında, iktidara halk oyu ile gelmiş Hitler’in faşistleşmesi sürecini özetle anlattığı bölümleri anımsatıp ‘herkesin iktidara karşı korkak ve sesinin kısık olduğu zaman faşizmin ayak sesleridir duyulan!’ der ise siz ne dersiniz? Medyadan bu gariplik konusunda hiçbir eleştiri gelmemesinin nedenini, yandaşların dışında kalanların da iktidarın şirretinden duydukları derin korkuya bağlayanlar olursa, buna ne dersiniz peki?
Hiç kuşkusuz, bir demokrasi ve hukuk devleti ayıbıdır bu yasanın hikayesi. Bu ayıbın nedeni ise öngörülmüş hukuksal süreçlerin içeriksiz ve biçimden ibaret olmasıdır. Bunun temelinde ise bireylerin ve kuruluşların kendi çıkarları söz konusu olduğunda bile içgüdüsel olarak güçlüden yana görünerek korunma eğilimine girmeleridir. Bu davranış tarzı, dar anlamda bir mahalle baskısı olmaktan çıkıp genel bir toplumsal tutum haline gelebiliyorsa demokrasimizin kalitesi kaygı verici boyutlara ulaşmış demektir.
Bu yazıda anlatılan örnek, elbette ülkemizde her dönemde ve her alanda gözlenen sayısız ayıplı örneklerden sadece biridir. Üstelik bu türden ayıpları sadece yasalaştırma sürecinde de gözlemliyor değiliz. Toplumsal ve siyasal yaşamın birçok alanında ve hemen her gün, içeriksiz demokrasi örneklerine rastlıyoruz. Yasalaştırma ile ilgili bir başka örneği daha anmak gerkirse, en taze örneklerden biri yeni Borçlar Kanunu’dur. 690 maddeden oluşan o yasanın TBMM genel kurulunda müzakere ve kabulü için sadece 2,5 saat yetmiştir. 1535 maddelik yeni TTK için ise 10 saat yeterli olmuştur. Anayasada belirlenmiş demokratik süreçlerin, içerikten yoksun kılınışının daha bariz bir göstergesi güç bulunur.
Böylesi ayıpların, bir Amerikan helikopterinin herkesi uyutarak, o kadar masrafla kurulmuş sayısız güvenlik duvarını aşıp Kremlin Meydanı’na inivermesine benzediğini düşünüyorum. Anayasal sistemimizde öngörülmüş olan bütün kontrol ve dengeleme mekanizmaları, (yani kuvvetler ayrılığı, denetim imkanları, danışmalar, sıkı görüşme ve müzakere süreçleri, komisyon çalışmaları, muhalefet görevinin yapılmasına ilişkin usuller ve kurallar ile Cumhurbaşkanı’nın yasayı onaylamama hakkı ve benzeri her şey) bir günde devreden çıkarılmış ve söz konusu tasarı göz açıp kapayıncaya kadar hata ve kusurlarla dolu bir biçimde yasalaştırılarak bir demokrasi ayıbı işlenmiştir. Bu sonuçta (yargı dışında kalan) hemen bütün anayasal kurumların payı vardır. Bu ayıp, demokratik mekanizmaların varlığının, otoriter eğilimleri sınırlamaya yetmediğini gösteren sayısız örneklerden biridir, ancak kanımca en somut ve öğretici olanıdır.
Hükümetten ve yüce meclisin onun tam denetimindeki yönetiminden yaşanan bu ayıp nedeni ile herhangi bir pişmanlık açıklaması yapılmasını elbette beklemiyorum. Onlar çoğunluğu sağlamış olmanın kendilerine her türlü hakkı verdiğini sanmaya devam edeceklerdir. Bu konuda yanılırsam, sadece mutlu olurum. Hatalarla dolu yasa tasarısına, bir aylık incelemeden sonra Cumhurbaşkanlığı tarafından bütünüyle onay verilmiş olması da elbette hazindir. O makamın, zaman zaman segilediği erdemli tutumun bir örneğini de bu olayda görebileceğimizi kesinlikle sanmıyorum. Buna karşılık, ana muhalefet partisinin, bu yasa konusunda üstüne düşen görevi gereğince yapmadığını dürüstçe kabul ederek kendisine umut bağlayan kitlelerden özür dilemesini bekliyorum. Çünkü böylesi bir tutum, Sayın Kılıçdaroğlu’nun uygar ve demokrat duruşu ile tutarlı olacaktır. Bu konuda yanılmak ise sanırım sadece beni değil, onu çare olarak gören herkesi bir kez daha üzecektir.
Siz ne dersiniz?
25 Temmuz 2012


