Zihniyet Meselemiz ve Tarihin Hükmü

Plato, Aristotle, Socrates, Einstein, Newton, Warren Buffett, Bill Gates. Batının iki bin yıllık zihniyet yolculuğunu kapsayan bu şöhretli kişilerin ortak yanı nedir?
Muhtemelen şunu çok iyi anlamış olmaları:
Hayatını en iyi şekilde yaşamak istiyorsan, iki şeyi yapmak zorundasın: Sürekli öğrenmelisin. Yetmez; hayatını geliştirmeye yarayacak yetenekler beceriler de kazanmalısın. İyi yaşamak için üretmek, hatta tükettiğinden fazlasını üretmek batı dünyasının temel paradigmalarından biri bugün. Doğu ise genelde bu paradigmadan gayet uzak. Oradaki halkın pek de farkında olmadığı başka bir gerçek ise üretmenin her bireyin üstüne düşen bir sorumluluk olması. Piyasa mekanizması, üretmeden tüketmeyi pek mümkün kılmaz. Birey üreterek dönüşür ve toplumsal öncelikleri hatta paradigmaları da dönüştürür. Batıda birkaç yüz yıldan beri teknolojik gelişmeyi diri tutan işleyiş zamanla gelişmiş sosyal devlet kavramına rağmen temelde böyledir. İane ve yardım uygulamaları gayet sınırlıdır. Birey kendinden ve eylemlerinden ya da eylemsizliğinden sorumludur. Biraz aşırı genelleme ile söylemek gerekirse, bugün bile fetih ve ihsan odaklı bir dünya paradigmasına sahiptir Doğu. En saf haliyle bakıldığında, onun muhafazakar dünyasında, yaradan kuluna kısmetini mutlaka verir. Yaradandan veya yaradan adına davranan tepedeki güçten ihsan edilecek nimetler kısmetler bireyin emeğinin değil, iman, taat, biat ve itaatin ve kimi zaman da kör bir sadakatin karşılığıdır. İktisadi hayatta sabır, siyasi alanda ise ulu emre itaat, kısacası üst iradeye teslimiyet esastır. Orada bireyin kendi hayatını geliştirmeye kendini yeniden üretmeye yönelik çabası ne gereklidir, ne önemli. Her şey zaten onun dışında çok önceden belirlenmiştir.

Doğunun bireyi sorumluluktan uzak tutan şimdilerde bir ölçüde zayıflamış olmakla birlikte etkisini zihniyet dünyasında sürdüren geleneğini zenginlik yoksulluk konusunda net olarak görmek mümkün. Zengin veya yoksul olmak bireyin iradesine bağlı değildir, o bir kader kısmet meselesidir. Kişinin kazancı yani kısmeti, onun bilgisinden çabasından, harcadığı emekten bağımsızdır. Çünkü yaradan malı sadece dilediğine verir. Sonuçta, emek harcamadan var olmanın hatta iyi yaşamanın mümkün olduğuna inanır doğunun muhafazakar insanı. Bu inanca az çok uygun da davranır. Geleceğe yatırım yapmak bir yana tüketmek için de olsa büyük çaba göstermeyi yadsır, bunu inançsızlık gibi görür. Çoğunun kişisel gelişmeden anladığı, aklın fikrin ve irfanın ışığında ve teknolojik yeniliklerle hayat yolunda daha güvenle daha yoğun bilgiyle donanmış olarak yürümek veya her gün biraz daha üretken olmak değil, sadece ve yalnızca iman, inanç ve takvanın artırılmasıdır.

Aynı öğretinin aslında ayrılmaz birer parçası olan, nefis terbiyesi, kul hakkı, tefekkür ve kamu malına el uzatmama gibi ilkeler de ortaçağ geleneğitle daha tutarlı olduğu ve kolay geldiği için arka planda kalır, inanç ruhsal terbiyeden soyutlanıp biçime indirgenir ve vicdan
da ahlak da sıklıkla göz ardı edilir. Ahiret korkusu ile vardır insan ve cennet sevdası ile hem de gözü dönmüş bir hırsla yaşayarak doldurur ömrünü. Bu noktada muhafazakar, batının kurup geliştirdiği modern dünyaya şehla bakarak ama onun nimetlerini hukuksuzca kazanmaya çalışır. Bu tavrı haklı göstermenin yollarını yeni yorumlarla kolaylıkla bulurken giderek partizanlaşır. Hayat elbette durağan değil. Her şey gibi paradigmalar da değişir. Doğu’da bile değişir. Son yıllarda muhafazakar dünyada yaşanan değişimi inanç referanslı bir yazar Abdurrahman Dilipak dünkü yazısında şöyle dile getirmiş.

“Yaşadığımız din, biraz atalarımızdan bozula bozula gelen, biraz bugünkü heva ve heveslerimiz, biraz da gelecek hayalleri ile uydurduğumuz bir din. Oysa Allah’ın dini, biz daha ilk yaratılış zamanında bizim için seçtiği din olarak İslam’dı.. O seçilen din, bizim aklımızla vicdanımızı barıştıracak, bunun sonucu insan insanla, insan tabiatla ve insan fıtratla barışacaktı. Bu barış bizi Allah’la barışa götürecektir. Biz ise bugün sanki İslam dünyası olarak büyük ölçüde Allah’la savaştayız.”

Bu satırların zihniyet meselesinin önemli bir yanını vurguladığı aşikar. Aynı meselenin birbaşka ve özellikle politik diyebileceğim yanını ise Fırat M. Hacımehmetoğlu ÖdeyemediğiBedellerin Altında Partizanlaşan Muhafazakarlar başlığı altında epeyce geniş bir açıdaninceliyor.https://birikimdergisi.com/guncel/11071/odeyemedigi-bedellerin-altinda-partizanlasanmuhafazakarlarYazar, oluşumuna katılıp bedellerini ödeme imkanı bulamadıkları ancak sonuçlarındanyararlandıkları yeni düzene partizan bir tavır alarak tepki gösterdiklerini ileri sürüyor.Konumuza sadık kalarak bizim şu kadarını burada söylememiz sanırım yeterli: Ağır başlı birtevekkülle yetinmeye her zaman hazır ve kendine özgü bir toplumsal terbiyesi bariz olan ikiyüz yıl önceki atalarından farklı olarak, doğudaki muhafazakar insan bugün dünyevi olanher şeye layık ve her türlü tüketime hakkı olduğunu sanıyor. Bu noktadaki tavrı batılıtavrına çok benzer. Ne var ki, birçok durumda ortalama bir batılıdan çok daha iştahlı, çokdaha hoyrat ve utanç verecek derecede bencildir, kuralları ihlal etmekte tereddüt etmez,mal mülk edinirken toplumu ve yükümlülüklerini yok sayacak kadar da ilkesizdir.En önemlisi, tüketmekle üretmeyi de tıpkı yoksullukla varsıllık arasındaki ilişki gibi pekalgılamaz, bu olguları kendi dışında kalan ilahi rahmet ve kısmet bağlamında görür. Bereketde, üretmek de, yaratmak da kendisinin dışındaki ilahi ve/veya siyasi üst güçlerin eseridir.Her şey onların elindedir. Böyle görmesi doğaldır, çünkü çağlar boyunca sayısız kültürel ögeve özellikle kader öğretisi bu tavrı sürekli desteklemiştir. Buna rağmen onu talep etmesi deyadırgansa da ayıplanmaz. Sadece ahlaki ve yasal kurallara uymaması sorundur.
Burada üstünde durduğumuz sorun ise çok daha geneldir: Bilgi beceri ve teknolojiedinmeden, kendini üretken kılmadan da batılı gibi tüketmek ve edinmek tutumu hertoplum ve her birey için aşikar derecede çelişkilidir. Öte yandan, zihniyet planında bu‘muhafazalar tavrın’ piyasa düzeyinde acımasız bir kapitalizme döndüğü haller deazımsanacak veya önemsenmeyecek gibi değildir. Partizanlaşmanın bir başka cephesi işhayatındaki kural tanımazlıktan, kazanmak için her hilenin mübah sayılmasında görülür.Bizim için kopuş noktası da bence tam buradadır. Bizim zihniyet meselemizin kökeninde butür çelişkilerle dolu bir dizi kabul vardır.Fetih yerine borçlanmayı, ihsan yerine çalışmadan kazanmayı, bazen de her türdenhaksızlığı, kimi zaman düpedüz hırsızlık, yolsuzluk ve talanı koyarak batılı gibi tüketmeyi vemala mülke hiçbir kurala bağlı olmadan kimi zaman çökerek sahip olmayı bir kısmımız vebelirli bir ölçüde başarmış olsak da bunun tamamen ahlak dışı ve sürdürülemez olduğunu ergeç göreceğiz, görmekten kaçınamayız.İyi yaşamak için öğrenmeye üretmeye emek harcamak zorundayız. Üretmek her birimizinkişisel sorumluluğu. Dişi kanlı kapitalizme rahmet okutacak bir kazanma hırsı kendi kendiniyok eder. Allah’ın rahmetine devletin merhametine inanmanıza kimsenin bir diyeceği olmazancak üretmek ve toplumsal sorumluluk her birey için kaçınılmaz bir görevdir. Vicdani birgörev. Yasadan ve yaptırımdan da önce vicdani bir görev. Bu gerçeği anladığımız zaman, veancak o zaman yüz yıldır içinde bocalamakta olduğumuz zihniyet meselemizi aşmayabaşlayabiliriz.Bu gerçeği haykıran önderlerden nasipsiz toplumlar, o değişim noktasına gelinceye kadarvakit geçmiş ve büyük bir ihtimalle tren kaçmış olacaktır.Tarihİn hükmü? O zaman ne olur, dersiniz tarihin hükmü?Evet, fazlaca kötümser gelecek herkese. Yine de söylemek isterim.‘Bu ölümcül gecikmenin sorumluluğu, sözüm ona vatanına sevdalı ihtiraslı liderlerle aydıngeçinen ama aynı zihniyetin kölesi olmaktan bir türlü kurtulamayan her cenahtanokumuşlara aittir’ diye yazacaktır bir veya iki yüz yıl sonra tarih.Umarım yanılırım.…..Zihniyet meselemizin başka bir yönünü gayet berrak ve çok bir etkili şekilde ortaya koyandeğerli bir yazıyı daha dikkatinize sunmak isterim.“OT GİBİ YAŞAMAK İSTEMİYORSAN…”Doç. Dr. Kenan Kıbıcı
Beyninde “korteks” adında bir kodamanı beslediğini biliyor musun?..Ve yine beyninin içinde o büyük patrona getir götür işleri yapan “nöron” isminde milyonlarcanakliyeci işçin olduğunu? Korteksinin Hulusi Kentmen tadında bir işveren olması için de; onagerekli malzemeyi taşıyacak Halit Akçatepe kıvamında nöronlara sahip olman gerektiğini?Nöronlarının bu nakliye eylemini gerçekleştirmek için tek gereksinim duyduğu enerjikaynağının sadece “bilgi” olduğunu?Anlayacağın benim güzel kardeşim; sen bilgiye ulaştıkça nöronların da canlanıp coşuyor.Haliyle ne kadar çok sayıda enerjik nöronun olursa o kadar zıpkın bir korteksin oluyor.Peki bu “korteks” denilen zımbırtı yaşaman için şart mıdır? Sırf nefes almaksa yaşama anlayışın, şart değildir. Parazit gibi, ot gibi yaşamak istiyorsan şart değildir. Peki nöronlarını “eğitim”le beslemezsen ne gelir başına bunu biliyor musun? Nöronların aç kaldıkça hayatta kalman ve yaşamaya devam etmen için beyninin “amigdala” bölgesi devreye girer. Yani hayvani içgüdülerini kontrol eden karanlık bölge… Sahneyi devralan bu“amigdala” bölgen; kalkıp da sana “oku, araştır, aşık ol, şiir yaz, eğlen, tatil yap, güzel bir filmizle, balkonundaki saksıda biber yetiştir, hayvanları sev” filan demez. Bilakis; “yaşamını tehdit eden her şeyi yok et, seninle aynı kümeyi paylaşmayan her canlıyı imha et” diye dikte eder. Eğer kendini eğiterek “Korteks” bölgeni geliştirmezsen; işte bu “amigdala” bölgen darbe yapıp yönetimi ele geçirir ve sen de cehaletinin verdiği cesaretle sığ tartışmaların gölgesinde, kendini bir kümeye dahil edip, seninle aynı safta saf tutmayan her canlıyı yaşamın için tehdit kabul edersin. Teröristlerin kafası da budur, partizanların kafası da budur, holiganların kafası da budur, köktendincilerin de kafası budur, satanistlerin de kafası budur. Haliyle ne hacı hocalar çözer bu kördüğümü, ne de papazlar hahamlar… Ne tütsü yakarak dağıtabilirsin bu lağım kokusunu, ne de parfüm sıkarak…
Bu kaosun tek çıkış yolu vardır: OKUMAK, SÜREKLİ BİLGİLENMEK, KENDİNİ YETİŞTİRMEK…

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir