Şimdiye kadar okuduğum Urfa üzerine kitaplar içinde şehri en iyi tanımlayan ve tahlil eden Prof. Dr. Ahmet Arslan’ın “Bir Ömür Düşünmek” hatıra kitabıdır. Kitap, nehir röportajlardan meydana gelmiş. Ahmet Hoca çocukluk ve Urfa günlerini anlattığı bölümlerde çok ama çok önemli tanım ve tespitlerde bulunuyor. Felsefeci olmanın vermiş olduğu derinlikle şehre bakıyor. Hemen hemen her satırını çizdiğim kitap benim Urfa hakkındaki tanımlamalarımı doğruluyordu. Aklın yolu birdir derler ya, öyle işte. Yıllardır şehir üzerine yazıp çiziyor, ama hep eleştiri alıyordum. Şehre önyargılı baktığımız söyleniyordu. Oysa hocanın kitabını okuduktan sonra hiç de önyargılı bakmadığımız, şehre derinlemesine bakanların, şehrin künhüne varanların bizimle aynı duygu ve düşünceleri paylaşacağını gördüm?
Ahmet Arslan ile daha Seyir Dergisi’ni çıkardığım sırada Urfa’da Hz. İbrahim üzerine verdiği bir konferans dolayısıyla tanışmıştım. Daha sonra Cihat Kürkçüoğlu vasıtasıyla Urfa Müzesi’nde buluşup onunla röportaj yapmıştım. Hoca oldukça birikimli, alanında kendini kabul ettirmiş bir ilim adamı. Hoca ile ikinci görüşmemiz ise Urfa’ya değer katanlar buluşmasında gerçekleşmişti. İki günlük birlikteliğimizde çok güzel sohbetlerimiz oldu. “Bir Dünya: Urfa diye bir yer” başlığı altında, doğum tarihiyle ve çocukluğuyla ilgili soruya verdiği cevapta doğum tarihinin 1944 olduğunu söylüyor ama bunun doğru olup olmadığını bilmediğini belirtiyor. Ardından “çocukların doğumu bir yere kaydedilecek kadar önemli görülmez” diye belirtiyor.
Kitabın girişinde kurduğu bu cümle benim ve aynı zamanda benimle birlikte bütün bir kuşağımın yaşadığı şehrin anlayışını ortaya koyan en çarpıcı cümledir. Hocanın “çocukların doğumu bir yere kaydedilecek kadar önemli görülmez” cümlesi aslında daha hatıranın şehrin çocuklarının trajedisini anlatıyor. Hani meşhur misaldir. Napolyon savaşta komutanını çağırıp tekmil alır. Komutanı “barut yok” deyince gerisini konuşmaya gerek görmeden “dur” der ya, işte hocanın kurduğu bu cümle de şehrin trajedisini anlatan, en vurucu ve en özetleyici bir cümledir.
Urfa’yı tanımlayan böyle ancak birkaç cümle vardır. Bunlardan biri de aklımda kaldığı kadarıyla Bekir Yıldız’ın “Doğuda insanlar ölmek için yaşar, yaşamak için ölür” cümlesidir. Annem dokuz doğum yapmış bunlardan biri kız diğeri erkek olmak üzere ikisi ben doğmadan önce vefat etmişler. Benden önce doğup ölen kardeşimin yalnızca bir fotoğrafı bulunuyor. Kız kardeşimin ise ne fotoğrafı ne doğum tarihi biliniyor. Yalnızca annemin yeri geldiği zaman ağlayarak anlattığında hatırlıyoruz. Bir de “babanız kardeşinizin mezarını günah olduğu halde eliyle kazıp eliyle gömdü” demesini hatırlıyorum.
Ahmet Hoca’nın bir cümlesini bu şehrin her bir çocuğu alıp kendi hikâyesiyle altını
doldurabilir… Bir çocuğunun doğum tarihi bu şehirde “süpürge otunun toplanıp bağlandığı mevsim” ile hatırlanır. Bahar, yaz, güz gibi zaman dilimi değil de süpürge otu… Babasını anlatırken yaptığı tanımlama ise bir Müslüman kimliğini ortaya koyar: “Babamın bakışı, içinde yaşadığı, daha doğrusu pek yaşamadığı bu dünyaya yönelik değildi. Bir başka dünyaya, ‘gelecek dünyaya’ dönüktü. Bu içinde bulunduğumuz dünya onun için olsa olsa bir ‘bekleme odasıydı’, biraz da ‘sınav odasıydı’. Öyle üzerinde uzun boylu durulması, düşünülmesi, anlaşılması, şikâyet edilmesi veya beğenilmesi, değiştirilmesi veya iyileştirilmesi için çaba sarf edilmesi gereken bir yer değildi. Özetle babamın bu dünyayı olduğu gibi kabul etmesinin, ondan bir şikâyette
bulunmamasının nedeni bu dünyanın iyi bir yer, mükemmel bir dünya olmasından ileri gelmiyordu; daha basit olarak var olmamasından, var olamamasından ileri geliyordu. Ama eğer isterseniz siz bunu; olup biten her şey Tanrı’nın emrine ve iradesine uygun olarak meydana geldiğinden onu olduğu gibi kabul etmek, buna bağlı olarak da başa gelen her bir şeyi tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde kabullenmek olarak daha güzel bir şekilde de tanımlayabilirsiniz.
Bence Müslümanın en temel, en bariz özelliği, Tanrı’nın yarattığı evrenden herhangi bir ‘şikâyeti olmamasıdır’. Babam, işte bu Müslüman insan tipinin, günahıyla sevabıyla muhtemelen en iyi örneklerinden biriydi. Ne kendisinden, kendi durumundan, ne çalışma hayatından, ne toplumdan, dünyadan, hiçbir şeyden şikâyetçi olduğunu görmedim.”(1) İnsan farklı hayatları, farklı durumları kıyaslar ve kendi hayatı üzerinde düşünmeye başlar, şikâyetçi olur.
Bugün bizim eskilerden en büyük farkımız bu:
Aynı şehirde bizden daha iyi durumdakileri görüyor, iletişim araçları sayesinde başka toplum ve ulusların, başka insanların hayat tarzlarını, imkânlarını fark ediyoruz. Bir karşılaştırma ve kıyas yaparak kendi üzerimizde düşünmeye, durumumuzdan şikâyetçi olmaya başlıyoruz.
Babamın dünyasında ise böyle bir şey yoktu.”(2)
Daha sonra babasının nasıl eğlendiğini anlatırken; “Babam nasıl eğlenirdi? Babamın
her şeyi gibi eğlencesi de dindi, daha doğrusu din üzerindendi, dinle ilgiliydi. İslam,
Müslümana sadece ayin, ibadet, hukuk ve siyaset sunmaz, neşe ve eğlence de sunar; daha doğrusu uygun görmediği, yasakladığı eğlencelerin yerine, kendisinin uygun bulduğu bazı eğlenceler sunar. Babamın zevk, duyarlılık, eğlencesini, daha doğrusu tüm estetiğini dinden aldığını söylemekle yetineyim.
Bunlar nelerdi? Dini bayramlar, kandiller, Ramazan geceleri, eğlenceleri, teravihler, güzel sesli hafızların Kur’an okumaları, mevlitler, Peygamber’in ve Sahabenin hayat
hikâyelerini dinlemeler vb.”(3) diye anlatır. Aslında babasının eğlence biçimi o
yıllarda Urfa’nın eğlence şeklidir. Küçük bir dünyadır Urfa. Bu dünya, bugün dahi müzikten ötesini görememiş, yemeğin şehvetinden kendinden geçmiştir. Dünyanın hiçbir şehrinde kendini Urfa kadar türküyle ifade eden başka bir şehir olmadığı gibi, yemeğe türkü ve şarkı yakıp, kendinden geçen başka bir toplumda yoktur. Amerika’da zenciler yaptıkları caz müziğiyle ve sporla övünüp, öne çıkarken, Urfa’da müzik sektöründeki yıldız sanatçılarıyla övünüp öne çıkmaktadır.
Oysa ne zencilerin müziği sanat değeri yüksek, zarif ve ince duyuşların müziğidir ne Urfa’nın bazı türküleri… Eğer “Sahibinin sesi” plak stüdyosu Urfalıların elinde olmamış olsaydı bu denli çok müzisyen de çıkmamış olacaktı… Aslında müziğin bu şehirde bu denli köklü ve vazgeçilmez oluşunun arka planında dahi Paganist ve Hıristiyanlık dönemlerinin etkisi vardır. Pagan Roma dönemlerinde Dionysos ve
Orfeus şenlikleri düzenlenen bu şehirde; içki, müzik ve coşku vazgeçilmezdir. Dionysos’un şarap ve coşkunun tanrısı olarak eğlenceye düşkünlüğü, Orfeus’un lir çalan sesi ve Antik Yunandan kalma şölenlerin ilk bölümündeki müzik faslı bu şehrin semalarında binlerce yıl yankılanmış, o gün bugündür şehrin ruhuna işlemiştir.
Şehir, Arslan’ın tanımıyla modern öncesinde takılı kalmıştır. “Çocukluğumda Urfa çok modern-öncesiydi. Adeta Eski Ahit’ten çıkmıştı. İnsanları da biraz Eski Ahit’ten çıkmış gibiydi. Segal, yukarıda sözünü ettiğim kitapta, daha doğrusu Edessa’nın Helenistik dönemdeki birçok özelliğinin 1950’lerin Urfa’sında da varlığını hala sürdüğünü belirtir. Gerçekten de 1950’lerde şehrin iki ana caddesi vardı ve onlar Helenistik dönemin iki ana caddesiyle yaklaşık aynı akslarda, yani kuzey güney ve doğu batı doğrultularında uzanmaktaydı. Helenistik dönemin dört kapısından üçü, yani Bey Kapısı, Harran Kapısı, Samsat Kapısı 1950’lerde de aynı yerlerinde bulunuyordu. Antik dönemde her yüz yılda bir taşan ve ciddi can kaybına yol açan Karakoyun deresi benim çocukluk zamanımda da sık sık patlardı. Bu patlamalar veya Urfalıların ifadesiyle ‘Karakoyun deresinin gelmesi’ Bizans dönemindeki gibi büyük can kayıplarına yol açmazdı ama aynı korkutucu manzaraları gösterirdi.
Hatta Segal’in sözünü ettiği Çekirge istilalarından birini ben 1950’lerde bizzat yaşadım. Eski Koşu Meydanı’nda arkadaşlarımla top oynarken birden gök karardı ve milyonlarca çekirgenin ortasında kaldık. Korkumuzdan aklımıza gelen ilk şey olarak şehre doğru koşarken her tarafımıza binlerce çekirge çarpıyor ve biz ellerimizle yüzümüzü gözümüzü korumaya çalışıyorduk. Nihayet Urfalıların başına geçmişte zaman zaman musallat olan salgın hastalıkların bir kısmı, örneğin şark çıbanı, trahom 1950’lerde benim de içinde bulunduğum bazı Urfalılar üzerinde saltanatlarını devam ettiriyorlardı”(4)
Her Urfalı gibi Arslan’ın da sesi güzeldir. Urfa şehir merkezinde doğup da sesi güzel olmayan olur mu? Ben Urfalıların ses güzelliğini melezliğe bağlıyorum. Melez renkler, melez ırklar, melez sesler hep güzeldir. Aristokrasi veya soyluluk denilen şey melezleri kırma görse de, gerçekte melezler hem ruh olarak zengin, hem zihin ve ufuk olarak özgür hem de fizik olarak güzeldirler. Medeniyetler tek kimlikli şehirlerde doğmaz, çok kimlikli melez şehirlerde doğarlar. İstanbul’un güzel olmasının nedeni işte bu melezliktir.
Urfa’nın bir taşra şehri olarak hep ilgi çekmesi, medeniyetlere beşiklik etmesi bu
melezliktendir. İbrahim Tatlıses’in yedi kıta dört iklimde sevilip dinlenmesi sesinin melez olmasından dolayıdır. Ortadoğu’da karşılığı vardır sesinin, Avrupa’da da… Urfalıların seslerini oluşturan büyü, hançerelerini oluşturan melezliktir.
Arslan çocukluğunu anlatırken sesi ile ilgili bir anekdota yer verir:
“İlkokula başladıktan kısa bir süre sonra kendi çapımda ünlü olmuştum. Özellikle de sesimden ötürü. Öğretmenler, özellikle kadın öğretmenler odalarına çağırtıp bana şarkı söyletiyorlardı. Ama öyle çocuk şarkıları, okul şarkıları falan değil, bayağı büyük şarkıları. ‘Aman cânâ beni şâdet/terahhûm eyle imdâd et’ veya ‘Keklik dağlarda çağıldar/Yavrum diye diye ağlar’ gibi şarkıları.
Fakat bir gün bir öğretmenin çağrısı üzerine bir sınıfa gittiğimde başka bir manzarayla karşılaştım. Öğretmen bazı çocukları kara tahta önüne dizmiş ve benim gelmemi bekliyor. Niye? Çünkü onlara bir matematik problemini sormuş, kimse çözememiş. Çözmem için beniçağırtmış. Demek ki sadece sesimin güzelliğinden ötürü değil, bilgimin yüksekliğinden ötürü de tanınmaya başlamışım. Birinci sınıfta olduğuma göre bu, basit bir toplama çıkarma problemi olmalı, çünkü ilk sınıfta
herhalde çarpma, bölmeye henüz geçmemiş olmalıyız. Her neyse öğretmen (bir erkek
öğretmendi) beni yanına çağırdı, elime tebeşiri verdi ve tahtada yazılı problemi çözmemi istedi. Herhalde kolay bir şeydi ve hemen çözdüm. Fakat olay bitmemişti. Öğretmen tahtanın önünde ayakta duran ve suçlu suçlu bakan diğer çocukları cezalandırmak için onların yüzüne ‘tükürmemi’ istedi.
Korkmuştum: çünkü ayakta dikilen çocuklar arasında ağabeyim Mehmet de vardı. Ya öğretmen onun benim kardeşim olduğunu bilmiyordu veya tam tersine bildiği için beni çağırtmıştı. Neyse Mehmet’in yanına geldiğimde bana fısıltıyla eğer yüzüne
tükürürsem beni evde geberteceğini söyledi. Ne mi yaptım? Gerçekten bilmiyorum. Herhalde öğretmenin emrini yerine getirmemekten de korktuğum için tükürür gibi yapmış olmalıyım.”
“Urfa’da en prestijli, itibarlı adamlar kimlerdi?” diye soran Arslan, bazı örnekler
üzerinden cevap verir;“Mesela Halil Hâfız diye biri vardı. Sesinin güzelliğinin ve okuma tarzının aynayı çatlattığı söylenirdi. Halil Hâfız’ı mevlide veya sıra gecesine davet etmek, onun da daveti kabul edip gelmesi bu davette bulunan insan için büyük bir prestij kaynağıydı. Onun bizim eve de bir iki kez geldiğini, babamın ve arkadaşlarının bunu büyük bir olay olarak karşıladıklarını hatırlıyorum. Halil Hafız ile ‘İzoller’den’ ileri gelen birinin prestij karşılaştırılması muhtemelen Halil Hâfız lehine bir sonuç verirdi”(6)
Arslan aynı zamanda “Urfalılık” olgusu üzerinde ciddi tanımlamalar yapar. Örneğin şehrin davranışını verefleksini “din”in belirlediğinin altını çizer. Gerçekten Urfa’yı dindışı kavram ve kelimelerle açıklamak mümkün değildir. Şehrin ister dünyevi ister uhrevi yönü olsun gelip durduğu ve kilitlendiği yer dindir. Urfa’nın berduşunda mistik taraf olduğu gibi, mistiğinde de berduş bir taraf vardır. Şehirde fıkıhtan yani şeriattan daha çok tasavvuf ve tarikatın baskın olması bu yüzdendir. Bütün tasavvuf ekollerinde güçlü bir Melamî yön vardır. İmparatorluk edebiyatına hakimiyeti ile damgasını vuran Şair Nâbi gibi evladı resul olduğunu söyleyen bir şair dahi Melami meşreptir. Şehirde dini musiki diye okunan türkü formundaki ilahilerin melodilerinin tümü eğlence ve oyun müziklerinden uyarlanmıştır. Örneğin “Muhammedin gözleri sürmeli” ilahisinin melodisiyle insanlar zikre de kalkabilir dansa da…
Urfa’nın meşhur tasavvufçularının çoğunluğu Melami’dir. Zeki Hafız iyi bir vaizdir ama Naim Hocagibi sözünü esirgemez, hazır cevap biridir. Dede denilen gazelhanın ermiş olduğuna inanılır ama ağzından küfür eksik olmaz. Şehrin bir de Küfrevi hazretleri vardır. Hakkında küçük bir yazı çıkmıştır Harran dergisinde o kadar. Diyojen gibi gündüz fenerle adam arayan kişidir. Hac Kermo vardır deli
mi veli mi olduğu şüphelidir. Ama kerametleri hep müstehcenlikle anlatılır.
Sonra hayatı Neyzen Tevfik gibi esrar ve içkiyle geçen Urfalı Babi vardır. Bir yanıyla hazırcevap ve filozofisi güçlü ulvi bir adam, diğer yanıyla her türlü perişanlık içinde bulunmuş süflii bir müzisyen, şovmen ve şair…
Arslan’ın hatıralarında yer verdiği Buluntu Hoca!
Bir devre damgasını vurmuş âlim ve iyi bir vaiz. Kendisine “demokrasi nedir” diye
sorduklarında “benim ile bir fahişenin oyunun aynı olmasıdır” diye tanımlayan adam. Sonra “Haticem” türküsünü dinleyince kalkıp döndüğünde, bu davranışını kendine yakıştırmadıklarını söylediklerinde ise “Ben Hz.Hatice’yi anıyorum” diyerek cevap veren âlim! Urfa’da ermiş ile keşişi, deli ile veliyi, alim ile cahili ayırmak zordur. Çünkü şehrin şirazesi kaçmıştır. İç içe geçmişlikler, melezlikler sınır tanımaz, iç içe geçirir insanları, toplumları, gelenek görenek ve dini inanışları…
Urfa’da din, gerçekte paganizmden İlahî dinlere kadar iç içe geçmiştir.
İslam dediğimiz bugünkü inancın içinde Sabiilik, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve daha adını sayamayacağımız birçok inanç girmiştir. Bu iç içe geçmişlik hiçbir yerde olmadığı kadar Urfa’da mevcuttur. Arslan ise Urfa’nın bu yönünü kendi hayatından örnek vererek anlatır:
“O günün Urfa’sında toplumsal hiyerarşinin, ekonomik-politik üstünlükten çok ‘kültürel unsurlar’, değerler üzerine dayandığını, onlar tarafından şekillendirildiğini söyleyebilirim. Bu kültürel değerler içinde en önemlisi şüphesiz dindi. Dinin yanında onun ikinci önemli unsuru, galiba ‘Urfalılık’ genel başlığı altında toplanacak şeylerdi: müzik, yemek, güzel hikâye anlatıcılığı, hazırcevaplık, espri yeteneği gibi şeyler.
İnsanlar bu tür şeylere değer veriyorlar, onlarla mutlu oluyorlardı. Benim de mutlu olmak için birkaç sebebim vardı: okulda mümessildim, Urfa’da önemli bir prestij unsuru olan ‘güzel bir sesim’ vardı. Bulunduğum okuldaki diğer arkadaşlarıma göre daha kıvrak bir zekâm ve espri yeteneğim olduğu ortaya çıkmıştı. Arkadaşlarım bana o günlerde beni ne kadar zeki bulduklarını ifade eden bir ad bile takmışlardı: Makarios.”(7)
Benim çocukluğumda ise daha çok “Saco” kullanılıyordu. Urfa kadınları sevmediği,
meymenetsiz tiplere “aynı Saco’ya benzi. Çekil karşımdan” derdi. Saco Urfa’yı işgal eden Fransız komutanının adının okunuşu. Herhalde gerçek adı “Sajous” olmalıdır. Bir de olumsuz bir tip olarak Ermeni olaylarında Ermeni bir kahraman olarak görülen, bir gözü kör olduğu için Kör Sarkis diye anılan ama Urfalıların “Kör Sako” dediği bir tip vardır. Kadınlar “aynı Kör Sako’ya benzi” diye sevmediklerini aşağılarlardı…
Urfa’da 1950, 60 ve 70’lerde Büyük Doğu Dergisi’nin büyük etkisi olmuştur. Diyebilirim ki, Urfa’nın sağ kesimi sanatsal ve entelektüel anlamda besleyen en önemli yayınların başında Büyük Doğu gelir. O yıllarda Büyük Doğu’yu takip edenler vardır. Hatta bugün dönüp baktığımızda bunları “Büyük Doğucular” diye tanımlamak mümkündür. Müteahhitlik yapıp apartmanlarının adını Büyük Doğu ve Necip Fazıl koyanlar olmuştur. Bu grubun içinde Ahmet Aslan’ın da sınıf arkadaşı olan Yusuf Demirkol ilk aklıma gelenlerden. Sonra Akif İnan, Zübeyir Yetik, Nihat Armağan, M. Emin Beyazgül ve onlardan sonra gelen kuşaklar… Bugün kendini pek inançlı biri
olarak görmese de Arslan’ın yolu da Büyük Doğu ile kesişmiştir:
“Büyük kardeşim 1956’da askere gitti. 1958’de bir bavul dolusu İslami kitap ve Büyük Doğu dergisiyle Urfa’ya döndü. Onun sayesinde Necip Fazıl, Osman Serdengeçti, Cevat Rıfat Atılhan’ları keşfettim ve bir ara galiba onlardan ciddi olarak da etkilendim. Tabii bunun bir başka sonucu kardeşimle birlikte namaz, niyaza ama bu
kez daha ciddi olarak başlamam oldu.”(8)
İnsan çocukluk ve öğrencilik yıllarını unutamaz. Arslan’ın bu nehir söyleşişinde unutamadığı çocukluğunun şehri Urfa’dır. Ve Urfa’nın çocuklarının gidebileceği bir lisesi yoktur. Ancak 1946’da açılmıştır lise. Arslan’ın şansı da fakir bir aile çocuğu olarak lisede okuma imkânı bulmasıdır. “1950’li yıllarda, Urfa’nın bütününde, tüm Urfa ilinde lise eğitimini veren ‘tek bir okul’ olduğunu söylersem belki durumun ne olduğunu daha iyi kavrayabiliriz. Sekiz, on kadar dersliği olan üç katlı bu okul, bugün de hâlâ ayakta duruyor. Yakın zamanlarda onun da ancak 1946 yılında açılmış olduğunu öğrendim. Siverek, Hilvan, Bozova, Birecik vb. yerlerde ortaokulu bitiren bütün öğrenciler de bu liseye gelmek zorundaydı. Büyük bir ilden, Urfa’dan
bahsediyoruz. Böyle bir ilin merkezinde, lise eğitimini veren tek bir okul, üstelik ortaokul da bu okulun, yani aynı binanın içindeydi.”(9)
Arslan daha sonra okul hayatından örnek verirken, şehrin aynı zamanda kültürel ve sosyal hayatına parmak basarken Türkiye gerçeğiyle şehrin gerçekliğinin ilişkili olduğunu söyler:
“On bin dönüm arazisi olan bir ağanın oğluyla biz aşağı yukarı aynı şeyleri giyiyor, aynı şeyleri yiyor, aynı vasıtalara biniyor, aynı sinemalara gidiyor, aynı stadyumda aynı takımları seyrediyorduk. Urfa’da üretim alanında insanlar arasında önemli bir fark olmadığı gibi tüketim alanında da öyle ahım şahım bir fark yoktu. Türkiye’nin o zamanki üretim düşüklüğünde veya mal azlığında veya kıtlığında parası olanlar bile bizden farklı ne satın alabiliyorlardı ki?”(10)
Urfalının tipolojisini yaparken; onların neşeli olduklarını, çünkü hayatı olduğu gibi kabul ettiklerini, olandan fazla bir şey beklemediklerini söyler. Beklentilerinin çok düşük düzeyde olduğunun altını çizen Arslan, Urfalıların hayatlarından memnun olduklarını, çünkü başka bir hayatı bilmediklerini belirtir. Ayrıca derki, “bilseler bile psikolojik, sosyal psikolojik, kültürel nedenlerle büyük bir ihtimalle uzunca bir süre reddedeceklerdir, aynen Almanya’ya giden birinci kuşak işçilerimizin yaptıkları gibi. Konuya Marx’ın dikkatimizi çektiği açıdan bakalım: Hayatları üzerine dönüp onu ciddi bir soruşturma konusu yapsalar Urfalılar bundan ne elde edeceklerdir? Annem on iki çocuk doğuruyor, bunların sekizi şu veya bu nedenle ölüyor. Zavallının bunu normal, doğal görmekten başka bir çaresi var mı? En akıllıca bir yol olarak ‘çocuk doğar ve ölür’ diye düşünüyor. Çünkü bir felaketle başa çıkmanın en iyi yollarından biri onu felaket olarak görmemektir. Hiç kimse kendisine faydası olmayan bir dünya tasavvuru geliştirebilir mi?”(11)
Arslan, “Urfalıların tanrılarla kavgası olmadığını, çünkü Urfa’da tanrılar yok, tek bir tanrı var. Sonra kimsenin bu tanrıyla kavgası yok: herkes son derece barışık ona tam bir teslimiyet içinde” diye belirtiyor. Tanrılarıyla kavgası olmayan toplumlar, kendi kendileriyle kavga ederler. Özellikle de asabiyeti güçlü, Urfa gibi feodal toplumlarda insanlar birbiriyle kavga etmek için can atarlar. Bir kedi, bir köpek, bir çocuk kavgası yahut bir muhtarlık seçimindeki bir oy birçok kişinin ölmesine yahut yıllarca süren kan davalarının başlamasına neden olur. Ve bu yazının başında söylediğimiz, “insanlar yaşamak için öldürür, ölmek için yaşar.”
Burada Urfa’nın tanrıyla kavgasının olmaması aynı zamanda onun düşüncesinin eksikliğini ve felsefesinin olmadığını gösterir. Çünkü tanrıyla hesaplaşmak için soru sormak gerekir. Oysa soru sormasını bilmez. Bu yüzden felsefe yoktur inanç vardır, teslimiyet vardır. Ama aynı zamanda en az tanrı kadar güçlü ve tapınılan bir asabiyet ve aristokrasi vardır. Bu asabiyet İbni Haldun’un dediği gibi şehrin kurucu iradesi olduğu gibi yıkıcı iradesidir de… Ayrıca asabiyetin güçlü olduğu yerde İbn Haldûn, gazap ve şehvetin güçlü olduğunu söyler. Gazap ve şehvet şehrin varoluş ruhudur. Ölüm ve eğlenceyi bu denli kanıksamış şehri başka nasıl açıklayabiliriz.
Sonuç olarak, Ahmet Aslan’ın “Bir Ömür Düşünmek” kitabı özelinde yazarın hayatını
anlatmaktadır ama genel anlamda bir şehir monografisidir. Özellikle Urfa’yı anlattığı
bölümler bir şehrin bilinçaltını, ruhunu keşfetmek isteyenler için eşsiz bir kaynaktır.
Mehmet Kurtoğlu Yazar-Şair Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayınlar Müdürü
kurtoglu.mehmet63@gmail.com


