SGK AÇIK VERMEDİ DİYORLAR…

SAKIN INANMAYIN!

Bir zamanlar da IMF’ye borç vermiştik. Olay tam da buna benziyor. IMF’ye yapılan o ödemenin borç vermek değil sermaye artırımına katılmakla ilgili bir yükümlülük gereği olduğunu bir avuç insan çok sonra anlamıştık. Anadolu kahvelerinde ve izbe cehalet mahfillerinde aynı muhabbet Battal Gazi destanı tadında halen sürüp gidiyor.

Zaten IMF devletlerden borç alan bir kurum değil.
Zaten Türkiye boğazına kadar borçlu bir ülke, kendi borç verecek durumda değil. İki yüz yirmi yıl kadar önce Rus savaşına girmek için borç aradığı günlerden bu yana..

 Hiçbir zaman da olmadı. 

Tam tersine, tarihi boyunca ve halen de çığ gibi büyüyen miktarlarda borçları nedeniyle içeride ve dışarıda faiz öder. Yani “kelin merhemi olsa” meselesidir bu. Önce kendi başına sür derler adama.

Dönelim “SGK kâr etti” ya da “ilk kez bu yıl açık vermedi” mucizesine.

Çalışan-emekli oranı arasında öteden beri fahiş bir dengesizlik var bu ülkede. Aşağı yukarı 1,7 çalışan bir emekliyi güya finanse ediyor bugün. Bu oran otuz sene önce 1 e 4 civarındaydı. Önümüzdeki yıllarda 1 e 1 olunca çocuklarımız görür gümbürtüyü.

Aynı oran çoğu ülkede 1 e 7 seviyelerine kadar çıkıyor. O ülkelerde vergi kaçakçılığı ile birlikte prim kaçakçılığı milli bir görev değil üstelik. Üstelik özel sektör çalışanlarının çok ciddi bir kısmı asgari ücretle geçiniyor bizde, onlardan çok daha fazlası ise düşük ücretle çalışıyormuş gibi gösteriliyor. Yersen.

Futbol sektöründe oyuncu ve antrenör maaşlarına bir bakın isterseniz, anlı şanlı CEO’LARIN maaşlarına da şöyle bir göz atın. Çift maaş alanların ikinci maaşlarının vergilerinin de devlet tarafından ödendiği gerçeğini de bakarken aklımızda tutun isterseniz.

Genel hal ve yapı böyle iken ve bu yara Türkiye’nin en derin yaralarından biri iken nasıl olur da SGK açık vermez? Ya da zaten bizzat kendisi de devasa açık veren delşködeşik iğneli beşik devlet bütçesinden SGK desteği nasıl gereksiz hale gelir?

Araştırınca karşımıza mucize yerine yalancı Bahar çıkıyor,  ‘tek seferlik gelirleri” sürekli sanan çiğ bir pişkinlik sayesinde. Başarılı becerikli her siyasetçi aynı zamanda  usta bir illüzyonist olmalı. Allah için bizde daima en alası var, ama sarı kafa seviyesine ulaşan çıkmadı daha. Artık önümüzdeki maçlara pardon seçimlere bakacağız.

Şaka bir yana, meselenin esası şu:
Ülkenin finansal yapısı tıpkı ekonomisi gibi fena halde hastadır. Son 20 senede çözülemez bir maraz haline gelmiştir. Kamu kesimi finansman açığı tırmanmaktadır, dış ticaret açığımız ve dolayısıyla cari açığımız artık kapatılır halde değildir. Ve bu iki temel nedenle enflasyon belasıyla on yıllardır hem de çok partili mukaddes demokrasimize geçişimizden beri baş edemiyoruz.

Ülkemizin ağza alınmayan ama bizi içten içe çökerten temel sorunlarından biri budur.

Nedir o sorun tam olarak, derseniz..
Devleti ile milleti ile kazandığından daima fazlasını harcayan, ürettiğinden daha fazlasını hak ettiğine inanan toplum, onun sandıksal demokrasisi gayet istikrarlı bir şekilde ölümcül bir popülizmi besliyor. O da resmen ve hilleyle canımıza okuyor.

Mirasyedi bir “ana-oğul” ile karşı karşıyayız. Ağlaşarak vur patlasın çal oynasın onlarla birlikte aman aman diye bağıra çağıra, beş para etmez konularda birbirğmiziöadıtıp inciterek ve arada göbek atarak dans ediyoruz.

Açıkçası, uzun yıllardan beri gelecek nesillere  bırakacağımız borcu hepimiz canla başla ve tam bir sorumsuzlukla arttırmaya çalışıyoruz.

Biz de fazilet budur, yerseniz.

Bizim sakallı Macar çok sarhoşken demişti: Milletiniz tabii ki neciptir ama yarattığı sonuç son derede acayiptir.

Emeklilik sistemi de bu acayiplikten nasibini fazlasıyla alır, deyip başlıktaki konuya dönelim: SGK açığı sıfırlandı mı gerçekten?

Bırakınız devlet desteğine artık ihtiyaç olmamasını, bu desteğin her yıl arttığı ve giderek daha artacağı gün gibi aşikâr. Hem de emeklilerin durumu başka hiçbir halde aklımıza gelmeyen insanlık onuru ile bağdaşmazken.

Yazık ki gerçeğimiz bu: Hayaller New York, gerçeğimiz yalan ve viran şehir.

Tıpkı IMF’ye borç verme örneğinde olduğu gibi, SGK acı gerçeğinin üzerine altın harflerle yazılan tatlı bahar hikayesi, görelim bakalım nasıl yaratılmış:

Vergi ve prim aflarından gelen yapılandırma gelirleri (7440 sayılı kanun ve türevleri) normal prim gelirleri gibi bütçeye dahil edilmiş, elbette bütçeye dahil edilecek bahşiş değil ki cebe konulsun. Ama geçmiş yılların tahsili edilememiş gelirleri bunlar, yani tek seferlik gelirler.  Yıllardır tahsil edilemeyen “ölü alacaklar” bir anda kasaya girince onu ‘o yılın geliri’ olarak görmek yanlış ama işimize geliyorsa doğru sayılır.

Normal bir yılda prim tahsilat artışı enflasyon civarında seyrederken, yapılandırma yıllarında bu kalemdeki artış oranı bir önceki yıla göre %120’leri bulabiliyor.

Yani bu durum sistemin dengelenmesi  ile tamamen alakasız, çünkü birikmiş alacakların tek seferlik bir “af şerbetiyle” yani cömert bir seçmen rüşvetiyle tahsilinden kaynaklanıyor.

Eğer toplam prim gelirleri içinde payı normalde %2 olan bu “geçmiş dönem tahsilatı” kaleminin, yapılandırma ile %10-12seviyelerine fırladığını görürseniz, o meşhur “denk bütçenin” sadece balon olduğunu anlarsınız. Rahmetli Erbakan Hocanın lafını etmeyi çok sevdiği ‘denk bütçe’ gibi.

Sosyal güvenlik sisteminin dengeli olması için gereken ideal oran 1 e 2 elbette değil, Bizim yakın tarihimizde ise bu oran hiçbir zaman 1 e 7 gibi bir seviyeye yaklaşmadı, otuz veya kırk yıl kadar önce 1 e 4 iken, işsize duyarsız, emekliye cimri ve yandaşlarına ise savurganlık derecesinde eli açık  iktidarlarımız sayesinde  sürekli düştü, bugün 1,7 seviyesine kadar geriledi.

Sonuç: Kusursuz bir  “aktüeryal iflas” noktasına geldi..

İki kişinin bile bir emekliyi taşıyamadığı bir sistemde “açık yok” demek, yerçekimine meydan okumaktır.

Son söz:
Hayallerimize inanmak gerçeklerimizi karartıyor, dostlar. Her şeyi gözü dönmüş bir arsızlıkla rezil edip sonra mağfiret merhamet ve kurtarıcı bekliyoruz.

Kağıttan kaplanlardan kahramanlar yaratıyoruz,
Necip bir acayiplik.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir