Çok ama çok eskiden, horozun güneş doğarken öttüğünü gören insancıklar güneşi her sabah horozun yeniden doğurduğuna inanırlarmış. Bunun gerçek olduğuna inanan sürüyle horoz da varmış. Şaşılacak bir şey yok. Zaten, her sabah yeniden güneş doğurduğuna inanan horoza veya dünya durdukça var olacak başka bir şeylerin kendi eseri olduğunu söyleyen her türden anguta inanmanın da tarihidir, bizim sözüm ona uygarlık tarihimiz.
Her aptal kendi açıkgözünü yaratırmış; şeyh uçmaz, müridi uçururmuş. O hesap işte. Dediklerine inanan onca insancık her zaman hazır ise yüzlerce çeşit angutun kendinde keramet bulması olağan, hatta doğaldır.
Angut dediysem siz her alanda her çeşitten insan veya insancık anlayın. Gelin, her sabah güneşi doğurduğunu sananlara daha yakından bakalım. Horoz ötüyor, güneş doğuyor. Güneş
doğarken horoz ötüyor. Demek ki, ötme ile güneşin doğması arasında bir ilişki var. Üstelik yüz yıllardır tekrarlanan herkesin gözü ile gördüğü sağlam bir ilişki bu. Öten horozsa doğuran da horoz olmalı. Komik görünüyor değil mi?
Bu saf ve duru haliyle, horoz ötüşü ile güneşin doğması arasındaki
ilişkinin (buna istatistikte korelasyon deniyor) bir sebep sonuç ilişkisi olmadığını görmek kolaydır, mantıktan nasiplenmiş olmak bile gerekmez sanırım. Ama biraz daha karmaşık hallerde benzer
ilişkileri, sebep ve sonuç ilişkisi diye kabul etmekten kendimizi alamayız. Mesela, bir bölgede yağ satışlarının veya tüketiminin artışı ile boşanma oranlarının aynı dönemde yükseldiğini
sayısal olarak saptayan bir araştırmacının bu veriden kesin bir sebep sonuç ilişkisi çıkarmasında durum aynen böyledir. Kalp krizlerinden kolesterolü sorumlu tutan yirmi yıl önceki
yığınla araştırmanın benzer bir hataya düştüğünü bugün artık biliyoruz. Bu tür örnekler en ciddi araştırmacılarım bile baş belasıdır. Nedensellik bağı dediğimiz, neyin gerçekte neye yol açtığı, yani bir sonucun hangı neden veya nedenlerle ortaya çıktığı meselesi doğru düşünme sürecinin en çapraşık meselesidir.
Doğru düşünmenin altın kurallarından biri olan ‘Association (correlation) does not mean causation,’ denen şey tam da budur. Yani aynı zamanda gerçekleşen veya ortaya çoktan iki olgu arasında
sebep sonuç ilişkisi (illiyet bağı) bulunması sadece bir ihtimaldir, zinhar kesinlik değildir. Papazınyağmur duası ile yağmurun aşağı yukarı aynı zamanda yağmasına bakıp duanın gökler
katında kabul edildiğini, bu nedenle yağmura sebep olduğunu, öyleyse papazın dininin hak din olduğunu sananlara söylenecek şey herhalde hak din tartışmasına girmek değildir. Böyle gözlemlerden bu tür sonuçlar çıkarmanın fahiş ve ne yazık ki yaygın bir düşünme hatasını açıklamaktır. O dinden olan birine bunu kanıtlamanın ise elbette olanağı yoktur. Sadece zevklerle renkler değil, inançlar da bilinçle yapmadığımız tercihleridir, onların sorgulanmasından hoşlanmayız.
Çoğu zaman, duadan hemen önce toplanmakta olan bulutların duaya çıkılmasına sebep olduğunu düşünmek daha akla yatkındır ki bu sonuç dahi kuşkuyla incelenmelidir. Kesin bilgi sayılması bir dizi kanıtla desteklenmeyi gerektirir.
Sözü bakın nereye getireceğim: Batılı çocukların daha liseye geçerken öğrenip hazmettiği bu sağlam mantık kuralının iyice
öğrenilip düşünme sürecine sindirilmesi bir yana, bizde üniversite düzeyinde bile sezilmesi bile çok nadirdir. O bilgi ve sezgi ile
taçlanmış olanların başları dertten kurtulmaz. Kimine aykırı, kimine uyumsuz, bozguncu, bölücü, hatta hain görünürler. Oysa mesele neden sonuç ilişkilerini doğru kurmak, her muhtemelen kesin gerçek olmadığını kabul edebilmektir, emin olamadığımız zamanlarda henüz bilmiyorum diyebilmek. Tarih boyunca, böyle esnek kişilerin ateşe atıldığı, derilerinin yüzüldüğü, boynunun vurulduğu, ücra kalelere sürüldüğü, bazen de tekfir edilip dışlandığı sıklıkla görülmüştür.
Bu konuyu konuşurken aklıma gelen bağlantılı bir şey daha var.
Eski Yunanlılar günlerce oturup bir atın ağzında kaç diş olduğunu tartışırlarmış. Gidip atın ağzına bakmak yerine, doğru sonuca tartışarak ulaşabileceklerine inanırlarmış. Bu da bana ilginç bir şey anımsattı. Bertrand Russell bilgiyi deney ve gözlemle, doğru nedensellikler kurarak üretip edinmenin çok eskilere gitmediğini, aşağı yukarı yüz yıllık bir geçmişi olduğunu söylerken
bir de çarpıcı örnek verir; Aristo’nun kadınların dişlerinin erkeklerinkinden iki adet eksik olduğunu yazdığını anlatır, bunu test etmek için karılarından birinin bile (iki karısı varmış sanırım)
ağzına bakma zahmetine girmediğini, sırf o yazdığı için bu yanlış inanışın yüz yıllarca kesin bilgi olarak sürdüğünü söyler.
Eski Yunanlıların at için öyle yapmalarını yadırgamak bence ayıp olur. Yurdum insanı ve dünyanın her yerindeki iletişim çağının aydınlanmış kitleleri her gün yığınla yalanı doğru sayarak, yanlış sebep sonuç ilişkileri kurarak çok daha beterini yapıyor. Bu yüzden düşmanlıklar besleniyor, insanlar birbirini öldürüyor. Dahası, yaptığı ve yapmadığı bir sürü eylemle ağır ağır kendi soyunu ve gezegenini yok ediyor insan oğlu. Kendi öttüğü için güneşin doğduğunu sanan kibre kapılmış horoz gibi, kendinde küçük dağları yaratma gücü bulanlara, kutsallık taslayanlara ve onlara saf saf inananlara girmeyeyim şimdi.
İşin özüne gelince..
Bu satırları yazan gariban da dahil olmak üzere.. İnsan çok sınırlı bir yaratıktır. Ancak her şeyi bildiğini sanır, her şeye de hakkı olduğuna inanır.
Savaşla çok alakası yok mu tüm bunların?
Doğru düşünebileni savaşa göndermek zordur. Umut var işte yine de.
Zifiri karanlığa kundaklamışlar bizi
Dağ ardında bir katre mum ışığı
Beri yanda ibiksiz horozun aşığı
Nasıl sürülür ki hakikatin izi.
25 Ocak 2018


