Paradigma ve Bilişsel Çelişki

Görmeye  hazır veya yatkın olmadığımız şeyleri görmemiz çaba ister, biraz da gelişmiş bir bilinç düzeyi gerektirir. Bakmak ve görmek. Algılamanın ilk aşamaları. Kendimizi oluşturma sürecinin ilk adımları.
Peki nasıl bakarız biz? Neyi gördüğümüz nasıl baktığımıza bağlı ise bu mesele gayet önemli.

Okumayı sürdürmek yerine, burada durup lütfen Puşkin’i anımsayalım. Güzel hikayedir :

Edipler arasında en meşhur düellocumuz Alexandre Puşkin’dir. Modern Rus edebiyatının kurucusu sayılan Puşkin, yazdıkları nedeniyle (özgürlükçü-eleştirel şiirler) Çar I. Alexandre tarafından Kafkasya’ya sürülür, Moskova’ya ancak 4 yıl sonra geri dönebilir. Yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalyaya âşık olur. İlk teklifinde reddedilen Puşkin’in ikinci teklifini Natalya kabul eder. Evlenirler.

Güzel ve alımlı bir kadındır, erkekler etrafında pervanedir. Derken, Puşkin’e isimsiz mektuplar gelmeye başlar. Bunlardan birinde, George Charles Dhantes isimli Fransız asıllı bir Rus subayının yazarın eşine kur yapıldığı yazar. Bu subay, Çar’ın muhafız alayında görevlidir, Fransız İhtilali’nden kaçan bir ailenin çocuğudur.

Puşkin, o dönemlerin anlayışına gayet uygun olarak, onurlu her insan gibi davranır ve Dhantes’i düelloya davet eder. 27 Ocak 1837’de Petersburg’da Kara Dere’nin bir köşesinde yapılan düelloda Puşkin’in şahidi Danzos’tur. Düello biter. Dhantes omuzundan, Puşkin karnından yaralanmıştır, o esnada herhalde rakibine “bravo” diye bağırır. Asillere yakışan bir soğukkanlılıkla iki gün can çekişir.

Gözlerini son kez 29 Ocak’ta açar ve eşine:
“Kendini unutturmaya çalış, git taşrada yaşa… 2 yıl boyunca yas tut, sonra da uygun bir erkekle evlen. Sonunda ‘nefes almakta zorlanıyorum… Bu şey beni eziyor.” der ve daha 38 yaşındayken ölür. Halk evine akın eder ve ölümünden hükûmeti suçlar. Çar ayaklanma çıkar korkusuyla yazarın naaşını gizlice kiliseden aldırıp köyüne gömülmesini emreder. Öyle de yapılır.

Bu acıklı hikaye, çoğumuza bugün aptalca gelir. Ortada sağlam ve geçerli bir neden yokken ölümü neden göze alır ki Puşkin gibi bir insan? Eski zamanlar böyleydi, deyip geçemezsiniz. Eskiler neden böyleydi,diye sormamız da gerek. Buradaki meselemiz, sadece bakma biçimleri değil, aynı zamanda yaşama ve düşünme biçimleri. Öyleyse yine aynı soruya odaklanalım: Gerçekten nasıl bakarız biz bir konuya? Bakış açımızı nasıl belirler, olgulara olaylara düşüncelere tepkimizi nasıl kararlaştırırız?

Gerçekten biz mi karar veririz?
Biz dediğimiz varlığın bilinç dışı ve bilinç ötesi olarak adlandırılan karanlık dehlizlerine dalmadan söyleyelim: Bir nesneye, fikre veya davranışa nasıl ve nereden bakacağımızı, onunla ilgili düşünüş ve davranış tarzımızı, sandığımızın aksine çoğunlukla biz seçmeyiz, seçemeyiz.

Bizi Paradigma Belirler
Peki nedir paradigma? Yazı bu kavrama odaklanıyor, onunla ilgili konuları aşama aşama ele alıp inceliyor. Paradigma kavramını, bu aşamada ‘bakış açısı’ diye anlayın. Doğumdan itibaren uzunca bir süre hepimizin düşünme ve davranış tarzımızı belirlemek anlamında bakış açısı paradigma kavramı için bu aşamada geçerli bir niteleme sayılır.

Bakış açımızı doğuştan itibaren çevremizden alırız. Kimi insanlar, o bakış açısını sorgulamaya hayatları boyunca gerek duymaz. Mesela, et yemeyi haram sayan bir dinin egemen olduğu toplumda doğup büyümüş kişinin aklına bunu sorgulamak pek gelmez, sorgulasa da fark etmez. Neden? Oralarda çoğunlukla et yenmez çünkü. Çoğunluğu taklit etmek insana daha kolay ve doğru gelir. Üstelik bu normaldir. Normal olan ise sorgulanmaz. O kadar.

Önce şunu anımsayın: İnsan taklit eden bir hayvandır. Ardından yukarıdaki acıklı hikayeyi: Puşkin de düelloyu sorgulamadı. Çünkü o da toplumda geçerli geleneğin bir parçası olarak yetiştirildi, genç yaşında boşuna ölmeyi asil bir davranış olarak benimseyip içselleştirdi. Çünkü her asil öyle yapıyordu. Normaldi, öyle ise doğruydu.

Bakış açımızı sorgulamak yerine etrafımızdakileri taklit etmek, bu örneklerdeki gibi her zaman gelenekten, dinden, ahlaktan kaynaklanmaz; dinsel nedenlerle et yenmeyen toplumda, mesela bir ateist de et yemez, en azından ilk denemesinde epeyce zorlanır. Tavşan veya domuz etini veya kabuklu deniz ürünlerini yemeyi haram sayan bir inancın egemen olduğu toplumlarda da benzer durumlar geçerli, yani normaldir.

Mesele şu ki doğduğumuz çevredeki her şey bize sorgulama gücümüz olmadığı sürece normal ve doğru gelir. Bakış açımızı da hemen her zaman toplumdaki normaller seti belirler. Onun dışındaki veya ona aykırı bir tutum, hatta giyim şekli bile bize yaban değilse de yabancı gelir. Onları kabullenmekte zorlanırız, alışılmamışa direniriz. Neden?

Puşkin örneğine dönelim. Yazar o mektuplara karşı sessiz kalsa, çok büyük bir ihtimalle korkaklıkla damgalanırdı, o nedenle onuru kırılmış hissederdi. Böylesi duygularla yaşamaktansa ölmeyi göze almak o dönemde çok daha normaldi. O kadar.

Paradigma Nasıl Belirlenir?
Bakış açılarımızı yani düşünce ve davranış kalıplarımızı paradigma belirliyor, tamam. Bir de, paradigma toplumla ilgili. Bu da gayet aşikar  görünüyor Peki, nasıl oluşur paradigmalar, nasıl değişir? Bu sorular, paradigma evrenine girmek, yığınla etkenden ve karmaşık bir mekanizmadan söz etmek gibi zevkli bir yolculuğa  çıkarır bizi.

Keşif yolculuğuna o etkenlerin doğum öncesinde içimize kodlanmış biyolojik diyebileceğimiz kaynaklarını bir yana bırakmakla başlasak iyi olacak. Doğumdan sonrasına bakınca, yine ‘çevre’ demek zorundayız. Çevre deyince sadece fiziksel çevre anlaşılırsa daha kapsayıcı başka bir sözcük var: İçinde yer aldığımız ekosistem. O çok boyutlu ekosistemin küçücük bir parçasında doğar, toplumun irice bir atomu diyebileceğimiz aile içinde beslenir, büyürüz. Paradigmanın oluşumuna aile ocağından bakarak anlamaya başlamak gayet mantıklı görünüyor.

Zaten son araştırmalar, bireyin gelişiminde genetik faktörlerden ziyade ailenin ve sosyal çevrenin etkisi olduğunu gösteriyor. Bu bulgu geçerli olduğu ölçüde çocuklukta parça parça edinilen bakma ve görme biçimlerinin insan gelişimindeki önemi de artırıyor.

Çevre ve aile dediğimizde aklımıza elbette yeniden toplum ve onunla birlikte kültür geliyor olmalı. Kültür ise insanın soyut ve somut olarak ürettiği başta gelenekler, görenekler, yaşama biçimleri ve ardından düşünceler olmak üzere her şeyi kapsıyor.

Görüyoruz ki paradigma evreni tek unsurdan ibaret değil, alabildiğine çok katmanlı, hemen algılanıp kavranabilir basitlikte değil. Tam tersine uçsuz bucaksız genişlikte çok unsurlu bir evren bu. Uzaydan dünyaya veya dünyadan uzaya bakmak ve baktığımızı algılamak nasıl salt çıplak gözle mümkün değilse, o evreni anlamak da çok kolay değil. Bize mercek gerek. Hem mikroskobun, hem teleskobun içindeki merceklerden.

Ne var ki, kendimizi, düşünüş biçimlerimizi mercek altına  almak pek de bildiğimiz bir şey değil. Mesele burada düğümleniyor işte. Düşümü çözmek için kuşlara baksak mı?

Kafeste doğmuş kuşlar uçmayı herhalde bir sapma veya sapkınlık sayarlar, onlardan gelen nesiller ise ister istemez uçmakta az veya çok zorlanırlar. Peki, her kişinin çok büyük ölçüde çevresinin ürünü olduğunu ileri sürmek hatalı olabilir mi? Kafeste de doğsa, kanadı uçmaya zorlamaz mı kuşu? Onun uçmak gibi kolayına değişmez bir fıtratı olsa da, kafesin yani bir anlamda kollektif veya toplumsal bilincin, bir bakıma katı paradigmaların kimi durumlarda fıtrata hükmetme gücü yok mudur acaba?

Deve dişi gibi sorular bunlar. Paradigma üstüne konuşacaksak önce bize dört başı sağlam bir tanım gerekir. Bu satırlar arasında böyle diyorsanız, haklı olabilirsiniz. Ama tanımlar hep sınırlar bizi, üstelik hazır tanımlar keşif keyfini de bozar. Öyle ise sınırları keskin bir tanımı ertelemek bu aşamada daha doğru görünüyor.

Kavramı tanımak, ardından tanımlamak daha güzel olacak. O zaman, paradigma evrenini örneklerle olgularla hayatımızdaki varlık halleri ile görmeye hissetmeye çalışalım. Bir gezgin gibi gezerken görelim. 

İstiridye ve Istakoz: Kabuk değişimi
Eskiler ‘teşbihte hata olmaz’ derler. Benzetmede hata veya kusur varsa hoş görülsün, ama paradigmalar bir yönü ile istiridye kabuğuna benzerler. Hem içindeki varlığı korurlar, hem de sınırlarlar. Her istiridye zamanla büyür, kabuğa rağmen serpilir. Çoğu on yıla kadar yaşar, onların bir bölümü muhteşem inciler de üretir. İstiridye kabuğu gibi dar ve sert bir kalıp bu aşamada size ufkumuzu daraltıcı gelebilir, ama paradigmanın koruyucu yanını ortaya koyması açısından o kalıp çok işe yarar. Gerçekten de kabuksuz kalınca istiridye kendini koruyamaz, hayatını bildiğimiz haliyle sürdüremez. Bu arada, istiridyeler hakkında size de gayet ilginç geleceğini umduğum bir bilgiyi, konumuzla pek ilgisi olmasa da geçerken paylaşmak isterim: İstiridyeler suyu mükemmel bir şekilde filtreleyen hayvanlardır. Birçok şirket tarafından suların temizlenmesi için kullanılan istiridyelerin her biri günde 200 litre su filtreleyip temizleyebiliyor. Bu sayede sudaki oksijen miktarı artıyor, canlı yaşamı için daha uygun hale geliyor.

Bir de ona çok benzeyen ıstakoz var. O da kabuklu hayvanlardan. Narindir, yumuşaktır. Kendi kabuğu içinde yaşar. Kabuk serttir, ıstakozlarla birlikte büyüyüp genişlemez. Öyleyse, ıstakoz nasıl büyür? Dış dünya ile iç dünya her bireyin arasında sıkça ezildiği çelişkiler yaratır. Benzer bir çelişki, ıstakozda aşırı derecede ve çok erken somutlaşır. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmanın alemi yoktur, ıstakoz kabuksuz kalıp yem olmak tehlikesini göze alamaz. Aslında çevresini saran kabuktan istese de pek kurtulamaz. Tek çare, hem korunup hem büyümenin yolunu bulmaktır.

Bunun için hayvan, büyüme aşamasına geldiğinde kuytu bir kaya parçasının altına gider. Avcı balıklaklara yem olmadan, eski kabuğunu çıkartıp orada atar, kendine yeni bir kabuk üretir. O kabuk da ona zamanla dar gelecektir. Bu kez belki başka bir kayanın koruyuculuğunda yeni bir kabuk daha üretir kendine. Zaman içerisinde, bunu birçok kez tekrarlar. Onun kabuk değiştirmesinin tetikleyici unsuru, dar kabuğundan duyduğu rahatsızlıktır. O rahatsızlığı duymasa, büyüyemeyecektir belki.

Yazarken merak ediyorum? Kabuğunu kırmayan ıstakoz var mıdır acaba? Büyük ihtimalle vardır. Peki, kabuğunu kırmadan büyüyüp gelişen ıstakoz olur mu? Sanırım mümkün değil.

Dikkatli okuyucu nereye vardığımızı anlamak üzeredir: Istakoz için kabuk neyse, bizim için daha doğrusu bizim için paradigma odur. Bizi korur, hatta besler. Bir zaman sonra, çoğumuza dar gelir, gelişmemizi büyümemizi sınırlar, zorlaştırır. Hayatımızın bir evresinde çoğumuz paradigmamızı gözden geçirmek noktasına ulaşırız.

Ne var ki, paradigmaları ıstakoz kabukları gibi, gözümüzdeki gözlükler gibi çıkarıp atmamız imkansızdır. Değişim bir süreçtir. Aşamaları olan bir süreç. Belirli bir aşamada ve büyük bir olasılıkla ergenlikle birlikte çoğumuz paradigma değişimini bir süreç olarak algılamasak bile  pek farkında olmadan yaşamaya başlarız. Biliyoruz ki, paradigmalar kabuk gibi ne somuttur, ne de yalınkat. Üstelik onu içselleştirmiş olmamız da doğaldır. Bu nedenlerle, paradigma değişimi, gözlemlenecek bir hızla gerçekleşmez. Ama tekrarda yarar var: paradigma da tıpkı o kabuklar gibi hem korur, hem sınırlar bizi. Hem de genellikle değişim halindedir. O değişimi yakından görmek üzere, bir adaya gidiyoruz şimdi.

100. Maymun Etkisini Duymuş muydunuz?
1952’de Koshima Adası’nda bilim insanlar maymunların beslenmesi için kumların içine tatlı patates bırakıyorlar. Bu adanın maymunları da tatlı patatesin tadından hoşlanıyor ama yiyeceklerinin kumlu olması hoşlarına gitmiyor. Ama can boğazdan gelir diyerek kumlu da olsa tatlı patatesleri yemeye devam ediyorlar.

Bir gün, on sekiz aylık Imo isimli dişi maymun bu soruna bir çözüm buluyor, Imo, tatlı patatesleri en yakın su birikintisinde yıkayarak yemeyi akıl ediyor. Bu buluşunu annesine öğretiyor, onun arkadaşları da patateslerini yıkayarak yemeyi öğrenip kendi annelerine öğretiyorlar. Derken, bu yeni davranış biçimi bilim insanlarının gözleri önünde, yavaş yavaş maymunlar arasında yayılıyor. 1952 ve 1958 yılları arasında genç maymunlar, beslenmelerini daha zevkli hale getirmek için, kumlu tatlı patateslerini yıkamayı öğreniyorlar.

Yeniliklere açık olmayan, çocuklar ve gençlerden de öğrenilebileceğini düşünmeyen, kendi bildiklerini tekrar eden yetişkin maymunlar ise kumlu patates yemeye devam ediyor. 1958’in sonbaharında çok şaşırticı bir şey oluyor. Koshima maymunlarının bir kısmı (diyelim ki 99 maymun) artık patateslerini suda yıkayarak yemeyi öğrenmiş oluyor. Bir sabah, gün doğarken yüzüncü maymun da patateslerini yıkayanlar arasına katılıyor. işte o an her şey değişiyor. Aynı günün akşami, adadaki hemen hemen tüm maymunlar, patateslerini yemeden önce yıkamaya başlıyor. Yüzüncü maymunun ilave enerjisi her nedense devrim yaratıyor!

Ama hikâye burada bitmedi.
Bilim insanlarını şaşırtan asıl sürpriz, bu adayla doğrudan bir ilişkileri olmadığı halde, diğer adalardaki maymun kolonilerinin de ayni anda patateslerini yıkamaya başlamaları… Yeni bir düşünce ve davranış tarzı, toplumları oluşturan fertlerin belirli bir oranı tarafından benimsendiğinde, bu yenilik, mesafenin önemi olmaksızin zihinden zihne aktarılabiliyor.
ilgipsikoloji.com
instagram.com/ilgipdem

Paradigma Nedir?
Benzetmelerin gücüne diyecek yok ama hakikate sadakatleri bir yere kadar. Neden? Çünkü her
 benzetme soyutlamadır, bu yüzden herhangi bir gerçeği tam olarak yani tüm ayrıntıları ile ifade eden tek bir benzetme bulmak mümkün değildir. Her teşbih, her model ve elbette bütün genellemeler gibi az veya çok kusurludur. Betimlemeye çalıştığı olguyu tüm yönleri ile tam yansıtamaz. Amacı aştığı hatta saptırdığı durumlar da olur. Bu nedenle, benzetmeyle yetinmek olmaz; kavramın kapsamını ana çizgilerle ortaya koyan bir tanım bu aşamada yolumuzu daha iyi aydınlatır.

Paradigmanın tanımına, ‘kalıplaşmış düşünceleri, geleneği ve kültürü içeren ama bunları da aşan bir kavram,’ diye başlamak uygun olsa gerek, dedikten sonra hemen eklemeliyim: Eski Yunandan beri paradigma farklı şekillerde kullanılmış. Kavram da içerdiği anlamla birlikte zamanla evrilmiş. Bildiğimiz ilk haliyle, iki şeyi yan yana koyup göstermek anlamına geliyormuş. Sonraları kalıp, model ve örnek anlamında da kullanılmış. Son elli yıldır ise en geniş değerler sistemini ve buna bağlı olarak bir olguya hatta bir meslek alanına genel bakış ve yaklaşım biçimini, aynı zamanda bu biçimin dayandığı yerleşik kabulleri belirtmek için iki farklı anlamda ama yan yana kullanılıyor. Kullanım alanı bu kadar geniş ve içeriğinde bu kadar çok unsur olunca, uçsuz bucaksız bu evreni hemen kavramanın zorluğuna şaşmamak gerek.

Ama kolayı var: Az önceki tanımda yer alan unsurlara biraz daha yakından bakalım. Yerleşik kabuller derken ne demek istiyoruz? Bu kavramın esaslı unsurlarından biri, sorgulanmadan edinilmiş şartlanma ile benimsenmiş olanlar mıdır? Kafes, kabuk gibi doğanın koyduğu sınırlardan ibaret midir? Bu ve benzeri soruları ‘sorgulanmış olsun olmasın, belirli bir alana veya genel olarak var oluşumuza ve dünya görüşümüze kaynaklık eden genel kabullerin bütünü,’ paradigmayı oluşturan unsurlardır, diye yanıtlamak bize gayet doğru
görünüyor. Bu son nokta, paradigmayı ön yargıdan ayırıyor. İkincisi çok daha dar bir kavram. Onun gibi onlarca kavramı daha kapsıyor paradigma. Paradigmaların dayandığı tutum ve tavırlarımız çoğunlukla kendi deneyim ve gözlemlerimizin eseri değildir. Tekrarlıyorum: çoğunlukla.
Paradigmamızı oluşturan bilgi parçacıklarını, yani bütün bilişleri, içinde yaşadığımız fiziksel ve düşünsel çevreden çoğu zaman orada gördüğümüz ve duyduğumuz gibi yani AYNEN alırız. Dış dünyayı daha doğrusu dış dünyadaki bilişleri olduğu gibi kabul etmediğimiz durumlar hiç yok mudur? Vardır elbette. Yine de düşünce ve tutumlarımızı belirleyen kaynağın genelde toplum veya kültür olduğunu söyleyebiliriz. Daha geniş manada ifade etmek istersek, paradigmayı içinde yer aldığımız toplumu da içeren tüm varlıklar evreni oluşturur. Buna kısaca ve en geniş biçimiyle varlıklar ekosistemi de diyebilirsiniz. O ekosistem içerisinde paradigma oluşumu ve değişimi açısından en önemli unsur acaba hangisi peki? Hiç kuşkusuz, kendi beynimiz, belki zihnimiz ve daha genel olarak kendi varlığımız. Ama beyni en çok şekillendiren de o evren değil mi? Tabii ki öyle. Kavrama daha yakından baktıkça, paradigma evreninin alabildiğine geniş olmanın yanı sıra gayet dinamik ve akışkan olduğunu da görüyoruz. Etken ve edilgen unsurlar birbirinin içine geçiyor kimi durumlarda.
Dinamiklik meselesini burada bırakalım. Toplumun payını azımsamaktan kaçınmak için hemen Erich Fromm’u da alalım sohbete. Bakın ne diyor?

‘Bir öğreti ne kadar mantıksız olursa olsun, toplum tarafından kabul edilerek güç kazandığı zaman, milyonlarca insan kendilerini dışlanmış ve izole edilmiş hissetmektense, ona inanmayı tercih edecektir.’
Nihayet tanıma yönelik açıklamalarımızın sonuna geliyoruz. Paradigma kavramı son kırk elli yeni anlamı ile daha çok işlerlik ve yaygınlık kazanıyor. Bu ise çok büyük ölçüde Kuhn sayesinde. Kuhn ‘bilimsel devrimlerin dinamiğini’ incelerken kavramı çok boyutlu olarak ele
almış. Bugünkü anlamını en çok ona borçluyuz. Meraklısı bu konuda kapsamlı bir yazıyı blogda veya aşağıdaki bağlantıda görebilir.
http://www.posseible.com/uploads/dergi/98.pdf
Kuhn’un katkılarını özetleyen güzel bir yazı şu cümlelerle başlıyor:
’19 ve 20. yüzyıllar, felsefe ile bilimin yapısal olarak tarihte hiç olmadığı kadar birbirine yaklaştığı ve felsefenin bilimin sınırlarını, neliğini, kimliğini belirleme konusunda hiç olmadığı kadar cüretkâr olduğu dönemler olarak dikkat çeker. Temellerini birkaç yüzyıl öncesinden Kant ve Alman İdealistlerinin tartışmalarından alan bu yeni felsefe yapma biçiminin son temsilcileri, çağımıza özel olan bilim felsefesi üzerine metodolojik problemler ve yeni felsefi sorular başlatma konusunda ilk adımları atmışlardır. Onların devrim niteliğindeki yeni sorgulama biçimleri bilimin yapısını ve işleyişini anlamlandırma konusunda bu tarz problemlerle ilgilenen herkes için birer rehber niteliğindedir. Bu dönemin son büyük atılımı Thomas Kuhn’un paradigma kavramı aracılığıyla gerçekleşir. https://evrimagaci.org/thomas-kuhnun-paradigma-kavramiuzerine-bir-inceleme-490
Aynı yazıya şuradan da geçebilirsiniz: https://evrimagaci.org/thomas-kuhnun-paradigmakavrami-uzerine-bir-inceleme-490
Paradigma kavramının düşünsel dünyaya devrimsel bir bakış açısı getirdiğini, bunda Kuhn’un payını açıkladıktan sonra yolumuza daha arı duru bir tanımla devam edelim. Paradigmalar, belirli bir doğal ve sosyal çevrede geçerli olan yaygın yapma, düşünme ve yaklaşım biçimleridir. Bu tanım ise soyut ve alabildiğine genel kalıyor. Bu sakıncayı gidermek için az önceki tanımımızı buraya yeniden almak ve ikisini birlikte kullanmak işe yarayabilir. Onu yeniden ve bu kez çok daha dikkatle ve tanımda anılan her bileşeni düşünerek okumanız, hatta okurken o bileşenleri yazmanızı öneririm. Aktif okuma denen şey de bir yönü ile budur.

Adama kavramımı
…..
Paradigmanın Kaynaklarını Sorgulama Meselesi
Paradigma kavramını yeterince anladığınızı varsayarak kavram hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmenin burası yeri ve şimdi zamanıdır.

Paradigma, dünyayı algılama biçimimizi belirleyen temel düşünsel çerçevedir. Bilimden siyasete, ekonomiden toplumsal dönüşümlere kadar birçok alanda, insanlar belirli bir paradigma içinde düşünür, hareket eder ve çözümler üretir. Thomas Kuhn’un bilim felsefesinde tanımladığı bu kavram, zamanla sosyal bilimlere, yönetim teorilerine ve hatta günlük yaşama kadar yayılmıştır. Bir paradigma oluştuğunda, onun içinde yer alan bireyler ve kurumlar dünyayı bu çerçeveye göre anlamlandırır. Ancak paradigma, mutlak ve değişmez değildir; belirli koşullar altında değişebilir, dönüşebilir ve hatta tamamen çökebilir.

Bilim dünyasında paradigma değişimleri genellikle büyük keşifler veya teorik kırılmalarla gerçekleşir. Newton fiziği yüzyıllar boyunca evreni açıklayan hâkim paradigma iken, Einstein’ın görelilik teorisi bu anlayışı kökten değiştirmiştir. Aynı şekilde, klasik bilgisayar paradigması yerini yapay zekâ destekli bilişim sistemlerine bırakmaktadır. Ekonomide de Keynesyen politikalar uzun süre belirleyici olmuş, ancak 1980’lerde neoliberal paradigma onun yerini almıştır. Tüm bu değişimler, mevcut modellerin yetersiz kalması ve yeni gerçeklikleri açıklayacak alternatif düşüncelerin güçlenmesiyle mümkün olmuştur.

Paradigmalar yalnızca büyük tarihsel olaylarla değil, bireysel ve toplumsal dönüşümlerle de değişebilir. Örneğin, iş dünyasında esnek çalışma modelleri ve dijitalleşme, geleneksel ofis paradigmasını sorgulamaktadır. Eğitimde klasik öğretmen merkezli modeller yerine öğrenci odaklı yaklaşımlar yaygınlaşmaktadır. Paradigma değişimi, yalnızca büyük devrimler değil, küçük ama sürekli birikimler sonucunda da gerçekleşebilir. Eski paradigmalar, zaman içinde verimsiz hale geldiğinde ve yeni modeller daha iyi sonuçlar sunduğunda doğal olarak yerini yenilerine bırakır.

Paradigma hayatın her alanında belirleyici bir güçtür. Onun içinde yaşarken çoğu zaman farkına varmayız, ancak kırılma anlarında onun değiştiğini hissederiz. Bilim, ekonomi, siyaset veya bireysel hayat fark etmeksizin, her paradigma belirli bir sürecin ürünü olarak ortaya çıkar ve değişime direnmesine rağmen, yeni koşullar altında dönüşmek zorunda kalır. Yapay zekâ, ekonomi politikalarından eğitim modellerine kadar birçok alanda yaşanan dönüşümler, paradigmanın nasıl şekillendiğini ve nasıl değiştiğini anlamamıza yardımcı olur. Paradigma değişimleri, yalnızca yeni düşüncelerin ortaya çıkmasıyla değil, eski düşüncelerin artık işe yaramamasıyla da tetiklenir.

Peki neden vardır paradigmalar v ebeden değişirler?


Başlarken söylendi, yinelemekte sakınca yok: İnsan taklit eden bir yaratıktır. Öğrenip edindiğimiz bilişlerin, bilgi parçacıklarının, çok büyük bir bölümünü taklitle, tekrarla öğreniriz. Genel kabul görmüş olan hemen her şeyi, her fikir, davranış ve yargıyı yukarıda Fromm’un dediği gibi çevreden alırız, kolayca benimseriz. Zevkler ve renkler böyledir mesela. Doğru ve yanlış kavramlarını da yakın çevremizden öğreniriz. Öğrendiklerimizin çoğunu, ilk yaşlarda elbette hemen hepsini şartlanmayla, tekrarla, taklitle öğreniriz. Yaratıcı düşünmenin öğrenmede ve hayatımızdaki yeri ileri yaşlarda artsa da ağırlığı sanıldığından çok daha azdır. Çünkü düşünmek zordur. Tekrarlıyorum, düşünmek zordur. Yığınla düşünme engelli vardır. Üstelik çok ama çok az insan ve inanılmaz ölçüde az düşünür. Doğru düşünmek ise gayet nadirdir.
Burada sözü JIDDU KRISHNAMURTI‘ye bırakalım.
Düşünmek gerçekten acı vericidir, dedikten sonra açıklar. Çünkü farkındalık yaratır ve şüpheye yol açar.. Düşünmek insana büyük bir yük gibi görünür. Bu yüzden insanların çok büyük bir bölümü düşünmekten kaçmak için kendilerini bir ideoloji veya bir inançla hipnotize ederler.

Yukarıdaki dört cümle hayat hakkında yığınla şeyi bir çırpıda söylüyor. Kuklanın iplerinden hoşnut olarak hatta onları kanatları sanarak kendini özgür sanması gayet mümkündür. Çoğu insan, paradigmalara tam uyumla kendini çok daha huzurlu hisseder. Genel yargıları çoğumuz çok uzun zaman, bir kısmımız ise hiçbir zaman belki bu nedenle sorgulamayız. Konfor alanından çıkmamaktır bu. Milyonlarca genel yargıyı, ‘özümüzden birer parça olarak’ ve onu ‘doğal’ sayarak içimizde barındırırız.

‘İnsan insanın kurdudur,’ öyle kabullerden biridir mesela.

Dünyanın düz olduğu, evrenin merkezinde bulunduğu da.

Zencilerin beyazlara eşit olmayacak derecede özürlü olduğunu sorgusuz sualsiz
kabul etmek.. Belediye otobüsünün ön koltuklarından birinde oturan bir zenci görünce hakarete uğramış gibi öfkeye kapılmak.. Bugün aşılmış ve bir zamanlar beyazlar arasında çok yaygın olan öyle paradigmaların eseridir bunlar.

Puşkin’in zamansız ölümü de asalet ve onur paradigmasının sonucu değil miydi?

Peki, milyonlarca insana işkence ile zulmeden, sürgünle tehdit eden ve bir kısmını yakarak öldüren engizisyona ne demeli? O da başka bir paradigmanın eseri.

Haçlı seferleri gibi engizisyon uygulamaları da kitlesel ölçekteki kabullerin, kilisenin önderliğinde içselleştirilmiş o günkü değerlerin yani çarpıtılmış veya gerçek dinsel paradigmalardan birinin veya bir başkasının eseri.

Din paradigmasından bilim paradigmasına geçişte yaşanan çatışmalar sadece batı dünyasına özgü değil. Doğuda da benzerleri var.

Ya kölelik? Üç yüz yıl önce yaşayanların çoğu, tek görevini efendisine boyun eğmek olarak görürken, onların beşinci veya yedinci kuşaktan torunlar bugün, çok büyük bir ihtimalle kendini herkesle eşit, herkes kadar hak sahibi bir yurttaş olarak görüyor.

Ne görüyoruz? Değişik dönemlerde geçerli birbirinden epeyce farklı paradigmalar var. Bu örneklerin önyargı ile benzeşen benzeşmeyen yönleri olduğuna lütfen dikkat edin. Paradigmaların olumlu veya olumsuz diye nitelemenin değişimle ilgisini görmeye çalışın. Bana öyle geliyor ki paradigmanın bileşenlerden herhangi biri veya tümü ile kendisi değişime uğrayıncaya kadar onu önyargı olarak görmek genelde söz konusu olmaz.

Örneklere baktıkça, paradigma kavramının, kültür, inanç ve ideoloji kavramları ile iç içe olduğunu açıkça görüyoruz. ‘Hangisi yumurta, hangisi tavuk’ ayırmak imkansız.
Neden? Sosyal ve psikolojik olguların çoğu geçişkendir de ondan. İnanç, kültür, ideoloji gibi değer sistemleri paradigmanın alt sistemleri olarak görülebilir. Her alt sistem ana sistemin bütün bileşenleriyle doğrudan ve dolaylı olarak bağlantılıdır, aynı zamanda hepsi karşılıklı etkileşim halindedir. Bu nedenle bulamaç gibi akışkandırlar, birbirlerinden ayrı olarak mesela parça parça algılanmaları birçok durumda tamamen olanaksız. Bu anlamda, bu tür sosyal psikolojik kavramları, kitaplığın aynı rafında yan yana yer alan iki kitap gibi görüp anlamak hatalı olabilir.

Tam da bu nedenle, din,ideoloji, kültür kavramlarının birbirleriyle ve paradigma ile karşılıklı etkileşiminin resmini ya da haritasını yapmak bence en azından bugünkü algı düzeyimizde pek de mümkün değil. Bu noktada, cesur bir benzetme bize yardımcı olabilir: Söz konusu kavramlarla paradigma gerçek hayatta karşımıza ayrı ayrı olgular olarak değil, birbiri içinde erimiş halde çıkarlar.

Yukarıdaki akışkan sözcüğü sürekliliğin yanı sıra bunu da ifade ediyor. Örneğin, paradigmanın kültürü, kültürün paradigmayı oluşturduğu ve inançların bunlarla etkileşimini, ideolojinin tüm saydığımız olgulara etkisini ve onlarla etkileşimini birbirinden ayırmak ancak nadir örneklerde ve çoğu kez hata içerdiğini bile bile söz konusu edilebilir. Geliyoruz çok önemli bir kavşağa: Bilimsellik ve kesinlik iddiası olmayan bu denemede toplumsal paradigmaların sözünü ettiğimiz olguların tümünü kapsadığını kabul ediyoruz. Küresel, kıtasal, ülkesel ve toplumsal ölçekte veya bilim ve sanatın belirli bir alanında geçerli paradigmalardan da söz edilir. Böylece, belirli bir topluma veya bilim dalına özgü genelde geçerli kabulleri de aynı kavramla ifade etmiş oluyoruz. Kavramın sosyolojik manada kullanımına bu noktada değinmemiz de yarar var: Bu kavram ‘… sosyal bilimcilerin toplumu tanımlamak için geniş bir araç yelpazesine sahip olmalarına ve ardından hipotezler ve teoriler oluşturmalarına izin veren geniş bir bakış açısı, perspektif veya mercektir. Ayrıca paradigmaları yol gösterici ilkeler veya inanç sistemleri olarak düşünebilirsiniz. Aynı kavramın perspektif, teori veya yaklaşım gibi sözcüklerle birbirinin yerine kullanıldığını göreceksiniz.’ https://courses.lumenlearning.com/wmopenintrotosociology/chapter/sociological-perspectives/

Bu bağlantıdaki metnin devamında başlıca sosyoloji paradigmaları bir tablo halinde yer alıyor. O tablo, kavramı daha iyi somutlaştırmanıza yardımcı olabilir. Bunun yanı sıra sosyal olguları ve genelde toplumu bir sistem olarak algılamamıza da katkida bulunacaktır. Aynı metinde Durkheim sosyolojisinin özetlendiği paragraf, sistem yaklaşımını kavramamız açısından özellikle yararlıdır.

Paradigma: Donanım ve Yazılım
Yazıyı aktif okuyan ve okudukça hazmeden ideal okuyucunun zihninde kavram artık belirginleşme yolundadır. Kavram için kullanılan paradigma sözcüğünün kökenine yeniden bakalım, o zamanlar kavramı onun anlamdaşı sayılan ‘bir kalıp, örnek veya model’ sözcükleri yardımı ile daha netleştirmeye çalışalım. Öncesinde, paradigmanın bizim için aslında bir yazılım işlevi gördüğünü söyleyelim. Beyin her memeli canlıda var, ancak yazılım beyni olan her canlı için söz konusu olmayabilir. Şimdi yine cesur bir cümle size: Yazılım, bir aşamada donanımı belirliyor.

Varacağımız noktayı baştan söyledik. Artık yola çıkabiliriz.
İnsan beyni tıpkı bilgisayar gibi bir donanımdır ve her donanım herkesin kullandığı bir veya birkaç yazılımla formatlanır. Belirli bir zamanda ve toplumda egemen olan o format veya formatlar bütünü, elbette onunla tutarlı ve uygun ayrıntılarla birlikte bir paradigma oluşturur. Şimdi konuya başlarken söylediğimiz şeyi daha vurgulu olarak belirtebiliriz: Biz o format sayesinde düşünürüz, o formata uygun davranırız. İleride bilişsel çelişki meselesine değindiğimizde bu format ‘kalıbı’ işimize çok yarayacak.

Paradigma konusunda verilebilecek en somut örneklerden biri, dünyanın evrendeki yerine ilişkin kabullerle ilgilidir. Batlamyus’un evren ve dünya paradigması ile Newton’un, Kopernik’in ve onun izleyicisi Galile ve Bruno’nun paradigması arasındaki farkları görmek, hem paradigmayı hem değişimi daha iyi anlamamıza katkıda bulunabilir. Meraklı okuyucu, bilim tarihinin belki de bu en önemli tartışmasını ve sonucunu cömertçe zaman vererek araştırmalıdır. Öyle bir araştırma sonrasında okuyacağınız Stephan Hawking’e ait aşağıdaki satırlar size gayet manalı gelecektir.

‘“Bugün biliyoruz ki, kütlesel çekim kuvvetinin her zaman etkili olduğu sonsuz genişlikte durağan bir evren modeli olanaksızdır. Yirminci yüzyıl öncesi, evrenin genişlemekte ya da büzülmekte olduğunun hiç önerilmemiş olması, o zamanın genel düşün ortamı için ilginç bir saptama. Genel inanışa göre evren ya sonsuzdan beri hiç değişmeyen bir durumda varlığını sürdürmekteydi, ya da geçmişte bir anda az çok bugün gözlemlediğimiz biçimde yaratılmıştı.”

Başka bir yerde ise Hawking şöyle der:
“Evrenin genişlemekte olduğunun ortaya çıkarılışı 20. yüzyılın en büyük düşünsel devrimlerinden biridir. Bugünden geçmişe bakıldığında kimsenin bunu neden daha önce akıl etmediğine şaşmamak elde değil. Newton ve diğerleri, statik bir evrenin kütlesel etkiyle zamanla büzülmeye başlayacağını kestirmeliydiler.” -Bigbang- Caner Taslaman

Evrenin genişleyerek büyümekte olduğu kanıtlanınca, yüz yıllarca geçerliliğini sürdüren uzaya ilişkin paradigmaların rekabeti anlamsız hale geldi, çünkü son bilgi öncekileri geçersizleştirdi. Lütfen hatırlayın: Dünyanın düz olduğuna ilişkin paradigmanın değişmesi epeyce zaman aldı. Bu arada, Amerika’da halen ‘Dünya Düzdür’ Derneğinin aktif olduğunu da küçük bir gülücükle birlikte not edelim. Paradigmalardan kopuşu sıradan kişiler için ne denli zor olduğunu artık biliyoruz. Zordur, çünkü düşünmek gerektirir. Bize hep hizmet etmiş yerleşik paradigmalarımız her alanda ve herkese gayet konforlu gelir. Değiştirmek kolay şey değildir. Evrim Ağacı’ndan kopyaladığım şu alıntı dehalarını kanıtlamış kişilerde bile bu gerçeğin geçerli olduğunu göstermesi bakımından çok çarpıcı geldi bana.

1915 yılında Albert Einstein, Evren’in dokusunu ve kütle çekimi kuvvetinin gerçek doğasını ortaya koyan Genel Görelilik Teorisi‘ni geliştirdiğinde, yazdığı denklemler Evren’in genişliyor olabileceğine işaret ediyordu. Ancak Einstein bile kendi denklemlerinin söylediği şeye inanmamıştı. Yani evrenin genişleme ihtimalini düşünmek bile istemiyordu. Çünkü bu, insanoğlunun Evren hakkındaki
sağduyusuna ve felsefi görüşlerine ters bir olguydu. Aslında bu keşif, insanın Evren hakkındaki sağduyularını derinden sarsan ilk keşif de değildi.

Dünyanın algılanma biçimi paradigma konusunda ilginç bir örnek oluşturur: ‘Batlamyus, dünyanın hareket ettiğini ileri süren düşüncelere karşı çıkmıştır. Ona göre dünyanın durağan olması gerekti çünkü hareket ettiği takdirde havada uçan herhangi bir şeyin, mesela bir kuşun arkada kalması, havaya atılan bir cismin batıya doğru oldukça uzak bir yere düşmesi gerekirdi. Batlamyus daha da ileri giderek “Eğer dünya hızla dönseydi kısa zamanda parça parça olup uzaya dağılırdı.” der.

Kopernik ise bu iddialara şöyle cevap verir: “Dünya hareket ederken çevresindeki hava da hareket etmektedir ve bütün evren yerine dünyanın döndüğünü kabul etmek gerekir.” Çünkü dünya dönmeseydi gece ile gündüzün meydana gelebilmesi için göğün dönmesi gerekirdi.’

16. yüzyılda yaşamış olan Galileo Galilei, Dünya’nın kendi ekseni etrafında ve Güneş’in çevresinde döndüğünü kanıtladığında da dini ve felsefi sebeplerden dolayı ona karşı çıkan birçok insan olmuştu.

Fizik yasaları da paradigma ürünüdür. O alandaki paradigma değişimleri çok büyük önem taşır. Gayet belirli ve düzenli bir dünya ile kaotik evren arasında kat edilmiş olan binlerce yıllık mesafeyi algılamak paradigma kavramını daha iyi anlamamıza da yarar.

Bu alanda yeni makalelerden biri, son kırk yılda yaygın kabul gören Big Bang Teorisini sorguluyor mesela.
https://www.istanbul.edu.tr/tr/haber/kaotik-evren-teorisi-fizikte-paradigma-degisimiongoruyor-4C0043003100680061003200330037007000590059003100

Yeni paradigmaların oluşumunda bilimsel değişmelerin yanı sıra ufuklu liderlerin de büyük payı var. Zencilerle ilgili binlerce yol geçerli sayılan ayırımcı paradigmadan yukarıda söz etmiştim. Mesela Martin Luther King o paradigmanın kırılıp atılmasında büyük rol oynadı. Yığınla sanatçının ve adsız insanın katkısını da anmak gerekir. Onun öldüğü gün, bir sınıf öğretmeni olan Bayan Eliott’un başlattığı sınıf deneyinin çocukların paradigma değişimine nasıl katkıda bulunduğunu izlemek isterseniz, bu keyifli yolculuğa aşağıdaki bağlantıyı inceleyerek
çıkabilirsiniz. https://www.matematiksel.org/kuraldisi-bir-egitmen-jane-elliott/

Paradigma: Göze Gözlük ve/veya Gözlüğe Çerçeve
Paradigmanın birey ölçeğinde oluşumundan söz ederken onun yani insanın sınırlarını da ortaya koymak gerekiyor. Einstein bir mektubunda bunu optimal illusion yani görme yanılsaması olarak nitelemiş, o bağlamda şu meşhur ve sarsıcı satırları yazmış:
“A human being is a part of the whole, called by us ‘universe,’ a part limited in time and space. He experiences himself, his thoughts and feelings as something separate from the rest – a kind of optical delusion of his consciousness. This delusion is a kind of prison for us, restricting us to our personal desires and to affection for a few persons nearest to us. Our task must be to free ourselves from this prison by widening our circle of compassion to embrace all living creatures and the whole nature in its beauty. Nobody is able to achieve this completely, but striving for such achievement is in itself a part of the liberation and a foundation for inner security.”

Her insan, bizim ‘evren’ diye nitelediğimiz bütünün zaman ve mekânla sınırlı bir parçasıdır. Kendini, düşüncelerini, duygularını o bütünden ayrı olarak deneyimler, bilincin optik yanılsamasıdır bu. Bu yanılsama bizim için bir tür hapishanedir, bizi kendi arzularımıza, bize en yakın birkaç kişiye şefkatle sınırlandırır. Görevimiz, tüm canlıları ve tüm doğayı güzelliğiyle kucaklamak için şefkat çemberimizi genişleterek bu hapishaneden kurtulmak olmalıdır. Bunu kimse tam olarak başaramaz, ancak böyle bir başarı için çabalamak özgürlüğün bir parçası ve iç güvenliğin temelidir.

…….

Başka bir düzeydeki paradigmadan söz etmek için, şimdi de format ve gözlük kavramları ile bakalım. Her insan, birçok hayvan gibi beyin dediğimiz donanımla doğar. Paradigma dediğimiz formatı ise insan yavrusu dünyaya geldiğinde çevresinde hazır bulur. Her yeni doğanın hayata bakma ve görme biçimini o format belirler, uzunca bir süre tüm algıları o çevrede geçerli formatla oluşur. Ana kucağında minicik bir biyolojik varlıktan sosyal bir varlığa dönüşme sürecindeki formatlama doğumla başlar, aile ocağında devam eder. Uzun bir süre, belki ömür boyu o format sayesinde bakma, görme, algılama ve düşünme biçimimizi belirleriz. Yukarıda yazılım dediğimiz format budur. O format olmadan olmaz. Öyleyse şu sonuca varmak sanırım mümkün: Hepimizin bakış, inanış ve kavrayışımızda, dolayısı ile bütün tutum ve yaklaşımımızda yani paradigmamızda içinde doğduğumuz ailenin ve bireyi olduğumuz toplumun derin damgası vardır. Her konuya veya soruna hatta tüm hayata ve kendi varlığımıza ister istemez o çerçeveden bakarız, herkes gibi davranmaya çalışırız, özetle ancak böylece topluma uyum sağlar, biyolojik bir varlıktan sosyal bir varlığa dönüşürüz.

Formatlarımızı ve onunla bağlantılı uyum sürecini çoğunlukla ergenlik dönemine girdiğimizde ve başka formatlarla karşılaştıkça fark ederiz. Ergenlik bunalımı diye bildiğimiz dönem, biraz da o ilk formatın sorgulanması ile ortaya çıkan iç ve dış çatışmaların eseridir. Çoğu ergen için epeyce bunalımlı geçen o dönem, aslında bireyin gelişimi açısından yararlı bir dönem olarak görülebilir. Çünkü, o çatışma başka paradigmaları sezme, fark etme ve yeni bir uzlaşma arama fırsatı verir. Öte yandan, o olanağı hiç bulamadan, bu gerçeği iyice algılamadan yaşayıp ölenlerin sayısı herhalde az değildir.

Bir kez daha söylemek gerek: Kendi varlık nedenimiz gibi, görev ve sorumluluklarımızı da bize verilen format belirler. O format, elbette ‘toplumsal’ bir nitelik taşır, Hak ve özgürlük, nesnellik, iyi-kötü, yanlış-doğru, güzel-çirkin gibi bir dizi kavramı ve her birinin değerini, bu arada inançları ve bilgileri içinde var olduğumuz toplumda, öncelikle ve özellikle en yakın çevremizden alırız. Bu gayet doğaldır. Önce de söylendi: Çünkü paradigmalar toplum halinde yaşamanın ve her insan yavrusunun doğumla birlikte başlayan sosyalleşme sürecinin kaçınılmaz sonuçlarından biridir. Hayata bakışımızı, dünya görüşümüzü, kendimizi ve düşünme biçimimizi, yapıp ettiklerimizi, yapmaktan kaçındıklarımızı ve hatta tahayyüllerimizi.. Yani bir sosyal varlık kişiyi belirleyen biçimlemenin öbür adı olarak paradigma her sosyalleşme sürecinin temelini, eksenini oluşturur. Masallarda, şarkılarda, efsanelerde, şiirlerde, geleneklerde de paradigma eksenini görmeden onu parça parça hissederiz.

Paradigmalar Değişir
Mutlaka sezmiş olmalısınız. Her şey gibi paradigmalar da ‘yer yüzünde değişmeyen tek şey değişimdir,’ şeklindeki evrensel değişim yasasına er veya geç uyar. Her toplumda paradigmalar sürekli olarak evrilir, zamanla, toplumdan topluma değişirek farklılaşırlar. Toplumsal değişimle birlikte paradigmaların değişmesi, bunu sağlayan etkenlerin belirlenmesi meselesi bu yazının çerçevesini hayli aşar. Burada şu kadarını söylemek yeterli olabilir: Toplumsal değişim bir bakıma paradigma değişimidir. Burada da sebep ve sonucun birbiri içerisine girdiğini hatta eriyik halinde olduğunu görür gibiyiz.

Peki değişimin asıl motoru?
Tek neden söylenemez. Bazı bireylerin yerleşik paradigmaları algılayış biçiminde her nasılsa ortaya çakan farklılıklar aykırılıklar, insanlık tarihi boyunca daima yeni paradigmalara ‘uzun ama ince’ yol açmıştır. Teknik buluşların, bilimin payını daha baştan ve hemen o değişimdeki büyük payın teslim etmek sorundayız. İhtiyaçlar nasıl icatlara yol açıyorsa, toplumsal zorunluluklar somutlaştıkça, sosyal yapılarda güç dengeleri değiştikçe, o alanda da değişim hızlanır. Teleskobun icadı ve özellikle Hubble teleskobunun verdiği gözlem olanakları evren paradigmasında köklü bir değişime yol açtı. İmparatorlukların yerine gelen ulus devlet ve küreselleşme paradigmalarında da değişen toplumsal ihtiyaçların izlerini görmek mümkündür.

Gözlük ve Paradigma
Geriye dönüp bir bakalım, nereden nereye geldik?
Nasıl bakarsak öyle görüyorsak, bakışımızı belirleyen etkeni veya etkenleri anlamalıyız, diye başladık. Paradigmanın yani toplumsal formatın her şeye bakışımızı neredeyse tamamen belirlediğini gördükten sonra örneklerle kavrama daha yakından bakmaya çalıştık. Onu daha berrak kılmak için çıktığımız yolda artık son durağa geliyoruz, gele gele bir arpa boyu yol aldığımızı fark ediyoruz. Yolumuzu aydınlatacak örneklerden birkaçına daha bakalım. Sistem için kapsayıcı bir örnek aradığımızda evren veya uzaydan söz ederiz. Paradigma evrenini de tam anlamı ile kapsayacak net bir tanım olmalı. Yukarıda verdiğim tanım epeyce geniş olmasına karşın, hala belirsiz veya en azından epeyce buğulu sayılabilir; gerçi ‘format’ imgesi dikkatli okuyucu için gayet somuttur. Ekşi sözlükten alıntılanmış şu satırlar ise sanırım ‘gözlük’ sayesinde kavramı birkaç tanımlanmayı gerektirmeyecek ölçüde berraklaştıracaktır:
paradigma dediğimizde öncelikle bilim felsefesindeki özel manasıyla gelir akla; burada kastedilen, belirli bir zaman dilimi içerisinde belli bir topluluğun düşünüşünü, yaşayışını belirleyen dünya görüşüdür. bilim insanları var olan sürece bakarlarken o an inandıkları paradigma çerçevesinde bulmacayı çözmeye meyillidirler. yani onların hayata bakış açıları kısaca paradigmalarıdır. sistematik bir yaklaşım için paradigmanın gerekliliği tartışılmazdır, çünkü hoca öğrencisine belirli bir disiplinle öğretir. hiyerarşik bir yapı içinde kararlar alınır ve bilim üretilir. hatta değerlendirilir. bir manada bilim adamları topluluğunun değerleri, sadece ‘değer’e dönüşme eğilimi içindedir. (2)
Pek çok kez verilen bir örnektir: “paradigma sizin taktığınız gözlüktür.”. gözlüğün size sağladığı olanaklar ve kısıtlılıklar çerçevesinde yorumlayabilirsiniz çevrenizi. (3) biraz akıl yürütelim o halde; birinci kişinin taktığı gözlük, kırmızı dışında tüm renkleri ve bu renklere
sahip maddeleri gösteriyor olsun, kırmızı rengine sahip maddeleri ise göstermez olsun. diğer kişinin gözlüğü ise sadece kırmızı ve tonlarını ayrıca bu renge ve tonlarına sahip maddeleri gösteriyor olsun. ardından kırmızı bir masanın üzerinde bir portakal hayal edelim. (bunların dışında iki tarafın da bütün varsayımları aynı ve dünyamıza uygun olsun.) bu durum karşısında ilk kişi havada duran bir portakal görecektir ve onun sorun algılaması bu olacaktır. ikinci kişi ise kırmızı bir masa üzerinde duran bir portakal görecektir ve karşı
tarafın algıladığı sorunun çözümüne sahip olacaktır. yani portakal yer çekimi kurallarına aykırı bir durumda değildir, bir masanın üzerindedir! burada bilerek iki tarafı da marjinalleştirdim, nedeni ise basit, bir paradigma diğerine göre daha doğru veya yanlış değildir. paradigmalar karşılaştırılırken bu tür doğru veya yanlış şeklinde yargılar ortaya konamaz. bilgilerin birikerek, ilerlemenin gerçekleştiği savunulamaz; yeni paradigma eskisini tamamen dışlar. doğru varsa, onun yerine kendi doğrusunu koyar; yanlış varsa, onun yerine kendi yanlışını koyar. paradigmalar arası bu geçiş sancılı bir süreçtir, paradigma kayması olarak ifade edilir. eski paradigmanın çözemediği sorunlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar ve gittikçe artar. bu bilim dünyasını krize sürükler, kriz her zamanki gibi daha aşırı ve uç çözümlerin ortaya çıkması, ortada ise de ifade edilmesini kolaylaştırır; bu da uzun süredir eski paradigmaya inananlar tarafından görmezden gelinen yeni paradigmanın dikkate alınması için gereken ortamı yaratır. çoğu zaman “bu alanda araştırma yapan akademisyenler arttıkça, bu konunun değeri daha iyi anlaşılacaktır” türündeki ifadeler, işte bu geçiş sürecinin yaşanmakta olduğuna ve ileride hakim paradigmanın iyice gözden düşeceğine, bilim çevresinden yeni paradigmaya daha çok insanın inanacağını işaret eden inancın ifadesidir. paradigma kayması sırasında, çoğunlukla iki paradigma birbiri ile karşılaştırılmaya çalışılır. bu özünde beyhude bir çabadır çünkü iki paradigmanın kavramları da tamamen farklıdır ve birbirlerine indirgenemez durumdadır. zaten ortada bir karşılaştırma yapma şansı olsa, ortada iki paradigma yoktur, bir paradigma içinde iki ayrı kutup vardır. (4) yukarıda verdiğimiz örneğe geri dönersek; iki kişi için de turuncu ortak bir renktir. ama ilk paradigmanın turuncusu, kırmızı rengin var olmadığı bir dünyada var olan bir turuncudur, içeriği belirsiz bir turuncudur. ikinci paradigmanın turuncusu ise sadece kırmızı rengin olduğu bir dünyada vardır, içeriği bellidir. bu durumda ikisi de turuncu dese bile ikisinin de bahsettiği tamamen ayrı şeylerdir. o yüzden paradigmalar arası karşılaştırma mümkün değildir.

Örneğin müslümanlık paradigması ile hıristiyanlık paradigmasını kabul eden iki kişi de tanrıya inanmaktadır. ama ikisinin inandığı tanrı aynı değildir; çünkü iki paradigmanın kurguladığı tanrı farklıdır. iki tanrının da koyduğu kurallar ve söyledikleri farklıdır ve birbiriyle çelişir.
(2) metin arslan, bilimde yöntem, ders notları
(3) http://sozluk.sourtimes.org/…sp?t=magara alegorisi, insanın paradigma çerçevesinde düşünmesi, olaya tamamen onun gözünden bakması ama sonra var olan paradigmadan kopması ile ilgili olarak platon’un mağara örneği kesinlikle dikkate değerdir.


Mağara Allegorisi ve Doğru Düşünme Engelleri

Yukarıdaki alıntıda sık sık geçen inanmak sözcüğüne biraz yakından bakalım. İnanmak ile bilmek tamamen farklı şeyler. İnanç ile bilim arasındaki benzerliklerle farkları iyice kavramanız öğrenme ve düşünme sürecinizi etkinleştirmeniz için çok yarar sağlar. Buhara’da, safsata kavramını algılayıp özümsemeniz ise doğru düşünme engellerini kavramanız açısından işinize çok yarayacaktır.

Doğru düşünme engelleri deyince, ilk akla gelmesi gereken metaforlardan biri Mağara Allegorisi olarak bilinen meşhur kısa anlatıdır. Önce şu soruyu ölçüp tartmakta yarar var:

Doğru düşünmemizin önündeki engeller nelerdir?

Hepimiz için engelin bir kısmı fiziksel dünyadan ve kendi biyolojik sınırlarımızdan kaynaklanır. Duyularımız sınırlı, algılarımız da sınırlı. Ancak belirli aralıktaki ışıkları görürüz, belirli frekanstaki sesleri duyarız. O sınırlara bağlı olarak  dindiğimiz kavramların ve tahayyüllerimizi de kapsayan en geniş anlamıyla kültür değerlerinin hemen hepsi kaçınılmaz olarak etnosentrik, yani insan odaklı, kısacası insansal. Dünyayı bir kuşun veya köstebeğin ya da kutup yıldızının gözünden göremeyiz. Bu temel sınırımızı oluşturuyor.

Şimdilik kutup yıldızının gözünden bakmayı unutun. Bir biyolojik psikolojik engeli görün. Kendi fıtratımızı değiştirmek veri şartlarda elimizde değil. Yaşadığımız dünyanın fizik yasalarını sadece laboratuvar koşullarında bir ölçüde değiştirmemiz mümkün. Sonuç: Dünyaya insansal, yani insana göre bakarız. Başka gözümüz veya beynimiz yok. Duyularımız sınırlı. Başka beynimiz yok deyince, aslında genellikle tek beyin olarak algıladığımız o beyinde birbirinden çok değişik zamanlarda oluşmuş ve odaklanmaları birbirinden çok farklı hatta çelişik üç beyin bulunduğunu kabul eden bir görüş de var. Yazının sonundaki sorulardan altıncısı bu konuda biraz daha bilgi edinmenizi amaçlamıştır.

Bir başka engel toplumsal ve çevresel şartlardan geliyor.
İçinde doğduğumuz toplumsal kültürün paradigması ile sosyalleşiriz. Onunla epeyce uzun bir zaman beslenmek, en azından belli bir süre için değiştiremeyeceğimiz bir kader. O aralar başka yapabileceğimiz bir şey yok. Bence bu ikisi en geniş ve nerdeyse doğal bir paradigma sınırı olarak görülebilir. Üstünde doğduğumuz toprağın ve içinde bebekliğimizi ve ilk çocukluğumuzu yaşadığımız ailenin paradigmamızın ne kadar büyük bir kısmını oluşturduğunu düşünün. Mesela kimliğinizi, din, inanç, milliyet gibi değerleriniz, yığınla doğru ve yanlış o dönemde belirlenir. Onlardan çoğunu ölünceye kadar sorgulamadan yaşarız. Coğrafya kaderdir, derken ünlü düşünür İbni Haldun herhalde bunu kastetmemişti.

Mağara Allgeorisi de öyle kaderci bir ima ile karşılar bizi. Bulunduğumuz mağara belirler hem bizi hem de kaderimizi, der gibidir. Neyi gördüğümüz nasıl baktığımıza bağlıysa, nereden baktığımız en çok neyi gördüğümüzü belirlemekle kalmıyor, nasıl gördüğümüzü, nasıl algıladığımızı ve nasıl düşündüğümüzü de belirliyor. Kutup yıldızının gözü demiştik. Unutmamışsınızdır. Madem öyle şimdi de bir kuyunun dibindeki kurbağanın göğe veya gökte kutup yıldızına bakışı ile sizin göğe bakışınızı düşünüp kıyaslamaya, ne dersiniz?

Kurbağa için gökyüzünün genişliği herhalde kuyunun çevresi kadardır. Bir de kalkıp uzaya ilk çıkan veya aya ilk ayak basan adamın göğe bakışını düşünmeyin lütfen. Farklı noktadan bakmak, farklı algıya yol açar, evren fikri baktığımız noktaya göre farklılaşır. Fikir değişince çıkardığınız anlam ve sonuç olarak düşünceniz değişir.  Aslında her şey, baktığınız yere göre değişip farklılaşıyor. Divan şairinin göğe ve yıldızlara baktığında aklından geçenlerle sultanına gelecekten haber verme zorunda olan müneccimin, astroluğun ya da Apollo kapsülünde ay yolculuğuna çıkmış ya da Mars’a ulaşmış astronotun gökle yıldızlarla ilgili düşündüklerinin birbirine pek benzemeyeceği herhalde çok açıktır.

Bu kadar farklılıktan bıkıp mağara meseline girmekte acele ediyorsanız, ayıp değil.  Az sonra mağarada olacağız. Öncesinde, her durumda ve her noktada ne görüp neyi düşündüğümüzü belirleyen etkenlerden birinin ön kabullerimiz olduğunu da aklımızda tutalım. Eskilerin müktesabat yenilerin art alan, ve İngilizceyle düşünmeyi sevenlerin background dediği tüm birikimlerimizi ve onların öncesini de kapsayan paradigmadır ön kabuller. Günlük dilde, düşüncelerde ortaya çıkan yığınla farklılığı basitçe ‘bakış açısı’ diyerek olağan karşılarken demek istediğimiz bir bakıma budur.
Kuyudaki kurbağa benzetmesi kadar yalın olmasa da tüm bunları kapsamlı bir şekilde anlatır Eflatun’un Mağara Allegorisi. İşte bağlantı:

Platon’un Mağara Alegorisi (Aydınlanma ve Hakikat)

Bu bağlantıda Eflatun’un ne anlatmaya çalıştığını kısa bir yorumla birlikte bulacaksınız. Aşağıda ise yorumsuz bir betimleme var. İkisini dikkatle okuduktan sonra farkı bulmak için düşünmeniz yararlı bir alıştırma olacak. Başlayalım:
“Bir mağaranın içinde, dışarıdan gelen ışığa arkalarına dönük olarak ömürlerini geçirmiş olan insanların tek gördükleri önlerine vuran hayvan, insan ve nesne gölgeleridir. Gerçek formunu hiç görmemiş bu insanlar için tek gerçeklik bu gölgelerdir. Hapis olan kişilerden biri bir gün aniden serbest kalır. Mağaranın dışındaki dünya ile karşılaşır. Tamamen ışık ile yani gerçek ile tanışan bu kişinin gözleri neredeyse körlük yaşar. Zamanla şimdiye kadar gerçek sandığı gölgelerin aslında gerçek olmadığını ve gerçeklerin birer karanlık yansıması olduğunu anlamaya başlar. Hayatın gerçeğini anlayan bu kişi mağaraya dönüp diğer insanlara gölgelerin sahte olduğunu ve asıl gerçeğin dışarıda olduğunu anlatmaya çalışır. Ancak dışarıyı hiç görmeyen bu insanlar anlatılanı idrak edemezler ve kızgınlıkla karşı çıkarlar…

Platon, mağara alegorisi yani benzetmesinde bir şeyleri anlamaya başlamış olan filozofların bunu halka anlatamayışını örneklemek istemiştir. Bu metafor günümüz dünyası ve düzeni içinde hala geçerlidir. Çünkü insanlar anlayabildikleri kadarını kabul edip kendi anlayışlarının ötesinde olanları dışarıda tutarlar. Bu yüzden gerçekleri anlatanlar bir şekilde toplum içinde baskı altına alınır.

Işığı-gerçeği görmek doğruyu duymak rahatsız edicidir. Bu yüzden zihin karanlığı ve esareti seçer. Cahillik mutluluktur.. Gerçek ile yüzleşmek ve özgür olmak cesaret ister.
Herkesin bir gün mağaradan çıkabilecek kadar cesur olması dileğiyle…!”

Eflatun’un Mağara Allegorisi hocası Sokrates’in baldıran zehri içerek ölmesi olayına bir gönderme olarak kabul edilir. Olayın yakın tanıklarından biridir. Sokratesin sonu, geçerli paradigmaları sorgulamanın bedelini de anımsatır bize, ayrıca paradigma değişiminin zorluklarını ortaya koyan şahane örneklerden biridir. Aşağıdaki bağlantıda yer alan Sokrates’in Ölümü tablosunu ve onun sonunu hazırlayan sorgulamayı görebilirsiniz.
https://onedio.com/haber/sokrates-in-baldiran-zehrini-icip-intihar-etmeden-onceki-sonanini-tum-trajikligiyle-anlatan-sokrates-in-olumu-tablosu-859574

Paradigmalar Acısız Değişir mi?
Sokrates’den sonra da paradigmayı sorgulayanların karşılaştıkları zulümler az değildir. Daha doğrusu, tarih öyle insanların çektiği çilelerle doludur. Ancak, bugün vardığımız nokta da o kişilerin ödedikleri bedellerin karşılığıdır.

Daha başka toplumsal sınırlar da var elbette: İdeolojiler, inançlar, şartlanmalar, safsatalar, hurafeler, ön yargılarımız, duygularımız ve elbette çıkarlarımız. Paradigmalar ‘normal’ ‘mantıksal’ ‘etik’ ve ‘doğal’ gibi kavramlarla yeni nesillere aktarılır, böylece sürdürülür. Kimi zaman da yaptırımla veya yaptırım tehdidi ile bireye veya topluma dayatılır. Bazı durumlarda derslerle ve kurallarla, ‘toplum yararı’ için ‘eğitim’ alanı olarak kullanılır. Şu sonuca varmak yanlış olmasa gerek: İçinde doğup yaşadığımız sosyo-kültürel evrende adeta ‘hava ve su gibi’ neredeyse doğal şekilde alıp varlığımızı sürdürmek için benimsediğimiz düşünme ve davranış kalıpları paradigmalarımızı oluşturur. Eylemlerimizi düşüncelerimizle yine aynı çerçeve gereğince tutarlı kurmaya çalışırız.

Doğru Düşünme ve Nesnellik Sorunu
‘Doğru düşünme’ derken veya düşünme engeli derken bile, yerleşik paradigmanın insan aklını yücelten özünde insanca veya insana özgü yaklaşımını örtük biçimde, yani pek de dillendirmeden kabul etmiş ve o paradigmanın izlerini düşünme sürecine yansıtmış olmuyor muyuz? ‘Doğru’ dediğimiz her neyse, o da bizde paradigmanın oluşturduğu bir ön kabul değil mi? Veya ‘doğru’ derken düşüncemizi üstüne inşa etmeye çalıştığımız her ne ise, o da paradigmanın bir ürünü veya yan ürünü değil mi? Tüm düşünme anlama süreçlerinin temelinde içsel kalınan bir paradigma varsa, buna bağlı olarak farklı bilinç düzeylerinden de söz etmek gerekmez mi o zaman? Bilinç düzeyleri farklı insanların eşit olması, aslında eşitsizlik mi?

Altından, kolayca kalkılamayacak yeni sorular geliyor:
Bir bilincin öbürüne üstünlüğünü belirleyen ne?
O zaman nesnellik, objektiflik ne demek? Tarafsızlık ne denli mümkün? Herkes kendi paradigmasının ürünü ve ona bağlı ise tarafsızlık, nesnellik mümkün mü gerçekten?

Burada bir not daha düşmek gerekiyor: mantık veya çıkarsama hataları, diğer adı ile safsatalar ‘fallacies’ doğru düşünmemizi engelleri içerisinde önemli bir yer tutarlar. İnternette ‘safsata sözlüğü’ başlığı altında yüzlerce örnek bulabilirsiniz. Yanlış sebep ve sonuç ilişkilerine yol açan safsatalardan haberdar olmak, düşünme ve sonuç çıkarma yeteneğinizin kalitesini çok artıracaktır.

“Bizi yanılsamalara boğan, zihnimizi tıkayan dört büyük hata.
Francis Bacon dört yüz yıl önce yazmıştı: pic.twitter.com/tk41Vlb9Y2”

Doğru düşünme engelleri başlığı altında ‘şehir efsaneleri’ komplo teorileri ve gerçeğin önemsizleştirilmesi gibi olguları da anmak gerekir. Tüm bu etkenler, tıpkı paradigmalardan gibi düşünme engelleri sınıfında yer alırlar.

Tavla ve Satranç
Doğru düşünme engellerinden söz ederken bu oyunlara geçmek sizi şaşırttı ise hiç de haksız sayılmazsınız. Ama mutlaka bir nedeni vardır bunun, demişseniz kutlanmayı hak etmişsiniz demektir. Doğru düşünme konusu ile bu oyunların ilgisi nedir, bakalım ve görelim.

Önce eskilere dönelim: Tavla oynamayı öğrendiğimde on dört yaşımdaydım. Oyunu öyle çok sevmiştim ki öğrenince her fırsatta oynamak istiyordum. Diyarbakır’ın ilçesi Ergani’deki bir kahvede oyuna dalıp Şubat tatiline gitmek için bilet aldığım otobüsü kaçırdığımı hatırlıyorum. Üstelik bilet alırken bavulumu otobüsün bagajına koymuştum. Kaç el tavla oynadık nasıl bir tutkuyla odaklanmıştım oyuna, rakibim kimdi, hatırlamıyorum. Diyarbakır’a ikinci belki de üçüncü otobüsle gidip bavuluma kavuştuğumda duyduğum sevinci ise hiç unutmadım. Önceki otobüsün şoförüne duyduğum minneti de elbette. Adam bavulu firmanın emanetine bırakmıştı. Satrancı tavladan on sene kadar sonra öğrenmeye çalıştım, briçi ise yirmi sene kadar sonra. İkisi için de birkaç kitap okumama karşın ne satrançta ne briçte tavladaki kadar iyi bir oyuncu olamadım. Son yıllarda ise hiçbirini oynama fırsatı bulamadım. Yine de şu kadarını rahatlıkla yazabilirim: Hayatında çapraşık, karmaşık ve kimi zaman döngüsel bir meseleyle karşılaşan kişinin tepkisini hayal etmek isterseniz, iyi bir tavla oyuncusunun satranç tahtasının başına oturduğunda veya briç masasında konuşmalar başladığında nasıl şaşkın ve çaresizce zar arayacağını düşünün.
‘Herkesin bir zar atımı ömrü varsa, o kadar karışık işlere mesela brice, satranca, bu arada paradigma çıkmazlarına kafa yormak neden gereksin ki,’ deyip geçivermek geçmişin yaygın ve sağlam paradigmalarından biridir. NMLZM virüsü sandığımızdan daha yaygındır. Böyle düşünmek kimileri için halen ne ayıptır, ne günah, ne de kusur. Her fırsatta Neme Lazım diyen biriyseniz, okumayı hemen burada kesmenize de kimse bir şey diyemez. Dememeli. Bir önceki cümlede belirttiğim tavrın ‘köklü bir paradigma ürünü’ olduğunu bir kez daha düşünün. Çünkü daha sonra ‘kökler ve yollar’ ayırımını konuşurken aynı mesele bir kez daha, bu kez de Amin Maloof sayesinde hem de bütün ihtişamı ile karşımıza çıkacak. Öncesinde bu iki oyunun kurallarından yararlanarak hayata ve paradigmaya ilişkin kısa ama
büyük bir derse birkaç satır ayırmak güzel olacak. Okuyalım: Rivayete göre 1400 yıl önce Hint Imparatoru, Pers Imparatoru Nevşiyan’a hediye olarak satranç oyunu gönderir ve yanına bir mektup iliştirir.

Mektubunda oyunla ilgili hiçbir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır:
” Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim ileriyi daha iyi görüyorsa,
O kazanır.
İşte Hayat Budur…”

Pers Imparatoru hediyeye çok sevinir fakat bir o kadar da şaşkındır.
Dönemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak, ondan oyunu çözmesini ve kendisinin de karşılık olarak Hint Imparatoru’na hediye edilmek üzere bir oyun icat etmesini ister. Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taş hareketini ve oyunu çözer.
Daha sonra on günde tavlayı icat eder ve imparatora sunar.

4 köşesi 4 mevsimi, tavlanın içindeki karşılıklı 6’şar hane 12 ayı, pulların toplamı ayın 30 gününü, siyah – beyaz pullar gece ve gündüzü, karşılıklı 12’şer hane günün 24 saatini simgeler…
Hint Imparatoru’na satranca karşılık olmak üzere tasarlanan tavla oyunuyla birlikte gönderilmek üzere bir de mesaj yollar:
” Evet, kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi iyi görüyorsa o kazanır.
Ama biraz da ŞANS gerekir.
İşte Hayat Budur…”
Merak sahibi okuyucu, zaten tavlayı öğrenmiş birinin bunu yeterli sayıp satrancı merak etmeyeceği veya etmemesi gerektiği fikrini haklı olarak yadırgamakla yetinmez, bu görüşü hayretle sorgular. Ama eğer yukarıdaki alıntı gerçeği az da olsa yansıtıyorsa, orada durmaması gerekir. Neden? Çünkü ‘bilmek iyidir.’ Bu da kökü derinlerde, alabildiğine sağlam ve günümüzde hatta son birkaç yüzyılda gücü ve geçerliliği giderek artan bir paradigmadır. Bu nedenle ‘uygar dünya’ insanlarının büyük bir bölümü bu görüşü içselleştirmiş durumdadır. Her gün yeni şeyler öğrenmemeyi, bildiklerini gözden geçirmemeyi yanlış bulur; sürekli ve hızla değişen hayatın gerçekleri ışığında merak yokluğunu bilki de fazlası ile yadırgar ve cehaleti acı acı sorgular. Çünkü merak, öğrenmeyi gerektirir; öğrenmek ise bilim ve bilgi diye kabul ettiğimiz şeylerle ilgili yeni sorular sormayı, onları irdelemeyi zorunlu kılar.

Carl Sagan bir söyleşisinde merakla ilgili önemli bir gözlemini paylamış: Anaokulu birinci sınıftaki çocuklarla konuşuyorsunuz, karşınızda bilim merakı ile dolu bir sınıf bulursunuz. Derin sorular sorarlar. “Rüya nedir, neden ayak parmaklarımız vardır, ay neden yuvarlaktır, dünyanın doğum tarihi nedir, çimen neden yeşildir?” diye sorarlar. Bunlar derin ve önemli sorular. O yaştaki çocuklardan merak fışkırıyor. Gidip bir de 12. sınıflardaki çocuklarla konuşuyorsunuz ve bunların hiçbiri olmuyor. Meraksız hale gelmişler. Anaokulu ile 12. sınıf arasında korkunç bir şey oluyor.

Merak çok önemli, okulların merakı katletmek yerine beslemesi gerektiğini söyleyip duruyoruz ama meraklar da türlü, türlü.
Mesela 80’lerin çok sevilen televizyon dizisindeki şöhretli karakter Meraklı Melahat. Onda herkesin kusurunu, özel hayatını gizli gizli araştıran cinsten bir merak vardı. Kediyi öldüren türden meraklar da var. Falanca dersten alacağınız notu merak etmenizde başarısızlık
kaygısı ile soslanmış başka türlü bir meraktan söz edebilirsiniz. Suyun kaldırma kuvvetini keşfeden bilim adamının, elmanın ağaçtan yere düşmesinin nedenini sormakla başlayıp sonunda yer çekimini keşfeden fizikçide başka bir merak var. Hazerfan Çelebi’yi Galata Kulesi’ne çıkaran, Lavasoier’in başı kesildikten sonra beynin kaç saniye canlı kalacağına ilişkin ömrünü aşan bilme tutkusu da merak. Madam Curie’nin ölümüne yol açan radyasyona ilişkin anıtsal merakını ise saygı ve minnetle analım. Prometheus ise ışığı çalma merakı ile anımsanmalı. Adını bilim tarihine yazdırmış ‘ölümsüz’ kişilerin merakı, paradigmaları ve insanlık tarihini değiştirdi. Büyük dönüşümlere yol açtı.

Bizim gibi fani insanların ‘saygı değer’ ama daha sıradan meraklarından da söz edelim: Otomobilde akünün ne işe yaradığını, kuşların nasıl uçabildiğini, balıkların suda neden boğulmadığını, fıskıyenin veya su değirmeninin ya da otomobilin nasıl çalıştığını soran sorgulayan bir merak.. Çoğu ağacın neden baharda çiçek açtığını, güney yarım kürede neden yazın pek yağmur yağmadığını araştıran türden bir merak. Güneşi sönmüş bir dünyayı hayal etmeye çalışan, uzayın dengesini ya da dengesizliğini, genişlemesini, bildiğimiz en yakın ve en uzak yıldıza ışık hızı ile kaç yılda gidebileceğimizi, hatta uzayın ötesini merak etmek de gayet mümkün. Işık hızıyla yolculuğun
ne zaman ve nasıl mümkün olabileceğini, her tür hastalığı tedavi etme imkanına ne zaman kavuşabileceğimizi, böyle bir dünyanın insan varlığına nasıl dayanabileceğini… Robotlara ve otomasyon meselesi ile birlikte geleceğimizi merak etmek de mümkün deyip duralım.

Meraklarımız sadece fiziksel dünyayla teknolojiyle ilgili olanlardan ibaret değil elbette. Aslına bakarsanız, insan merakının dışında kalmış alan bulmak bugün artık gerçekten güç. Felsefe, tarih, geçmiş ve gelecek gibi sosyal, psikolojik ekonomik alanlar da hep merak konusudur. Mesela özellikle Ortadoğu’da ‘sevsem öldürürler, sevmesem ben öldüm’ diyecek kadar yakıcı aşklara neden daha çok genç yaşlarda düştüğünü sorgulayan bir merak türünden söz edebiliriz. Bazı kişilerin neden sürekli suç işlediğini, seri katilleri yaratan etkenleri, çağdaş
hukuk ilkelerinin doğuşunu, adaletin gerçekte ne olduğunu, cezalandırma yöntemlerinin zaman içinde evrimini araştırıp öğrenmeye yönelen bir hukukçunun merakını düşünün.

Hukukçudan söz edip iktisatçıyı, finansçıyı unutmak olur mu? Piyasaların işleyişini de merak etmek mümkün. Piyasaların bulunmadığı bir ekonomik sistemin neden var olmadığını da. Elmas veya altın gibi aslında yararsız ve gereksiz maddeler epeyce pahalı iken, hava gibi su gibi nimetlerin bedava olması nedendir diye soran bir merak. Merkez bankalarının herkese istediği kadar para verip yoksulluk sorununu neden kökten çözmediğini, faizlerin neden kalıcı olarak sıfıra inmediğini, vergilerin neden bu kadar yüksek veya düşük ve ölüm
kadar kaçınılmaz olduğunu soran bir merak. Her şeyin her şeyle ilişkili olduğu yönündeki kadim tezin dayanaklarını araştırmaya doyamayan bir merak.

Örnekler saymakla bitmez.öÖzetleyelim: Hayatımızda karşılaştığımız, fiziksel, psikolojik, sosyal ve doğal olgulara ve olaylara yol açan nedenleri öğrenmeye, anlamaya, araştırıp keşfetmeye yarayan, böylece yeni bilgilere, yeni yol ve yöntemlere yol açan her cinsten binbir meraktan söz ediyoruz. O
kadar türlü çeşitli merak varken, bunların hepsi için aynı sözcüğü kullanmamız nedendir?Sorgulanmaya değer, doğrusu.

Merak mı, Tecessüs mü?
Bu iki sözcük, ikincisi kullanımdan epeyce kalkmış olsa da zaman zaman birbirinin eş anlamlısı olarak halen kullanılıyor. Ne var ki, aralarında önemli bir anlam farkı olması da gayet mümkün. Sorgulamaya tutkulu ‘ideal’ okuyucu, daha başlığı okuduğunda metni bir yana
bırakıp hemen tecessüs sözcüğünün anlamını bir güzel araştırmış olmalıdır. Bunu yapmayı düşünmüş ama ertelemiş olmanız ise elbette çok daha olağan. İYi haber: Merakınız her durumda birazdan ve belki de fazlası ile tatmin edilecektir. Şimdi aşağıda yer alan üç cümledeki fikirleri birlikte düşünmeye çalışın.
Kediyi merak öldürür.
Merak haramdır.
İnsan merak eden bir hayvandır.
Merak yerine tecessüs sözcüğünü koyarak yazalım aynı cümleleri.
Kediyi tecessüs öldürür.
Tecessüs haramdır.
İnsan tecessüs sahibi bir hayvandır.
Bu cümlelerle yukarıdaki cümleler arasında bir farklılık, belki de epeyce önemli bir farklılık var. Bulabilir misiniz? Hiç kolay değil. Hele tecessüs sözcüğünü daha önce çeşitli bağlamlarda defalarca duymamışsanız. Kaldı ki buradaki anlam farkı konusunda dilin ustaları arasında ortak anlayış olmadığını görüyoruz zaten. Ustaların Şair-i Azam olarak tanıyıp saygı ve hayranlıkla andığı Hilmi Yavuz bu farkı hem de soru ve sorgulama kavramları ile birlikte mükemmel bir şekilde anlatmış. Üstelik paradigma meselesine ilişkin örtük ve zengin yollamalar içeriyor yazısı. Saygı, sevgi ve hayranlıkla okuyalım:
‘Merak’ mı, ‘Tecessüs’ mü?
‘Sormak’ mı , ‘Sorgulamak’ mı?
“Batılı laik eğitimden söz ederken genellikle, soru sormanın ne kadar önemli olduğu vurgulanır. Soru sormak, Dogmatik Akla karşı, Kritik Aklın gereğidir;- doğrudur da! Max Scheler, Dogmatik Aklın akılyürütme metodunun ‘Ars Demonstrandi’, Kritik Aklın akılyürütme metodunun ise, ‘Ars İnveniendi’ olduğunu bildirir. Scheler, ‘Ars Demonstrandi’yi Dogmatik Akıl’la birlikte Geleneksel cemaat tipi toplumla ; ‘Ars Inveniendi’yi ise Kritik Akıl’la birlikte Modern toplumla ilişkilendirir.

Bir kere daha söyleyeyim: Dogmatik yada Skolastik aklın, önceden kabul edilmiş doğruları yeniden doğrulamaktan, doğruların doğruluğunu tekrar kanıtlamaktan başka bir işlevi yoktur: Bu akılyürütme, bilineni yine bilinir kılmanın ötesinde, yeni doğruların keşfedilmesini imkânsız kılar. Ben buna ‘Dönme Dolap Mantığı’ diyorum: Burada akılyürütme, gözleri kapalı bir dolap beygirinin hep aynı çemberin üzerinde, sanki sürekli yeni bir yerlerden geçtiğini sanarak, dolaşıp durmasına benzer. Dolayısıyla, bilinenin ötesinde, dolap beygirinin gözlerinin açılması gibi, hep aynı yerde niçin dolaşıp duruyor olmanın sorgulanması, Dogmatik ya da Dolap Beygiri mantığından, Kritik Akla; bir başka deyişle, Geleneksel toplumdan, Modern Topluma geçiş sürecini işaret eder.

Soru sormak, evet! Kritik aklın metodudur: Başka türlü söylersem, soru sormak, Kritik aklın sadece ‘gereklilik’ koşulunu yerine getirir, ama ‘yeterlilik’ koşulunu değil! ‘Yeterlilik’ koşulu,  hangi tür soruların sorulmaması gerektiğini bilmektir. Bu, Kritik aklın, aynı zamanda Analitik bir akılla tahkim edilmesi anlamına gelir. Ben 40 yıldan daha uzun bir süredir Üniversitelerde hocalık yaptım, yapıyorum. Bütün öteki arkadaşlarım gibi, öğrencilerimi, daima soru sormaya teşvik ettim;- hatta daha da ileri giderek, onları kışkırttım, da diyebilirim! Ama sadece, ‘ aklınıza gelen herşeyi sorun, ya da sorabilirsiniz’, demedim;- hangi tür soruların da bizi yeni ve doğru bilgilerin keşfine götüremeyeceğini, kısaca bu bağlamda hangi tür soruların sorulmaması gerektiğini de anlatarak başladım derslere…
Hangi tür sorular sorulmamalı? Ben bu soruları üç kategoride topladım:
‘Münasebetsiz Mehmet Efendi’ soruları: Padişahın, ülkede ‘Münasebetsiz Mehmet Efendi’ diye birinden sıklıkla söz edilmesi üzerine merak ederek onu Saraya çağırttığı ve sohbet sırasında, Münasebetsiz’in, durup dururken sorduğu, ‘Sultanım, babanız zurna çalar mıydı?’
türünden sorular!

Umberto Eco’dan alıntıladığım, ‘Vittorio Emmanuele III’ soruları: İtalya Kralı III.Vittorio Emmanuele’nin , bir resim sergisini maiyetiyle birlikte gezerken, bir köy peyzajı tablosunun önünde durarak, ressama sorduğu ‘Acaba bu köyün nüfusu kaç?’ türünden sorular!
Bir konferansta bir öğrencinin sorusu: Konferansçı, Doğu toplumlarında sultanların ve maiyetindekilerin kamusal alana başlarında sarık, kavuk, fes…ile, ama mutlaka başları örtük olarak çıkarken, Batı Hırıstiyan toplumlarında imparatorların, kralların ve maiyet erkânınınkamusal alana genelde başları açık çıktıklarına dikkat çekmişken, bir öğrencinin sorduğu ‘ kavuklar acaba kaç kilo?’ türünden sorular…
Bilmem dikkat ettiniz mi? Rahmetli Cemil Meriç Hoca, ‘merak’ kelimesini değil, ‘tecessüs’ kelimesini kullanırdı. Yukarıda sözünü ettiğim konferansta ‘kavuklar acaba kaç kilo?’ sorusu ‘merak’ sorusudur;- sultanların veya kralların başlarının niçin kapalı ya da açık olduğunu sorgulamak ise, ‘tecessüs’! ‘Merak’, akla gelen her soruyu sormaktır; ‘tecessüs’ ise, sorgulamak!

Şöyle de denebilir mi? Merak, kayıtlı bilgiyi öğrenme isteğidir ;-örneğin kavuğun kaç kilo olduğunu kolayca bir ansiklopediden öğrenebilirsiniz. Oysa tecessüs, kayıtlı olmayan bilgiyi araştırmaktır;-örneğin, doğu toplumlarında sultanların kamusal alana başları örtülü, batı toplumlarında kralların kamusal alana başları açık çıkıyor olmalarını araştırmak gibi!.”

Merak ve tecessüs sözcüklerinin yer aldığı yukarıdaki iki farklı cümle setinin arasında gerçekten hatırı sayılır anlam farkları olduğunu şimdi daha iyi görüyor olmalısınız. Çünkü şairin gözlüğü, oradaki fikirleri muhtemelen daha net hale getirdi. Ne var ki, o iki sözcüğe başka gözlüklerle bakmak ve böylece farklı anlamlar bulmak gayet kolay. Bakalım.

‘Tecessüs haramdır’ cümlesindeki tecessüs kişisel halleri, başkalarının gizli hayatlarını, özellikle ayıplarını ve kusurların onlara fark ettirmeden ve muhtemelen kendi çıkarına kullanmak ya da dedikodusunu yapmak için gözlemek araştırmak merakı anlamındadır; zaten tecessüs kelimesinin ‘casus’ sözcüğü ile yakın akrabalığı da bunu gösterir, denebilir. Bu anlayışta tecessüs merakın olumsuz bir türüdür. Ancak ne Cemil Meriç’in ne de Hilmi Yavuz’un tecessüs sözcüğüne böyle bir ‘olumsuz’ anlam vermediği bana aşikar görünüyor. Onların tecessüs sözcüğüne verdiği anlam, günümüzde bilimsel merak deyişindeki bilgi edinme için sorgulama ve araştırma tutkusuna çok yakındır.

Bu hoş konuyu şöyle bağlayalım: Sorgulamanın, araştırmanın kökeninde bulunan ve günlük dilde her çeşidine merak deyip geçtiğimiz cevheri, nüanslarını da ifade edecek daha fazla sözcüğe ihtiyacımız var. Bu alanda başka dillerde durumun ne olduğunu araştırmak konuya ilgi ve merak duyanlara kalsın, diyerek dikkatli okuyucunun muhtemelen fark ettiği başka bir noktaya değinelim:

Aynı sözcüğün anlamı bağlamına göre değişiyor, yani içinde yer aldıkları cümleye göre anlam kazanıyor her sözcük. Bir öğrencimin şu sorusunu anımsadım. ‘Sözcüğün paradigmasını cümlesi belirliyorsa, bireyin paradigmasını neden toplum belirlemesin ki?’ Bir dileği mi gerçeği mi vurguluyor bu soru, bilmiyorum. Ama merak ediyorum:

Sözcüklerin cümlelere isyan ettiği haller var mıdır acaba? Bunu bilemem ama, insanlık tarihi aynı zamanda, unreasonable man diye niteleyeceğimiz sorgulayan insanlar sayesinde gerçekleşen paradigma değişimlerinin tarihi olarak okunabilir. Bu cümle, en çok da düşünce tarihi için geçerli. Ne var ki, her şey gerçekten her şeyle ilişkili ise düşünce değişince değişmeyen ne kalır ki?

https://www.google.com/imgres?imgurl=https://www.azquotes.com/picture-quotes/quote-the-reasonable-man-will-adjust-to-the-demands-of-his-environment-the-unreasonable-man-george-bernard-shaw-138-64-62.jpg&imgrefurl=https://www.azquotes.com/quote/1386462&docid=ptt8JB_sJdbhxM&tbnid=

‘Mantıksız, aykırı, uyumsuz adam. Adını medeniyet koyduğumuz bugünü ona borçluyuz.’ Böyle diyor Shaw. Gerçekten de yerleşik paradigmalarla çelişen buluşları ve fikirleri yeşerttiği, böylece değişimi zorladığı için merak, her zaman küçüklü büyüklü çatışmalar yaratır; mahallenin muhtarları ne derse desin, ne denli direnirse dirensin dünyanın her yanında sürekli olarak ‘eski köye yeni adet’ gelmeye devam eder. Evrende her alanda değişimin esas olduğunu, bir tek sürekli değişim gerçeğinin değişmediğini söyleyenleri haklı çıkarır zaman. Zamanı gelmiş bir fikrin direngen paradigmaya ve ona dayanan her türlü güce karşın hayata geçmesini engelleyecek bir şey henüz icat edilmiş değildir. (Eklemek uygun olur: Son üç beş cümle ile özetlediğimiz bu bakış açısını, bir ‘değişim paradigması’ olarak nitelemek mümkündür.)”

Zamanın ruhundan söz edilmesi, tam da bu düşüncenin yani değişimin sürekli ve kaçınılmaz olduğuna ilişkin paradigmanın unsurlarından biri. Sözünü ettiğimiz değişimin motoru enerjisini meraktan, sorgulayan insandan alır. Biraz abartmak pahasına diyebiliriz ki; merak, ateş, su ve toprak kadar evrensel bir değerdir. Çünkü insan merakla doğar. Gerçekten de, ana karnından çıkar çıkmaz göbeği kesilen her bebekle hayatı arasında, kesilen göbek bağı kadar güçlü başka bir bağ oluşur. Adına merak dediğimiz o bağ insanın var olmasına demeyelim, varlığını sürdürmesine yarar. Bir bebeği ilk yıllarında yakından gözleme fırsatı bulmuşsanız, onun nasıl bitmez tükenmez bir merakla çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalıştığını görürsünüz. Bilinçli anne babalar çocuklarının, değişim paradigmasını özümsemiş öğretmenler ise öğrencilerinin merakını türlü çeşitli araçlarla oyunlarla, deneyler ve bilgilerle desteklemeye özel önem verirler. Işıklı oyuncaklar, resimler, her dilde şarkılarla belki klasik müzikle, derken yer küre, gökyüzü ve uzayla tanıştırır, böylece çocukların merak ve keşif duygusunu sürekli beslerler. Her gördüğü nesne ile arasında bağ kurmaya çalışan çocuk sorular sormaya başlar. Her soru merak
belirtisidir. Bilinç ve hayat belirtisidir. Her çocuğun ilgisi, merakı kısmen farklı alanlara yönelir. Okulları dehanın katledildiği yerler olarak tanımlayan düşünür, özel ilgileri olan çocuklara ortalamalar esas alınarak vasat bir ‘fabrikasyon’ eğitim verilmesi nedeniyle bugün düne göre çok daha haklıdır. Öte yandan, öğretimle eğitim arasındaki farkı, merakı diri tutmaktaki muhteşem faydayı yeterince algılamayan, başarıyı üniversite sınav sorularına indirgeyen ezberci bir okul sistemi, sadece dehayı değil yeni nesillerin merakı ile birlikte kendi toplumunun geleceğini de katleder. Çok şey yazılıp söylenmesi gereken bu önemli konunun yeri burası değil, merak edenler için Ken Robinson adını anmakla yetineceğim. Yazdıklarını konuştuklarını bulup izleyebilirsiniz. Toplumlar gibi öğrenen organizasyonlar da merakla yol alırlar. Başarılı işletmelerin insan kaynağında merak cevherini canlı ve diri tutmak sürdürülebilirliği sağlamanın en gerekli şartlarından biri. İnsan kaynağının önemi her geçen gün çok daha iyi anlaşılıyor. Ülke çapında da aynı sonuca varmak mümkündür. Düşünce özgürlüğü bu nedenle de toplumsal planda ‘olmazsa olmaz’ sayılır.

Bilimsel Merak
Keşif ve öğrenme isteğinin en üst düzeyde yaşandığı durumlarda bilimsel meraktan söz ederiz. Bilimsel merak, doğru bilgiye ulaşma arzusunu, bu konuda harcanan yoğun çabayı ifade eder. Başarılı bilim insanları İçin bilimsel merakı, öğrenme ve keşfetme merakı çok üst düzeydedir. Bu merakı iyi anlatan bir örnek Fransız Kimyacı Lavoisier’ın kısa ömrünün son anlarındaki yaşanmıştır. Daha doğrusu, bu olayın aşağıda anlatıldığı gibi yaşandığı iddia edilir, Ünlü bilim insanı 51 yaşında iken, mahkeme onu giyotinle ölüme mahkum eder. Boynunun vurulmasını beklerken kitap okumaktadır. Cellat, onu giyotine götürmek için yanına geldiğinde ise Lavoisier, nerede kaldığını unutmamak için kitabın arasına bir “kitap ayracı” koyar. Herhalde yeniden okumaya başlama fırsatı bulacağını ummaktadır veya kitaba o anda bile öylesine dalmıştır ki ölmek üzere olduğunun fark etme fırsatı bulamamıştır. Anlatıldığına göre, o arada çok daha çarpıcı bir şey olur: Lavoisier, giyotine giderken arkadaşı ünlü matematikçi Langrange’i yanına çağırır:
“Kafam kesilip sepete düştüğünde gözlerime iyi bak. Eğer iki kere göz kırparsam, insanın kafası kesildikten sonra bir süre daha beyin düşünmeye devam etmekte demektir.” der .
Hüküm icra edilir, kafası giyotinle kesilir ve sepete düştüğünde göz iki kere kırpılır.
– “Lavoisier’in son saniyedeki ispat arayışı, bilimselliğin yüzyıllar sürecek meşalesidir, der Lagrange.

Bu muhteşem öykü uzun yıllardan beri birçok yerde anlatılır, birçok kitapta yer alır. Ne var ki, modern kimyanın önde gelen bilim adamının ölüme giderken bu öyküde anlatılanları yaptığı yönünde bir kanıt henüz bulunmuş değildir. Bu durum anlatılan olayın gerçek dışı olduğunu da göstermez. Çünkü o yönde de bşr kanıt yoktur. Ne 9lursa olsun, öykü bilginin önemini ve bilgi edinme merakının hayattan üstün olabileceğini ortaya koyması bakımından hatırlanmaya değer.

Peki, neden idam edildi bilim adamı? Boğazı kesildikten başı bedenden ayrıldıktan sonra birkaç saniye de olsa yaşar mı? Merak ediyorsanız, bilim merakınızın varlığından emin olabilirsiniz. Bu öyküyü birçok yönü ile irdeleyen Evrim Ağacı’nın ilgili sayfasını incelemeniz hem bu konuya ilişkin merakınızı tatmin edecektir, hem de sizde yeni meraklar yaratmaya yarayacaktır. Onun neden idama mahkum edildiğini, onu mahkum eden yargıcın bilim adamının bağışlanmasını isteyenlere verdiği yanıtın hangi paradigmanın eseri olduğunu da sorabilirsiniz. Hepsinin yanıtı var.
Yeter ki merak edin ve arayın. İlk adım burada: https://evrimagaci.org/lavoisier-neden-idamedildi-giyotinle-kafasinin-kesilmesi-sonrasi-goz-kirptigi-dogru-mu-3799

Paradigma Felci
Paradigma felcinden, paradigma körlüğünden ve paradigma sancısından sıkça söz edilir. Bu terimler kanıtlanmış gerçeklere karşın değişime direnmeyi anlatır. Her değişiminin her zaman güçlük taşıdığını biliyoruz. Özellikle toplumsal formatın kökten değişimi, belki en çok doğum sancısına, ama doğumun toplumsal olanına benzetilebilir. Ne denli sancılı olursa olsun her toplumun ve her bireyin kaderi değişimdir. Hangi dönemde, hangi toplumsal paradigma altında yaşamış olursa olsun, hemen hemen her toplum farklı düzeylerde ama mutlaka değişir. İnanmazsanız, plazalardaki söyleşilere, köy kahvelerindeki sohbetlere kulak kabartın, televizyon dizilerindeki olay örgülerine ve dizileri ekrana yapışmış gibi izlemeye doyamayan, sosyal medyadan koptuğunda soluğu kesilmiş gibi tedirgin olan tutkulu gençlere bakın.

Ama merak duygusunun gerçekten değişim yaratan ürünlerini, en çok patent büroları ile kitaplarda, kimi zaman da iyi araştırma yapan üniversitelerde bulursunuz. O duygunun yakın bir gelecekte baş ağrıtacak ürünleri ise muhtemelen gözlerden uzak bir yerde henüz kuluçka halindedir. Yani epeyce aykırı birinin zihninde gelişmektedir. Biraz da kutsallaştırarak uygarlık diye adlandırdığımız insan soyunun yarattığı bugünkü acayip dünya, yerleşik paradigmaların sınırlarını zorlayan düşüncelerle, fikirlerle, keşif ve icatlarla oluştu. Hepsi bugünkü varlığını, merakın döl yatağında sessizce filizlenen bir veya bir dizi soruya borçludur. Öte yandan, yerleşik paradigmayı sarsacak keşifler icatlar yapmak, var olan paradigmaya aykırı düşünceler geliştirmek çabasını, ‘şeytanla’ bozgunculukla, hiyanetle nitelemek, çağlar boyunca çok sık kullanılan yöntemlerden biri olmuştur. İnsanın çevresini tanıyıp anlama, doğanın işleyişini keşfetme uğraşını ‘tanrının işine karışmak’ diyerek büyük günah sayıp cezalandırmak veya eski köye yeni adet diye yadsımak son yüzyıllara kadar sıkça yaşanmıştır. Günümüzde de farklı şekillerde ama açıkça tekrarlanmaktadır.

Bu arada, genel kabul görmüş görüşlere (egemen paradigma) ters düşen veya aykırı davranan kişilerin bunun bedelini, mesela derisi yüzülmek, yakılmak, baldıran zehri ile öldürülmek suretiyle ödediklerini biliyoruz. Tüm bunlara karşın insandaki merak duygusu hiçbir çağda yok edilememiştir. Özellikle engizisyon döneminde yüz binlerce insan, Kilise’nin dogmalarla örülmüş paradigmalarını sorguladıkları için akla gelmedik cezalarla kıyıma uğradı. Çok sayıda insana işkence edildi, binlerce insan öldürüldü. Kilisenin suçu bundan ibaret değil, benzer suçları işlemek sadece kiliseye veya salt dinlere özgü de değil. Yeri gelmişken, yerleşik paradigmayı sorgulamanın bedelini hayatı ile ödemiş birkaç ismi burada saygı ile anmak gerek: Sokrat, Bruno, Nesimi, Hallacı Mansur, (İbn-i Rüşt?) Hayatı ile ödemekten son anda kurtulan ama o korkunun koyu karanlık gölgesinde yaşayanlar da oldu. Galile bunlardan biri.

“Yığınla örnek sayarak konuyu dağıtmak yerine, bu bölümün temel fikrine dönmek daha doğru olacak: Paradigmalar en geniş anlamda kendimize ve tüm evrene bakışımızı ve sonuçta zihinsel dünyamızı belirleyen dar veya geniş ama her durumda bir çerçevedir, dünyaya baktığımız gözlüktür. Buna sadece görmek değil hayal etmek, düşünmek ve hissetmek de dahildir. Egemen paradigmaların dışına çıkmak zordur, sistemin dışından bakabilmek gibi hem yaratıcı ve yoğun bir çaba gerektirir, hem de aykırı olmak gibi bir tehlike riski birlikte getirir; bu nedenle, genellikle bilim insanları ile gerçek sanatçılara özgü bir tutum olarak görülür. Onların özgürlük alanının çağdaş toplumlarda çok daha geniş tutulması bundandır. Onlar bir bakıma mahallenin delisidir. Ama uygarlık o delilerin açtığı patikaların ulaştığı evrenlerde yeşerir. “

‘Sartre Fransa’dır.’
Modern toplumlarda sanata ve bilime duyulan kurumlaşmış ve sıradan halkta da belirli ölçüde karşılık bulan saygının kökeninde, herhalde yeni paradigmalara çıkan patikaları kavgasız savaşsız biçimde açık tutma gereksinimi vardır. Paradigma felcine karşı o patikalar az veya çok ama bir bakıma çaredir. Bu tutumun anıtsal örneklerinden biri De Gaulle gibi bir devlet adamına ‘Sartre Fransa’dır,’ dedirten ilginç olaydır.

Cezayir’in Fransa tarafından işgal edildiği sıralarda, devlet politikalarına ve Başkan De Gaulle’e karşı keskin tavır alarak eylem yapan Sartre için sert önlemler uygulanmasını isteyenlerin önerisini reddeder Fransa’nın kudretli lideri De Gaulle. Gerekçesini ‘O, Fransa’nın ta kendisidir; ona dokundurtmam,’ diyerek belirtir.

Sartre Fransa’dır


Toplumların bir paradigmadan ötekine kriz ve savaş dışındaki nedenlerle yumuşak geçiş yapabilmesinin ve bunun toplumsal barış içinde başarılmasının şartlarından biri, paradigma egemenliğinin sorgulanma yollarının açık tutulması ve bunun meşru bir hak sayılmasıdır.
Topluma ve egemen yapıya aykırı görüşleri ifade etmenin de bir özgürlük alanı olarak kabul edilmesi aydınlanma çağının meyvelerinden biridir. Orta çağ karanlığını izleyen baskıcı rejimlerden ve onun ardından gelen faşist yönetimlerden sonra, birçok ülke yirminci
yüzyılda bu aydınlık aşamaya ulaştı.

Eleştirel (Yaratıcı) Düşünme Engeli Olarak Bilişsel Uyumsuzluk
Biyolojik yapımızı ‘kaderdir,’ diyerek bir yana koysak bile, hemen her yerde yerleşik paradigmanın ve kimi zaman da baskıcı yönetimlerin aykırı insanın düşünme ufkunu kısıtladığını gördük. Ancak, eleştirel düşünme sürecinin önündeki sınırlar her zaman dışarıdan gelen baskılarla oluşmuyor. Kendi içimizdeki direnç belki de daha önemli, Bilişsel uyumsuzluk teorisine getiriyorsun sözü. Bu teori, yeni fikirlere karşı içselleştirilmiş direnci somut biçimde anlamamızı, yeni verilerin veya bilgilerin o zamana kadar edinilmiş bilişsel birikimin süzgeçinden geçirildiğini, geçmiş kabullere uymayanların dışarıda tutulduğunu anlatıyor. Böylece, önceki kabullerle oluşmuş düşünsel (bilişsel) yapıya uymayan bilişleri, bilgileri kabullenmeye direnerek çelişkisiz kalmanın belki de aldatıcı huzurunu ister istemez gözettiğimizi vurguluyor.
Bu teori, yeni düşünce ve tavırların kabul edilmesine karşı az veya çok ama daima bir süzme veya karşı koyma mekanizmasına sahip olduğumuzu iddia ediyor. Bu sonuç kanımca çok önemli. Annelerimizin ve süt annelerimizin bu oluşumdaki payını düşünmeye geçmeden önce, teoriyi anlatan alıntıya birlikte bakalım. ‘Stanford Üniversitesi’nde bir sosyal psikolog olan Leon Festinger 1957’de, insan davranışı
üzerine yazılmış en etkili makalelerden biri olan Bilişsel Uyumsuzluk Kuramı’nı yayınladı. Kuram çok basitti. Hepimiz bilim adamlarının ‘bilişler’ olarak adlandırdığı çeşitli inançlar, fikirler ve düşünceler taşırız. Çoğunlukla bilişlerimiz birbiriyle alâkasızdır. Örneğin, opera sevgisinin 1980’de kimin başkan seçildiği ile hiçbir alâkası yoktur. Ama düşüncelerimiz veya eylemlerimiz birbiri ile ilgili olmaya başladığında, onların tutarlı olmasına derinden ihtiyaç duyarız. Çelişkiler aklın hoş göremediği bir uyumsuzluk haliyle sonuçlanır. Çatışan biliş veya davranış, beyni denge haline geri getirmek için değişmelidir. Düşünceleri değiştirmek genelde davranışları değiştirmekten daha kolay olduğundan, zihinmizi dönüştürmeye daha müsaitizdir.

Festinger sigara içme örneğini verir. Sigara içen bir adam sağlık risklerini duyduğunda bilişsel uyumsuzluğu deneyimler. Bir çözüm sigara içmeyi bırakmaktır. Ama davranışın değişmesinin zorluğundan dolayı, sigara içicisinin uyumsuzluğun gerilimini düşürmek için sigara içme hakkındaki inançlarını değiştirmesi daha muhtemeldir. Örneğin, stresi azaltması ve kilo kaybını kolaylaştırması gibi, sigara içmenin sağlık açısından olumlu algılanan yönlerine odaklanmayı seçebilir. Kendisine “Eğer sigara içmeyi bırakırsam, kilo alırım ki bu da benim için kötü olur.” gibi şeyler söyleyebilir. Buna alternatif olarak sigara içmenin tehlikelerini bir araba kazası geçirme riski gibi diğer günlük risklerle karşılaştırabilir. Sigara içicisi “İnsanlar tereddüt etmeden her gün trafiğe çıkıyorsa, ben bir sigara yakmaktan neden endişe duyayım?” diye düşünebilir. Bu tip bahaneler insanların bilişsel uyumsuzluğu gidererek, davranışlarını inançları ile tutarlı hale getirmesine olanak sağlar.

Öğrenci kulüplerinin okula yeni başlayan öğrencilere kötü şakalar yapmaları bilişsel uyumsuzluk ilkesi ile açıklanır. Araştırmacılar başlangıç ritüelleri ne kadar küçük düşürücü olursa, yeni öğrencilerin de grubun bir parçası olmaktan o kadar keyif aldıklarını söylediklerini tespit etmiştir. Sosyal psikologlar buna ‘çabayı gerekçelendirme’ paradigması adını verdiler.

Ekonomistler alıcının pişmanlığını bilişsel uyumsuzluk olarak yorumlarlar.
Festinger insanlara yalan söylemeleri için para ödenirse, söyledikleri yalana inanmadıklarını da tespit etti. Ama eğer söylemeye para almadan gönüllü olurlarsa, söylediklerine sıklıkla inanmaktadırlar. Yalan söylemelerinin nedenini bunun için para almalarına bağlayamazlar, bu yüzden bilişsel uyumsuzluk hali yaşarlar. Böylece söylediklerine inanmaya çabalarlar.’ Çok duru olarak söylemek gerekirse, akıl herhangi bir nedenle kabule hazır olmadığı bir olguyu yadsımak için yeterli neden bulmak konusunda güçlü gerekçeler bulmakta çok mehirdir. Çelişkiyi görmekten kaçınmak ve değişimin getireceği uyum sorunları, bu direnmenin başlıca nedenleri sayılır. Çok kişide gördüğümüz ve kimi zaman kendimizde de izleyeceğimiz gerçeği algılamaktan özenle ve inatla kaçınma tavrını bilişsel çelişkisizlik çabasının ürünü olarak görebiliriz artık. Böyle görünce de kişiyi ayıplamak veya duruma öfkelenmek anlamsız hale gelir.

Bilişsel Çelişki ve Hakikatin Önemsizleşmesi
Bizi bu bölüme kadar izleyen okuyucu, artık büyük bir ödülü hak etmiş demektir: Yalın Alpay’ın Emre Alkin ile yaptığı Modern ve Postmodern hakkındaki şahane söyleşi. Nette video olarak kolaylıkla bulabilirsiniz. Mutlaka izlemelisiniz. Ayrıca, Harward Review’den alıntıladığım şu satırları videoyu izlemeden önce veya sonra okumanızı öneririm.

İnsanlar delillerle desteklenen hakikat yerine neden komplo teorilerine inanmaya devam ediyor? Cevabı hayatımıza son yıllarda giriş yapan bir felsefi kavramda bulmamız mümkün; artık hakikat sonrası çağdayız. Hakikat sonrası (post-truth) olarak adlandırılan ve gerçeklerin nesnel kanıtlardan ziyade bireylerin duygu ve inançları tarafından belirlenmesine işaret eden felsefi kavram, 2016 yılında Oxford sözlüğü tarafından yılın kelimesi seçilerek hayatımıza hızlı bir giriş yaptı. Hakikati işaret eden nesnel kanıtların gözümüzde önemini yitirmesi, bize doğruymuş gibi gelen şeyleri doğru olarak kabul etme meyilimiz ve kişisel görüşlerimizin kusursuzluğunu kutsama fırsatına sahip olmaktan duyduğumuz haz da böylece taçlanmış oldu. Felsefe ve etik eğitmeni Lee McIntrye “HakikatSonrası” adlı kitabında bu eğilimin gerçeğin ve gerçeklerin varlığının reddi olmadığının altını çiziyor ve bu dönemi hakikatin kişisel önyargılara ve öznel perspektife boyun eğdiği çağ olarak tanımlıyor. Yani, gerçeklik artık varlığını bizim görmek istediğimiz şekilde sürdürüyor. McIntyre’e göre, hakikat sonrası çağda bazı gerçekler diğerlerinden daha önemlidir ve bireylerin bir gerçeği diğerine tercih etmek için kullandığı kriter, gerçeğin kişisel bakış açısına uyduğu ölçüttür. Dolayısıyla, insanların kanıtları reddederek boykot çağrısında bulunmasının altında yatan nedenin “nesnel kanıtlarla desteklenen doğrunun kendi inançlarına uymaması sebebiyle kendilerine doğruymuş gibi gelen seçeneğe ikna olma eğilimi” olduğunu söylemek mümkün. Bu tavır aynı zamanda hakikatin önemsizleştirilmesi anlamına gelir. Bir yönü ile de Nietzsche’den esinlenerek denebilir ki gerçeği kabullenmeye hazır olmayan insanın kendi illüzyonlarına sığınmaya devam etmesini ifade eder. Değilse bilişsel uyumsuzlukla yüz yüze gelir.

Göksel Çaydanlık Benzetmesi
Bertrand Russell’in (1872-1970) ‘Bir Tanrı Var mı?” isimli makalesinde çaydanlık benzetmesini şöyle kullanır.
“Eğer ben, Dünya ile Mars arasındaki eliptik bir yörüngede ve Güneşin çevresinde dönen, porselen bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim; bu çaydanlığın en güçlü teleskopla dahi tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek denli de dikkatli olsaydım; kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı.
Ancak devam edip de, “Bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı, insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim,” herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ne var ki, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişi, Yakın Çağda olsaydı bir ruh doktorunun, Orta Çağda olsaydı, bir engizisyon yargıcının karşısına çıkartılırdı.’’

Bu aradaki çaydanlık, yerleşik paradigmaların veya tersi fiziksel imkansızlık nedeniyle veya başka sebeplerle henüz kanıtlanmayacak bilişlerin düşüncelerimizdeki gücünü göstermesi bakımından önemlidir. Kesinlediğiniz düşüncelerin doğruluğundan ve özellikle sorgulanmadan kabul edilmiş genel yargılardan daima kuşku duymamız gerektiğini ifade eder.

Aynı bağlamda başka çok güncel hem de çarpıcı bşr örnek gece ve gündüzle ilgilidir. Gece ve gündüzün dünyanın dönmesi sonucu ortaya çıkan bir ışık olayı olduğunu bugün kesin olarak biliriz. Ancak, bunu farklı görenler, yani gece ve gündüzü birer fiziksel nesne olarak, belirli zamanlarda dünyayı saran mesela bir örtü gibi bilenler de var. Dahasını burada yazmayacağım. Blogda bu konudaki yazıya bakmanızı hararetle öneririm. Dogmalar, bilişsel çelişki kaynağıdır. Yazıda hayretlere düşerek göreceksiniz. http://nuriaslan.com/dogma-vebilissel-celiski/

Dilimiz ve Annelerimiz
Moris Levi yukarıdaki yazıda geçen ve edinmiş olduğumuz inançlar, fikirler düşünceleri kapsayan ‘bilişsel’ kavramını çapa sözcüğü ile karşılıyor. Belki tek bir çapadan ziyade birbiri ile bağlantılı ve ideal olarak uyumlu bir ‘çapalar seti’ oluşturuyoruz. Çapalar zorunlu olarak geçmişimizin izlerini taşıyor. Ama sırf bu nedenle yok ya da yanlış sayılmaları da gerekmiyor. Bu önemli görüşü yazar iki muhteşem tarihsel öykü ile ortaya koyuyor. Dilimiz, annelerimiz veya süt annelerimizin paradigma oluşumundaki payını vurgulamadan önce sözü Moris Levi’ye bırakalım:
Bugün aralarında 2000 yıl fark olan iki olayı yazacağım. Biri uzak doğudan, biri batıdan. Biri sarayda biri sokakta geçiyor. Bakalım sonra birbirlerine bağlayabildiğimi düşünecek misiniz?
İmparator Wu bir gün saçma ve önemsiz bir olaydan ötürü öfke nöbetine tutulmuştu. Herkesi toplayıp bağırıp çağırırken sesleri duyup endişe ile gelen süt annesi, ona sakin olmasını, yoksa sağlığının bozulacağını yalvarırcasına söyleyiverdi. Askerlerin, bakanların ve hazır bulunanların önünde küçük bir çocuk durumuna düştüğünü düşünen imparator bir kat daha hırslandı ve tereddüt etmeden yaşlı kadının idamını emretti. Askerler hemen kadıncağızı tutukladılar ve dışarı doğru yönelttiler. Sütanne hıçkırarak ağlamaya başladı. Orada bulunan herkes çok üzgündü ama kimsenin de imparatoru uyaracak cesareti kalmamıştı.

İşte o an danışman Dongfan Shuo, iri vücudu ile öne çıktı, kaşlarını çattı ve davudi sesi ile sertçe bağırdı;
“Haydi yürüsene yaşlı kadın…Ne öyle yalvaran gözlerle bakıyor ve ağlıyorsun? Görmüyor musun? İmparatorumuz büyük devlet işleri ile uğraşıyor. Artık ona bebek iken geceler boyunca süt verip, hasta olduğunda başında beklediğini anımsamayacak kadar büyüdü ve önemli sorumlulukları var. Senin yaşaman veya ona duyduğun karşılıksız sevgi ve bağlılık gibi saçma sapan şeylerle meşgul olamaz.’
Bu sözleri duyan İmparator birden yaptığı hatayı anladı ve askerleri durdurdu.
Paris Naziler tarafından işgal edilince küçük Daniel Kahneman, bütün diğer Yahudiler gibi elbisesinin göğsüne sarı yıldız takmak zorunda kalmış. O yıllar ile ilgili çok kötü anıları var. Babasının sürekli tutuklanmasını ve hapishanede hasta olup ölümünü, annesinin günler ve geceler boyunca korku ve endişe ile ağlamasını, yoksulluklarını, Paris’ten maceralı kaçışlarını hiç unutmamış. Kendisinde en çok iz bırakan öyküyü şöyle anlatıyor;
“1942 yılının başlarında 8 yaşında iken bir arkadaşımın evine oynamaya gitmiştim. O yıllarda Yahudilerin saat 18 den sonra sokaklarda dolaşmaları yasaktı ve ben oyuna dalıp saati kaçırdığımı farkettim. Üzerimdeki kazağı altı köşeli sarı yıldız görünmesin diye ters giyip eve koşmaya başladım. Köşeyi koşarak döndüğümde annemin “uzak dur” dediği siyah üniformalı bir Alman SS subayına çarparak durdum. Subay bana sarıldı, çömeldi ve beni tutarak dikkatle incelemeye başladı. Orada kalbim fırlayacakmış gibi atıyor göğsümde sakladığım sarı yıldızı hissetmemesi için dua ediyordum. Adam birden bana güldü başımı okşadı, elini cebine attı ve cüzdanından küçük bir erkek çocuğun resmini çıkarıp gösterdi. Sonra da aynı cüzdandan para çıkardı verdi ve serbest bıraktı. Anneme anlattığımda bütün gece bana sarılıp ağladığını hiç unutmadım”

Dongfang Shuo (MÖ160-MÖ91) Çin tarihinde yaşamış olan en ilginç kişilerden biridir. Ömrü boyunca zekası, mizah gücü, bilgeliği ile imparatorun en yanında idi. Öte yandan da yüzsüzdü, dalkavuktu, kibirliydi, kaba idi, tuhaf şakaları vardı. Nedense dehaların bir kısmı da böyle oluyor?

Shuo, yazmış olduğu eserleri, hakkındaki öyküleri ve özdeyişleri ile Çin’in erken tarihinde yeri olan bir adamdır.
İkinci öykünün kahramanı da, meşhur “The Anchoring effect” (Tüketici davranışlarında çapa etkisi) kuramı ile 2002 yılında Nobel ekonomi ödülünün sahibi olan Psikolog Daniel Kahneman’dır. Kurama göre insan aklı bir değerlendirme yaparken daha önce duyduğu / öğrendiği / bildiği (Çoğu defa ilgisiz ya da ölçüsüz olsa bile ) başka bir değeri referans alır. Şöyle bir örnek vereyim; küçük kızınız, arkadaşının elinde bir oyuncak bebek gördü ve sizden aynısını almanızı istedi. Kızın babasına fiyatını sordunuz size “300 TL’ye aldım” dedi ama bu fiyat size çok geldi. (ve aslında gerçekten çok) Oyuncak dükkanına gittiniz girer girmez 270 TL’ye bir oyuncak bebek gördünüz. Fazla düşünmeden bebeği kasaya götürür satın alır, müsterih bir biçimde kazıklanırsınız çünkü kafanızda oluşturduğunuz referansa (ekonomik değer çapasına) göre iyi bir alışveriş yapıyorsunuz…

Şimdi de gelelim bu iki öykü arasında ne bağlantı bulduğuma… Çünkü bu çapalar sadece ekonomi ile ilgili davranışlarda değildir, her yerdedirler.

İlk öyküde imparator önce güçlü bir imparatorun heybetli ve buyurgan olması referansı (geleneksel öğreti çapası) ile hareket etti ve sonra da Dongfang Dhuo ona, süt annesi ile ilgili anılarını (duygusal çapalarını) hatırlattı. Dongfuang Shuo iyi bir dalkavuk gibi imparatoru kendi çapaları ile yönlendirdi.

Peki Psikolog Daniel Kahneman kendini anlattığı zaman neden önce yukarıdaki anısını anlatıyor dersiniz? Çünkü bilim adamının dağarcığındaki çapalar; yani sarı yıldız, annesinin korkuları ve mutsuzluğu, geç kalma korkusu, siyah üniforma, şaşılacak biçimde başının okşanması, o denli yerleşmiş ki onun hayata bakışını, kariyerini, kuramını oluşturmuşlar. İmparatoru bir imparator yapan, Kahneman’ı psikolog olmaya yönelten sonra da bir psikolog olarak ekonomiye bakışını sağlayan çapalarıdır. Bizler ve toplumlarımız, kendi yaşadıklarımızın, bizden öncekilerden gördüklerimizin, farkında olmadan bize öğretilen değerlendirmelerin ve davranış biçimlerininin, inançların, duyguların, duyduğumuz öykülerin, anıların, anlatıların çapalarına bağlıyız. Birey olarak istesek de istemesek de, beğensek de beğenmesek de, ipimizi çok uzatabilsek bile o bizleri biz yapan çapalardan kopamayız.

Toplumların çapaları ile bağları ise rol modellerinin yaklaşımı ile orantılı. Teknoloji ilerledikçe, iletişim olanakları sonsuzlaştıkça, bilgiye ulaşım kolaylaştıkça, globalleşme bütün heybeti ile bastırınca eğitimli insana, süt annesinden ona geçen geleneksel referansları, anlamsız, eksik, demode, vizyonsuz, işlevsiz, hatta ilkel ve hurafe gibi geliyor ve ne yazık ki kadim öğretilerden uzaklaşma başlıyor. Oysa kimse farkında değil ki bugün beslendiğimiz kaynakların temellerini süt annelerimizin referansları oluşturuyor, bugünkü dünyaya süt annelerimizin inançları, öğretileri, davranış ve düşünme kalıpları penceresinden de bakabilirsek gelişmeleri daha iyi kavrayabileceğiz çünkü istesek de istemesek de bireyler olarak öyle şekillendirildik. (Dikkat “de” diyorum “Yalnız” o pencereden bakalım demiyorum)
Yıllardır aktarmaya çalıştığım masallar sadece çocuklar için değil. Benim gibi çok akıllı olmayanların kafaları “The Anchoring effect” (Tüketici davranışlarında çapa etkisi) kuramı gibi zor konuları eski masalları okuyarak anlayabiliyor:)

Gelelim bu uzun yolculuğun şimdilik son durağına.
Ninnilerin, masalların yani her şeyden önce annelerimizle varsa süt annelerimizin ve ana dilimizin bilincimizi daha geniş anlamda paradigmalarımızı belirlemedeki gücünü daha fazla anlatmaya gerek kalmadı bence. Sonraki tüm bilişiler o ilk gözlükle görülüp algılanıyor, ona ters düşen her biliş kuşkuyla korkuyla karşılanıyor. İnsan geliştikçe aşıyor korkularını, başka paradigmalar kuruyor kendine. Hayat hikayemiz bir bakıma paradigmalar içinde değinmenin hikayesi. Ömrü değerli kılan belki de o soluk kesici macerayı yaratmak ve yaşamaktır. Kemal Özer’in ‘Atımı hiçbir yerde durmamanın güzelliğine bağladım’ dizesinden yararlanarak son sözümüzü bir kez daha söyleyelim:

Hayatın en büyük ödülü bize ömrümüzü o atın coşkusuyla yaşama fırsatı vermesinden ibarettir belki de. At demişken, Rotterdamlı Erasmus’dan ödünç aldığımız bir düşünceyle bağlayalım sözü: Atlar at olarak doğar, ama insanlar insan olarak doğmaz, oluşturulur.

Evet, anasından doğmuş olmak, insan olmak için yeterli olmuyor. Paradigması bireyin özü sayılır, Bu, bir blok mermerin, sanat değeri yüksek bir yontuya dönüşme süreci gibi; insanın da,  hayatını oluştururken oluşması yani yontulup işlenmesi gerekiyor. Ömrü hayat kılan ise bu uğraşın ta kendisi.

Anlama ve Düşünme Soruları

1. Aşağıdaki düşünce hakkında otuz sözcüğü geçmeyecek üç cümle yazacak olsanız, ne yazarsanız?

” Her birimiz genetik bir şablonla dünyaya gelir ve bizi biçimlendiren ilk yıllarda üzerinde hiç söz sahibi olmadığımız bir koşullar dünyasının içinde buluruz kendimizi. Genlerle çevrenin karmaşık etkileşimi, toplumdaki her bir kişinin farklı bakış açısına, farklı kişiliğe ve karar verme konusunda da farklı becerilere sahip olma sonucunu getirir beraberinde. Bunlar insanların özgür iradeyle yaptıkları seçimler değil, yalnızca oyunda önlerine düşen kartlardır.”
Incognito / Beynin Gizli Hayatı
DAVID EAGLEMAN ~

2. Türkiye’de vergiyle, devletle ve demokrasi ile ilgili paradigmanın temellerini belirleyen üç ilke sizce
nedir?

3. Dünya Düzdür Derneği üyelerinden oluşan bir grubun iddiasını kanıtlamak için çıktığı yolculukta yolunu kaybedince, pusuladan yararlanarak yönünü yolunu bulması neden komik olsa da şaşırtıcı değildir? https://www.birgun.net/haber/dunyanin-sonuna-ulasmak-gayesiyle-yola-cikan-duzdunyacilar-kayboldu
4. İnançlarımız, sorgulamadığımız kabullerimizdir. Bunlar en derindeki değerlerimiz aracılığıyla davranışlarımıza tutumlarımıza yansır. Olayları inanç ve değerlerimize göre algılar ve yorumlarız. Bu nedenle insan temel inançlarıyla çelişen yeni bir durumla karşılaştığında şaşkınlık hatta gerginlik yaşar. Bu inanç ne kadar köklü ise kişinin inançlarını değiştirerek bu çelişkiyi çözmesi o kadar zorlaşır. Dolayısıyla, kişi ortaya çıkan durum veya olguyu reddetme, yalanlama ve değiştirme yoluna gider. Bu arada kendi inancında olan insanların desteğini arayarak başkalarını ikna etmeye ve taraftar toplamaya çalışır. Bilişsel çelişki kavramını ortaya koyan Leon Festinger, 1956 yılında yayınladığı Kehanet Boşa Çıkınca (When Prophecy Fails) adlı kitabında dünyanın UFO’lar tarafından işgal edilip kıyametin kopacağına ve sadece kendilerinin hayatta kalacağına inanan bir tarikatı anlatmıştır. Tarikat üyeleri, liderlerinin kendilerini topladığı yer ve saatte UFO işgalinin gerçekleşmeyip kıyametin de kopmadığını, dünyanın yerli yerinde durduğunu görünce kuvvetli bir zihinsel çelişki yaşamışlardır. Bu durumda, enayi yerine konduklarını, servetlerini boşa harcadıklarını ve aldatıldıklarını kabul etmeleri gerekir. Ancak
tarikat üyelerinin çok büyük çoğunluğu, bu fiyaskoyu liderlerinin de yardımıyla farklı bir şekilde çözmüştür. Onlara göre uzaylılar, tarikatlarını ödüllendirmek ve onları güçlendirmek için ikinci bir şans vermiştir ve daha çok insanı ikna ederek kurtarmaları için kıyameti ertelemiştir. Böylece grup kendini toplamış ve daha fazla taraftar edinmek için harekete geçmiş, bunun sonucunda da gücünü daha çok artırmıştır.
Acar Baltaş’ın yazısından alıntılanan yukarıdaki iki paragrafın ilk cümlesinde geçen ‘inançlarımız’ sözcüğü sizce neleri kapsar?

5. Şu videodaki maymun hikayesinde paradigma ve bilişsel çelişki örneklerini belirtiniz.
https://www.facebook.com/psikologserhatbuyuktas/videos/258866891664077/

6.Bugünkü beynimizin zaman içinde birbiri üstünde evrilen üç beyinden oluştuğunu ileri süren bir görüş var. Eleştirel Düşünce adlı bir yazı dizisinde Dr. Şafak Nakajima konuyu ayrıntıları ile inceliyor. Toplumsal ve bireysel sorunlarımıza o açıdan da bakıyor. Yazılarından üçüncüsünü az önce blogda paylaştım. Okuyunca insan düşünmeden edemiyor: Paradigmalar önce aileler tarafından oluşturulur, dediğimizde yanılıyor olabilir miyiz o zaman? Temel paradigmalarımız neler? Sürüngen ve limbik beynimizi eleştirel düşünme engellerimiz arasında sayabilir miyiz? Farklı üç beyinden ilk oluşan ikisinin öncelikleri ve odakları üçüncüye engel mi, destek mi olur? Beyin yakan sorular.
Yazılardan biri:

https://www.facebook.com/633864736628075/photos/a.656522597695622/4211660398848473/
7. Nermi Uygur’un şu saptamaları sizce ne kadar gerçekçi? Değişim olmaz mi hiç? Onu aşma yolları yok mu, aşanlar yok mu? Düşünün.
Eline bir harita tutuşturuyorlar, “nereye gidersen git, yeter ki bu haritaya uy!” diyorlar. Gözünü bozan bir gözlük takıp “dilediğin şeye bakabilirsin!” diyorlar. Kulaklarını tıkadıktan sonra, “işitmene sınır yok!” diyorlar. Ayağına ille de sıkan pabucu geçirir geçirmez “koş!” diyorlar. Önüne bir kopya koyuyorlar, “dilediğini yap, gene de bunun kopyası olsun!” diyorlar.
Sana ne kalıyor? Eğreti gidiş, çarpık bakış, yalancı ses, düzmece adım, ters çiziktirme. Baldan tatlı, hoş yankılı, pırıl pırıl bir ad takmışlar tümüne birden bunların:
“Yaşam” diyorlar…
Nermi Uygur – Yaşama Felsefesi

8. Bernard Shaw aşağıda bağlantısını verdiğim 1930 yılında yaptığı meşhur konuşmasında şöyle der:
“Ptolemy made a universe which lasted 1,400 years. Newton also made a universe, which have lasted 300 years. Einstein has made a universe and I can’t tell you how long that will last.”
Batlamyus’un kurduğu evren 1400 yıl yaşadı, Newton’un kurduğu 300 yıl. Einstein yeni bir evren kurdu, onun ne kadar bar olacağını bilmiyoruz.
Literature Laureate George Bernard Shaw pays tribute to Physics Laureate Albert Einstein at a speech at the Savoy Hotel in London, England, 27 October 1930.
Soru şu: Paradigmalar evrenimiz midir?

9. Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su üzerinden akıp geçsin diye, kabuğunu açar. Su içinden geçerken, solungaçları yiyecek toplayıp midesine gönderir. Bu arada sudaki kum, istiridyenin içine kaçar, iç derisi ile kabuğu arasına yerleşir ve onun canını yakmaya başlar. İstiridye kumdan kurtulmak için bir salgı salgılar. Bu salgı kum tanesinin üzerini kaplar. Zaman içinde kum ve kumun üstündeki salgı; o kıymetli ”inci”yi oluşturur.
İnci kendini suya açan istiridyenin ödülü müdür?

10. Bir görüşe ve bir inanca bağlılık ve taraftarlık insanın ruhuna işledi mi kendi isteğine uygun düşen haberleri işitir işitmez hemen kabul eder. Bu temayül ve taraftarlık insanın basiret gözünü örter, tenkit ve tetkikte bulunmasını engeller. İbn Haldun,Mukaddime
Benim notum: Kitleler genellikle yanılır. Muhtemelen nedeni budur.
Tartışınız.

11. Dostum Mehmet Şirin Öztürk bir yazısından Mevlana’nın bir beyitini incelerken yorumun ve bu arada çevirinin yorumu yapanın paradigmasından bağımsız olamayacağını şu duru ve vurucu cümlelerle vurguluyor.
Ne var ki, niyete göre görür, niyete göre okur, niyete göre yorumlarız. Bu yüzden, belli bir niyetle bakıp gördüğümüz şey, o şeyin kendi tabiatı değil, onda niyetimize göre görmek istediğimiz şeydir.
Fizikçi Heisenberg; (fizik bilimlerde bile!) gözlemlediğimiz şey, tabiatın kendisi değil, onun sorgulama metodumuza verdiği cevaptır dediğine göre, sosyal, kültürel, felsefi meseleler bahis konusu olduğunda vaziyet daha da vahimleşir. Bir niyetten hareketle soyut, sembolik ifadelerin ardındaki manayı kavramak ise daha zordur. Niyet aynayı kirletir. Niyetin aynayı kirlettiği cümlesine hangi bakımdan itiraz edebilirsiniz? Niyet sözcüğü yerine paradigma kavramı konsa, düşünceniz hangi yönde değişir?

11. Aşağıdaki bakış açısı paradigma kavramı ile ne ölçüde tutarlıdır? Böyle bir eğitim sistemini oluşturmak az gelişmiş demokrasilerde neden pek kolay değildir? Tartışınız.
İnsan beynine çocukluk ve ergenlik yıllarında yüklenen veriler, onun daha sonraki yaşamı için belirleyici oluyor. Kişinin bu yıllarda yüklenen veriler ile yüzleşmesi oldukça zor. Çocukluk ve ergenlik döneminde ki şartlanmaların önüne geçebilecek bir eğitim sistemi şart. Adnan Dalgakıran

12. Abraham Twerski yazının girişimde değindiğimiz ıstakozlarla ilgili olarak şöyle demiş. Bir ıstakozun büyümesini tetikleyen faktör kendini rahatsız hissetmesi ve baskı altında olmasıdır. Istakozlar doktora gitselerdi asla büyüyemezlerdi! Çünkü doktor ona bir sakinleştirici verir, o da kendini iyi hissetmeye başlayınca o küçük kabuğun içinde yaşamına devam ederdi. Bu yüzden bizim de baskı altında olduğumuz durumları kendimizi geliştirmek için sinyaller olarak görmemiz gerekir. Eğer bu zorlukları ve sıkıntılı durumları doğru kullanmayı öğrenirsek bizi geliştirmelerini sağlayabiliriz.
Bu saptamanın katılmadığınız yanlarını açıklayınız.

13. Sinan Canan şu bağlantıda gençlere meslek seçimi ve hayatla ilgili çarpıcı önerilerde bulunuyor.


Bir bölümde şöyle diyor: Sizi ömür boyu mutsuz edebilecek tek şey kendi ezberlerinizdir. Onlardan kurtulmaya gayret etmek ömrünüzdeki en faydalı uğraşınız olacaktır. Anadan, atadan, eştendosttan duyulan ezberlerle yaşanmaz. İnsanın en önemli işi kendini yeniden keşfetmektir. Keşfedin, inkişaf edin…

Yazarın ezberler konusundaki öğüdünü hangi bakımlardan eleştirirsiniz?
14. “I do like clarity and exact thinking and I believe that very important to mankind because when you allow yourself to think inexactly your prejudices, your bias, your self interest comes in in ways you don’t notice and you do bad things without knowing that you are doing them: self-deception is very easy. So that I do think clear thinking immensely important.”
— Bertrand Russell, Television interview (“On clarity and exact thinking” – available on youtube
https://www.youtube.com/watch?v=xL_sMXfzzyA)
Net düşünmenin paradigma körlüğünü aşabilmesi gerçekten mümkün müdür?

15. Koreli sanatçı Do Ho Suh aşağıda bağlantısını verdiğim Karma adlı muhteşem eserinde paradigma gerçeğine ilişkin neler söylemiş olabilir?
https://pbs.twimg.com/media/E9Des-hXIAAle0y?format=jpg&name=large

16. Aşağıdaki alıntı hakkında ne düşünüyorsunuz? Kişisel yaşamınızda toplumda genel kabul gören ve alabildiğine yerleşik bazı şeylerin aslında geçersiz ve yanlış olduğu düşüncesine veya kuşkusuna kapıldığınız oldu mu? Şüpheyi giderdiniz mi? Nasıl nasıl giderdiniz?
“Şüphe duyma yeteneğimiz içimize yerleşmiş bir inanç tarafından da baltalanabilir; toplum tarafından kabul gören davranış biçimlerinin sağlam bir temele dayandığını inanırız. Bu sağlam temeli kendimiz göremesek de böyle bir temel mutlaka vardır, çünkü çok uzun zamandır çok sayıda insan bu temel üzerine kurulmuş olan düzene uygun davranmaktadır. Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim fark etmiş olmamız imkansız gibi gelir bize. Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkaran bir önder olarak göremeyiz.”
Alain de Botton
Felsefenin Tesellisi

17. David Suzuki şöyle yazmış: The way we see the world shapes the way we treat it. If a mountain is a deity, not a pile of ore; if a river is one of the veins of the land, not potential irrigation water; if a forest is a sacred grove, not timber; if other species are biological kin, not resources; or if the planet is our mother, not an opportunity — then we will treat each other with greater respect. Thus is the challenge, to look at the world from a different perspective. Aynı bakış açısının paradigma kavramı için geçerli olmadığı haller var mıdır? Yok ise ‘paradigma, kendimiz dahil evreni algılama biçimimizdir’ denebilir mi?
……
https://youtu.be/P3sSwQ6iw9I

Sıkça bilinç sözcüğü geçti metinde. Bilinç nedir, nasıl oluşur? Kavramın özgür irade ile de elbette bağlantısı var. https://consciousness-janew.blogspot.com/

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir