Osmanlı Hayranlığı: Kaynağı ve Hedefi

Osmanlı çağını yaşamış, tükenmiştir. Mirasını reddetmek elbette gerekmiyor. Güzel ya da çirkin, barbar veya uygar her ne kalmışsa terekede bizimdir. Değil mi ki miras bu topraklarda üretilmiştir ve biz bu toprakların parçasıyız, o zaman günahıyla sevabıyla paylaşırız. Altı asırdan uzun bir süre varlığını sürdürmüş, zamanının en büyük imparatorluğunu reddetmek, tıpkı onu kutsamak gibi akılla mantıkla bağdaşmaz. Geçmişe kültürel manada özlem veya saygı duymanın bence sakıncası yoktur. Tutarlı hatta saygıdeğer bir yanı da vardır. Öte yandan, geçmişe dönmenin, onu yeniden yaşamanın veya yaşatmanın hiçbir alanda mümkün olmadığını gayet iyi biliyoruz.

Hayranlıktan Fetişizme
Son yıllarda şahlanmış görünen Osmanlı hayranlığı, geçmişe özlem çizgisini aşarak onu yeniden kurmak gibi tuhaf bir seviyeye ulaştığında, akıl dışı olmaktan öte hastalıklı bir tavır gibi görünüyor. Rahmetlik olmuş dedeye sürekli göz yaşı dökmeye, mezarına yüz sürmeye, daha kötüsü, cesedini mezarından çıkarıp bayram günlerinde baş köşede oturtup elini öpmeye benziyor. Düşünür kılığındaki kimi aklı evveller, Osmanlı’yı her konuda taklit etmeye, hatta onu tek geçerli devlet örneği saymaya yelteniyorlar. O hayranlık, siyasal arenada kendine dayanak arayan siyasi çevrelerde ise gelecek hayallerinin odağına konuyor ve giderek bir fetişizme dönüşüyor. Kurtuluş savaşını zaferle taçlandıran büyük meydan muharebesini keşke düşman kazansaydı diyecek bir meczupluk veya şizofreni seviyesine kadar indiği de oluyor.
Duyduklarından ötesine bakmayan, ne kadar sık duyarsa o kadar çabuk inanan bir insanın korkusu ve öfkesi ile besleyip büyüttüğü öylesi bir hayranlığı akıl veya mantık süzgecinden geçirmesi beklenemez. Zaten o gariban çok büyük bir olasılıkla, kışın ortasında gürül gürül yağmurla kenti saran gök gürlemesini yaradanın höykürmesi, her baharda çiçeklerin açmasını ise adını hiç duymadığı bir kutsal varlığın marifeti, depremin on saniyeden fazla sürmemesini ise şeyhinin kerametine bağlar. Hayata anlam vermenin baş döndürücü ve kimi zaman beyin yakan dehlizlerinde kaybolmayı göze alamaz. Onun gibi yığınla kişiye hayat hayat, ne yazık ki çok faktörlü ve dinamik düşünecek, nedensellik ilişkilerine kafa yoracak kavramları edinme şansı vermemiştir. Düz, sade ve tek merkezli açıklamalar onlara yeterli gelir. Öğrenmezler, inanırlar. Bilmediklerini bilmenin iyi bir başlangıç, öğrenmenin ömür boyu sürecek bir insanca uğraş olduğundan haberleri yoktur. Çeşit çeşit fırtınaların cirit attığı vahşi bir ormanda bir ağaç kovuğu bulduklarında, birkaç bin yıl önceki ataları gibi oraya hemen sığınırlar.
Daracık zihni sığınaklarını daha korunaklı kılmak için etrafını çalılarla, dallarla, her ne bulurlarlarsa onunla örerler, gün ışığı bile girmesin diye kapatırlar. Bir süre sonra, aynı ağaç kovuğu, karanlık bir şato haline gelir. Huzur ve güvenle birlikte zihinsel kovuğa beslediği hayranlık artmaya devam eder, hissettiği bağlılık katılaşır ve son aşamada kimliğinin bir parçası haline gelir. Şatoya dönüştürdüğü o ağaç kovuğunda kendisini doyurup varlığını sürdürecek mantarlar da türerse, onu tanrının lütfu hatta ödülü diye kutsallaştırması işten bile değildir.
Böyle bir durumda duymaktan hoşlanacağı tek şey, aslında çarpık olan algısının ve tutumunun kayıtsız koşulsuz onaylanmasıdır. Akla ve gerçeğe çağrılar ona gereksiz gelir. Kurduğu ağaç kovuğundaki şatoya eleştiriyi ise kişiliğime saldırı sayar, kesinlikle kaldıramaz. Dışarıdan baktığımızda bir takıntı, ileri hallerinde ruh sağlığı sorunu diye gördüğümüz ve hayranlık dediğimiz birçok şey aslında bireyin sosyal psikolojik gereksinimlerini karşılar. Mesela güven sağlar. Bu anlamda çok da kullanışlıdır. Bu minvalde biraz daha yazmayım sürdürürsem, deliliğe övgü veya çılgınlık güzellemesi koymam gerekecek yazının başlığını. Yılan zehrinde bile bir miktar protein bulunurmuş. İşin şakaya gelir yanı yok, Öylesi bir zihinsel durum kara mizahla değil ‘yaralı bilinç’ kavramı ile daha iyi anlatılabilir. İranlı filozof Daryush Shayegan tarafından geliştirilmiş olan kavram, geleneksel toplumda kültürel şizofreniyi ve onun bileşenlerinden olan masallar, efsaneler, hayaller dünyasında var olma çabasını anlatır. (https://iramcenter.org/yarali-bilinc-geleneksel-toplumlardakulturel-sizofreni/) Yaralı bir bilinçten muzdarip kesimlerde kabullenilmesi elbette zor olsa da yalın ve somut gerçek şudur: Osmanlı düzeni dört yüz yıllık muhteşem bir dönemden sonra yığınla nedenle geçersiz hale geldi. Garip bir tesadüf eseri olarak, Mustafa Kemal’in doğduğu yıldan başlayarak yani Muharrem Kararnamesinin ilanı ile birlikte, tarih osmanlı devletini gözden çıkardı, kırk yıl kadar sonra da tamamen tasfiye etti. Osmanlı artık tarihin sayfaları arasındaki hatırı sayılır yerini almıştır, ama her şeyi ile artık tarihe mal olmuştur. Osmanlı devleti başka bir çağın, başka bir ekonomik ve sosyal ilişkiler ağının ve hatta başka bir insan tipinin düzeniydi. Tıpkı büyük babamızın dedesi gibi bizden çok farklı bir dünyada yaşadı ve hak vaki olunca da öldü. Ölüyle elbette yaşanmaz. O günlerin düzenini ve özellikle kıtadan kıtaya zaferlerle koşan gazi devletini yeniden kurmayı düşünmek akla ziyan bir şeydir. Şimdi bilimle teknikle, çok çalışmakla, çağdaş ve üretken devletimizi inşa etmek zorundayız. Bu gerçeği anlamak herhalde, bilinci yerinde kişiler için çok da zor değildir.

Siyasal Malzeme Olarak Hayranlık
Hayatın anlamını imkansız aşk yaşadığı mevta olmuş sevgiliye kavuşmakta bulan, ruhu ve zihni darbeli her aşık gibi oy avcılığında uzmanlaşmış çoğu sağ siyasetçi de bu gerçeği anlamaktan kaçınır. Anlasa da böyle anlatmaz. Çünkü tek ve biricik derdi seçilmektir. Bu amaç için her şeyi bu arada en çok da dini kullanır, osmanlı nostaljisini süsler, onu kimi zaman festen veya taçtan ibaret bir imaj, kimi zaman kıtalar hakimi bir cengaver, kimi zaman da bir asrı saadet ruhaniyeti olarak resmeder: bunala da kalmaz, tüm değerleri gibi Osmanlı’yı da ihtiraslarına çıkarlarına alet eder. Osmanlıyı yeri gelince milliyetçilik sosuna yatırır, şartlar gerektirdiğinde vakıfları işaret ederek sol tezlerle bulamaç yaparak yoksulluğu yenmenin ilacı olarak sunar. En önemlisi, yıkılmış bir imparatorlukla ve onun yerine gelen genç cumhuriyete iflah olmaz muhalefetle kendi içinde yarattığı ezikliği bir ruhsal direnmeye dönüştürür. O direnmeyi dini motiflerle, eskiye özlemle süsleyip güçlendirerek kendine rahat at oynatabileceği bir politik alan yaratır. Sonuçta, osmanlı hayranlığı, dincilik ve milliyetçilikle harmanlanır ve çirkin politikacının sömürü alanı haline gelir. Eski eserler talan edilirken, her yeniliğe set çekilirken, bilim ve sanata karşı şehla bakılırken Osmanlı mirasını ve ecdat güzellemesini unutuvermesi bundandır. Çirkin politikacı iktidarını kamu malını etrafına ustalıkla peşkeş çekmesine borçludur. Seçmenin dişinin kovuğunu dolduracak kayırmalar, onu sığındığı ağacın kovuğunda güvenli ve daima kendi yanında tutmaya yarar. Başarısı, o yandaşlık ilişkisinin gücüne bağlıdır. İktidarını o sayede sürdürür. Hayranlıkların kutsallaştırılması veya kutsallarla bütünleştirilmesi usta politikacının özenle işlemesi gereken başka bir politik gergeftir. İnanmaya hazır ve buna gerçek anlamda muhtaç seçmenin sadece manevi planda değil, her manada sahiplenilmesi, iktidarın sürekli kılınmasının en sağlam yoludur.

Sağın İdeolojisi: Karşı olmak
Çok partili döneme geçildiğinden beri sağ partilerin bu yönteme dayanmaları şaşırtıcı değil. Çünkü bu siyasal kadro, neredeyse bir asırdan beri ideolojik veya düşünsel bir fikir örgüsünden, hatta öyle bir örgüyü kavrayacak nesnel bir dünya görüşünden ne yazık ki nasipsizdir. Sağın ideoloji yoksunluğunu, hem de cesur bir özeleştiri tadında, o kesimin bence en birikimli ve seçkin lideri olan Ferruh Bozbeyli çok veciz şekilde tesbit ve ifade eder: Türkiye’de sağın bütün fikriyatı CHP’nin karşısında olmaktan ibarettir. Genç cumhuriyetin kurucusu bu partinin büyük günahı, itilafçıların savundukları gibi eski devleti yıkıma götüren ittihatçıların en azından düşünsel anlamda mirasçısı olmasıdır. Ayrıca saltanatın ve hilafetin kaldırılması ile laikliğin hayata geçirilmesi gibi çağdaşlaşma yolunda kat edilmiş her adım da cumhuriyetin ve onun kurucusu partinin günahlarından sayılır. İtilafçı olarak bilinen kesimlerin 1913 yılında ittihatçılar karşısında oluşturduğu eski ittifak, çok partili hayata geçildiği günden itibaren bu kez de CHP karşısında birleşik cephe halinde keskin bir muhalefet oluşturdu. Ve tek parti döneminin yokluk, kriz ve savaş acılarının yanı sıra batılılaşma yolundaki tercihi sonuna kadar sömürdü, devrimlere doğrudan karşı çıkmak cesaretini gösteremese de onlara karşı popülizmin ve kirli propagandanın her türlüsünü kullandı, böylece iktidarını sürekli kılmak için çarpık bir CHP algısı veya takıntısı inşa etmeyi başardı.

Ecevit’in çok kısa sürmüş dönemini bir yana koyarsak, bu sayede seçimlerde hep sağ partiler kazandı. Başak deyişle CHP Ecevit dönemi hariç iktidara gelemedi, Çünkü iktidar mücadelesi, halkın nabzına göre şerbet vermeden yapılamazdı. Halk itilafçıların be onun ardılı siyasal yapıların tezlerine çok daha yatkındı. Ayrıca, sahipsiz kesimleri sahiplenmek iyi bir örgütlenme modeliydi. Cemaatler, tarikatlar ve illa da camiler ve diyanet, sağ siyasetin sahiplenme ağını genişletmek üzere biçilmiş birer kaftandı. Her türlü yalana ve hayale inanmaya hazır kitlelerin yardımla beslenerek örgütlenmesi geleneksel sağ siyasetin bugünlerde ulaşmaya çalıştığı yeni bir aşamadır. Hedef kitlenin söylenen her şeye inanmaya ne denli hazır olduğunu yetmiş yıllık siyasetçi, Cindoruk şöyle anlatır: İnönü asker kaçağı dediğimizde halk inanmaya hazırdı. Kimse kurtuluş savaşı kahramanı olduğunu hatırlamazdı. Sahiplenilen kesimlerin bugün bile Paşa’nın dindarlığına, cimriliğine ve kindarlığına ilişkin kirli uydurmaları gerçek sandığını söylemeye bile gerek yok. ‘Geldi İsmet, kesildi kısmet’ sloganı yakın zamanlara kadar dillerdeydi. Aynı uydurmacılık bugün başka ve hiç temeli olmayan imajlarla PKKCHP klişeleriyle yaygın olarak kullanılıyor. Çok da etkili de oluyor. Cumhuriyet değerleri aşınırsa ne olur? Sağ partilerin halkı cumhuriyete karşı şartlandırması sürecinde CHP’nin veya onu da aşmaya çalışan devrimci güçlerin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söylemek yanlış olur. İttihatçıların iktidara geldiği dönemde yaşanan yolsuzlukların yapılan yanlışların ayrı bir yazı konusu olması gerekir. Bu yazının meselesi ittihatçıların yurtseverliği veya hainliğinden ziyade Osmanlı hayranlığını politik bir malzeme olarak yerli yerine oturtmak çabasıdır. Öte yandan, ittihatçıların yanlışlarının da en azımdan muhalifler gözünde CHP’ye miras kaldığı tartışmasızdır. Osmanlı hayranlığı, çok partili sisteme geçilmesiyle birlikte laiklik ve dim temelli sloganlarla muhalefet için etkili propaganda malzemesi olduğunu vurguladıktan sonra ülkemizin bugünkü esas meselesinin Osmanlı’nın ecdadımız olduğunu ifade edip etmemekte ilgisi yoktur. Esas meselemiz herhalde padişahların saray debdebeleri veya harem hikayeleri de değildir, hatta mesela düzinelerce ülkenin savaşlarla ve sırf ganimet uğruna zaptedilmiş, bir zaman sonra kaybedilmiş olması da değildir. Bugünkü mesele, Cumhuriyet döneminde ekonomik alt yapının çağdaş çözümleri destekleyecek şekilde dönüştürememiş, yani demokratik refah toplumunu kuramamış, demokrasiye derinleştirememiş ve yoksulluğu yenememiş olmamızdır. Başarısızlığın nedenlerinden biri ve bence en ağırlıklı olanı, ülkenin enerjisini 1950 den itibaren siyasal mücadeleye harcamasıdır.

Bir türlü aşamadığımız kültürel şizofreni ve geçmişe hayranlık sendromu bu başarısızlığın temel nedenidir. Hatırlamak gerekir ki 1950 yılından bu yana iktidarda genelde sağ partiler bulunmuştur. İktidarı ele geçirmek veya iktidarda kalmak için her şeyi mübah sayan ve demokratik gelenekten mahrum seçmenden büyük destek gören siyasal yapı cumhuriyetin ekonomik ve sosyal kazanımını sırf iktidar mücadelesini kazanmak için sürekli olarak kemirmiştir. Kötü gidişin tekerine zaman zaman çomak sokmaya çalışan askeri müdahalelerin veya darbelerin etkisi bir seçim dönemi bile sürmemiştir. Bu arada, o müdahalelerin halka karşı kullanılan hukuk dışılığı meşrulaştırmak ve mazlumlar yaratmak hatasına düştüğünü eklemek de uygun olur.

Çok Partili Demokrasinin Bedeli
Cesurca söylemek lazım: ülkenin çok partili güya demokrasi tarihi, siyasi iktidarı elde etmek ve elde tutmak için fütursuzca uygulanmış popülist ve israfçı politikaların, pazarlanmış hakikat ötesi yalanların, hovardaca tüketilmiş kaynakların sonucunda çıkan krizlerin ve çoğunlukla bu krizleri izleyen askeri müdahalelerin tarihidir. Demokrasi tarihimiz, iktidarın nimetlerinden yararlanmak için oluşmuş bu akıl dışı ve ahlak dışı talancı ittifakın karşısında çaresizce direnen yurtseverlerin hayal kırıklıklarının ve elbette her zaman kirli oynayanın kazandığı henüz bitmemiş bir mücadelenin de tarihidir. Günümüzün Osmanlı hayranlığını bu çerçevede görmek gerekir. Yandaşçı ve peşkeşçi günü kurtarma politikaları son on yılda kendini aştı, aşikar bir talan seviyesine ulaştı. İşsizlik, enflasyon, yoksulluk günün çıplak gözle de görülen gerçeğidir. Tüm bunlara ve özellikle her alanda yaşanan büyük buhrana karşın, böyle bir iktidarın bile seçmen nezdinde hala ciddi bir karşılığı vardır. Demokrasi uğruna ödenen bedel çok ağırdır. Cumhuriyetin, yeni rejimin dayanağı aşikar ki çok uzun yıllar orduydu. O barikat da ‘daha çok demokrasi’ teranesi ile hem de sosyalist solun ve kimi güya aydının desteği ile aşılınca geldiğimiz yer artık orta doğudur veya orta doğudaki Latin Amerika’dır. Osmanlı hayranlığı ve nostaljisi ekseninde yaratılan gürültü veya gerilim bu sürecin dolgu maddelerinden sadece biridir.
….
Taner Timur Hocamızın bu konuya ilişkin değerli bir yazısına bu yazıyı yazdıktan epey zaman sonra rastladım. Konuyu özetleyen şahane paragrafını alıntılıyorum: Acaba son yıllarda Türkiye’ye egemen olan söylem de, sembolik planda, giderek şizofrenik işaretler mi veriyor? Bugünlerde koparılan Osmanlıca fırtınası bu işaretlerden biri sayılmaz mı? Aniden ortaya çıkan Osmanlıca aşkı, yoksa şizofreniye tutulmuş bir toplumsal kategorinin kendi özel dünyasında konuşmak istediği bir dil arayışı mı? Bloga da aldığım o yazının bir bölümünde, Taner Hoca kültürel şizofreni kavramını da tanımlıyor, kavramı geliştiren İranlı yazar Daryush Shayegan’ı andıktan sonra ekliyor: Shayegan, şizofreniyi topluma yayarak “kültürel şizofreni”den söz ediyor ve bu rahatsızlığın İslam dünyasında çok yaygın olduğunu söylüyor. Ve bu yaklaşımla kendi ülkesinin son elli yılına eğilerek şu saptamayı yapıyor: “Göze batıcı farklılıklarına rağmen, iki adam (Şah ve Humeyni) aynı kaçınılmaz hatayı işlediler ve İran’a özgü iki özelliği, kendi tarzlarında canlandırdılar: Kültürel şizofreni ve büyüklük hülyası”. Kısaca megaloman demagogların dürtüleriyle toplumsal plana aktarılan kolektif rahatsızlık.. Üç sayfanın özeti gibi geldi bana bu saptamalar.

…..
Mehmet Karabatak kardeşimin yazısına yazdığım haddini umarım sadece boyut olarak aşmış uzunca yorum, onun sayesinde dallanıp budaklandı; sonunda Tamer Timur Hıcadan alıntılarla iyice uzun bir yazı oldu. Daha fazla uzamasın diye yazarken aklıma gelen bazı sorulara değinmedim. Birkaçını yazıp geçeyim: Böyle bir sosyo ekonomik ortama karşın daha 1946 yılında çok partili hayata apar topar geçmeyi gerektirenn bu. sebepler neydi? Sağ siyaset, bu zihinsel sığlığı ve çapulcu uygulamaları ile ekonominin üretim kapasitesini nasıl koruyacak veya geliştirecek? Bu soruya verilecek geçerli bir cevap yoksa, ki bence yok, siyasal planda ülkeyi bekleyen seçenekler neler? Böyle bir hayranlık kutsallık ve yandaşlık sarmalında oluşmuş ve artık iyice kemikleşmiş yapı yakın zamanda temelli bir dönüşüm geçirmeyeceğine göre, bırakın sosyalist bir partiyi, aklı başında namuslu ve demokrat yapıda bir kitle partisi seçim kazansa bile nasıl gerçekten iktidar olacak?

Olabilme ihtimali var mı?
Kaynak yok, borç var.
Bilgi yok, inanç var.
Sadakatler ağı güçlü ve egemen.
Virüs günlerinde insan daha mı çok karamsar oluyor?
Yoksa, gerçekçilik mi, dersiniz.
….

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir