Oradan Buradan- Moris Levi

Oradan – buradan 45

2008 yılında çıkan bir kitap bir anda bütün dünyadaki kitapçı dükkanlarının vitrinlerini süsledi ve kendinden oldukça fazla bahsettirdi. Kitabın yazarının ismi daha önce hiç tanınmamış Malcolm Gladwell isminde genç bir adamdı ve kitabının ismi de “Outliers – The Story of Success” yani “Uç değerler ve başarının sırrı”ydı. Geçenlerde bu kitabı anımsadım, tekrar karıştırdım ve bugün yazımın bütününü bu konuyla ilgili yazılara ayırmaya karar verdim.
Size önce kitapta Malcolm Gladwell’in değindiği bir konudan bahsedeyim.

1990’ların sonlarına doğru Kore Havayolları’nda çok sayıda uçak kazası olduğu görülünce nedenleri araştırılmaya başlanmış. Önce havaalanlarında uçakların bakımlarının doğru dürüst yapılmadığı düşünülmüş ama incelenince bu çalışmaların bilinçli ve eğitimli teknisyenler tarafından titizlikle yapıldığı görülmüş. Sonra pilotların eğitimleri incelenmiş ve pek çok Kore’li pilotun okullarından yüksek derecelerle mezun oldukları ve tecrübeli oldukları görülmüş. Çalışma saatleri incelenmiş ve dünyada pek çok havayolları şirketleri ile aynı sürelerde çalıştıkları raporlanmış. En sonunda sivri akıllı bir raportör kaza sayılarının yüksek olmasının nedeni olarak “hiyerarşik kültür”ü öne sürmüş. Gladwell kitabındaki “Ethnic Theory of Plane Crashes” isimli makalesinde bu ilginç iddiayı şöyle açıklamış;
Kore dilinde üstlere ve büyüklere saygı göstermek amacıyla kullanılan hiyerarşik ve nazik söylemler, herhangi bir dilin konuşma dilinde olduğundan daha fazladır. Bu yüzden uçağın karşılaştığı bir tehlike karşısında kokpitte bulunan görevliler tehlikeyi farkettiklerinde üstleri durumunda olan pilota bunu hızlı ve kesin bir dille anlatamazlardı. Çünkü Kore kültüründe kötü bir gidişin ya da yapılan bir hatanın hiyerarşik olarak üstte olana hızlı bir uyarı şeklinde aktarılması tek kelimeyle “ayıp”tır. Uçakta tehlikeli bir durumla karşılaşan Kore’li düşük dereceli bir subay üstüne durumu anlatırken kültürü gereği lafı dolandırırdı, sert ve kesin ifadeler yerine imalarda bulunurdu. Bu durum da tedbir almakta gecikilmesine ve uçak kazalarına neden olurdu.
Tabi ki bu kurama şiddetle karşı çıkanlar da oldu. Ama yine de Kore havayolları kokpitte ingilizce uluslararası uyarıların konuşulmasını şart koydu ve şaşkınlık verici bir şekilde uçak kazaları engellendi. Bir deyimle “kokpitin kültürü değiştirildi ve demokrasi sağlandı”

Gladwell kitabında neyi vurgulamaya çalışmıştı?
Başımıza gelen kötü şeyleri, sanıldığı gibi yalnız bireysel yeteneklerimizle, eğitimimizle veya çalışmakla hatta şansla değil; toplumsal, kültürel ve tarihsel bağlamlarla oluşan davranışlarımızın yardımıyla da önleyebileceğimizi iddia etmişti.

Kitabı tekrar okuduktan sonra bu konu uzunca bir süre benim de kafamı yordu. Bugün seçtiğim bütün yazılarda benzer konuların etrafında dolaşmak istiyorum
—————

Yaratıcılığın doğasını inceleyen Roger von Oech, “Beyninizi Kamçılayın” isimli kitabında bir soru sorar.
* Aşağıdaki şekile bir bakınız ve düşününüz; hangi şekil diğerlerinden farklıdır?

Gelin düşünelim. Yanıt A seçeneği olabilir mi? :Olabilir; çünkü o seçenekteki şekil köşesi olmayan tek şekildir.
B seçeneği olabilir mi? Düz kenarı olan tek şekil odur. Demek ki olabilir.
Bazıları C’yi tercih edebilir; çünkü gerçekten diğerlerinden farklı olan odur.
D seçeneği de olabilir ! Hem düz hem de eğimli kenara sahip olan tek seçenek o.
E seçeneği de doğru çıkabilir.

Bu durumda hemen aklımıza tek bir şey geliyor değil mi? “Demek ki soru yanlış!”

Oysa sorunun yanıtı; “her biri” dir.

Eğitim sistemimiz, insanlara neyin “tek doğru cevap” olduğunu öğretmek üzere kurulmuştur ve bu yüzden “tek doğru cevap” fikri hepimizin düşüncelerinin en derinlerine işlemiştir. Tek doğruya odaklanmaya yönelten eğitim sistemi ve bizi kodlayan gelenekler, farklı perspektifleri görmemizi engeller. Bakış açımızı değiştirmek, bilineni sorgulamak, oluşmuş kanaatlerimizle oynamak ve alışılmadık bağlantılar kurmak gibi yaklaşımlar tabu hale gelir.
Oysa hayat çok zaman önümüze “tek doğru” yu çıkarmaz. “Doğru” bulunduğunuz coğrafyaya, eğitiminize, koşullara ve en önemlisi içinde bulunduğunuz kültüre göre değişir. Belirsizliklerle dolu bir yaşamın içindeyiz ve aradığımız cevaplar, içinde bulunduğumuz duruma, zamana ve kültüre göre değişir. Yani birçok farklı doğru olabilir.
Bu yüzden “Buluşlar” ancak; “Neden olmasın?” sorusunun sorulmasının engellenmediği kültürlerde daha fazla olur.
Biokimyacı Albert Szent-Gyorgyi’nin şu güçlü sözünü hatırlatayım: “Buluş dediğimiz şey herkesle aynı yere bakıp farklı bir şeyler düşünebilmektir.” Yaratıcı düşünce, bir sonraki doğruyu bulmak için özgürce düşünüp mevcut sınırları zorlamaktan geçer.

Kendimizi birden fazla doğruya göre düşünmeye alışmalıyız. Sosyal Antropoloji dalında tarihe geçmiş olan bilim insanı Ruth Benedict şöyle demiş; “Sorun, yaşamdaki sorularımıza hiçbir cevabın olmaması değildir. Çok fazla cevabın olmasıdır”
Ne yazık ki düşünmeyi sevmediğimizden yöneltildiğimiz “tek doğru” işimize geliyor.

Şimdi sıkı durun; Ruth Benedict bir şey daha söylemiş;
“iyi / kötü” “doğru/yanlış” kavramları da evrensel değildirler. Her kültür bu kavramlar hakkında kendi içinde tutarlı ama farklı bir yorum oluşturur. Ahlak bile evrensel değildir çünkü doğada değildir, kültürden kültüre değişen bir kavramdır. “ (Kızmayın ama doğru söylemiş. Binlerce örnek verebilirim.)

Globalizasyon bizleri ne kadar kaygan bir zemine çekti farkında mısınız ?
Hiç bir kararımızdan, davranışımızdan, öğrenmiş olduğumuzdan, değişmez / değişmemeli diye inandığımızdan emin değiliz artık.
Hızla farklılaşan yaşamla baş edebilmek için sürekli davranışlarımızı, tepkilerimizi, söylemlerimizi, kararlarımızı, eylemlerimizi hatta değerlerimiz olarak kabul ettiğimiz kültürel kodlarımızı eğip bükmek zorundayız. Bunu yapmadığımız zaman inanınız fırtınada düşmek üzere olan dev bir uçağın “nazik ve terbiyeli” 2. pilotundan farkımız yok.
————

Bir zamanlar genç bir öğrencisi, at arabasıyla çıktıkları bir yolculuk sırasında bilge öğretmenine şu soruyu sorar:
– Hocam, şu arabaya oturduğumuzda beri sohbet ediyoruz. Başlarda basit günlük konulardan bahsettik. Geçen zaman boyunca konuştuğumuz konular derinleşti. Başta kendimi çok şey bilir sanıyordum. Şimdi ise artık hiç bir şey bilmediğimi ve çok yetersiz olduğumu farkettim. Bundan hiç hoşlanmıyorum. Yolculuğun başında iken öğrendiklerim çok ve bana yeter sanıyordum.
Bilge şöyle cevap verir:
– Bak… Şu anda bizler bir at arabasının içindeyiz ve bence sohbetimiz hiç bir şey bilmediğimizi fark etsek de yolculuğumuzun en büyük değeri oldu. Ancak arabayı çeken atların tek bildikleri, bu yolculuğun sonunda onlara yemeleri için arpa verileceği. Arabacı da yakında ailesini beslemek için kazanacağı ücreti alacağını biliyor ve huzurlu . Atlara da arabacıya da bildikleri bu basit tek düşünceleri yetiyor. Hepimizin yolculuğu aynı ama; yolculuğumuz hakkında iki farklı algı söz konusu.
Şimdi söyle bana,sırf atlar bir tek arpaları düşünmekten tatmin oluyorlar diye, biz de mi öyle yapmalıyız?
————-

Kendi kendime hep sormuşumdur;
– Nasıl oluyor da aynı coğrafyada bulunan benzer ülkelerde bile yaşam bu kadar farklı gelişiyor? diye…
Bulduğum ve size sezdirmeye çalıştığım yanıtlar geleceğin belirsizliği kadar korkutucu . Bu yüzden plağı değiştirelim ve sizinle eğlenceli bir müzik parçası paylaşayım. Yorumlarda size efsanevi şarkıcı Şaban Bayramoviç ile bir Goran Bregoviç şarkısı olan Maki Maki’yi hatırlatayım.

Şarkının aşağıda bir kısmını paylaştığım sözleri çok sembolik ve ürpertici.

Ay sallanıyor,
Şafak bir yılan gibi soğuk doğuyor
Ah evim, evim, evim, evim….

Ama duyduğunuz gibi bu bir ağıt değil. Demek ki korkutucu bir şafakta (yarınlara bakarken) evini (huzuru) arayıp bulamazken bile böyle bir müziği bestelemek de mümkünmüş.
İşte bu da değişik bir kültür.
—————-

Not; Bugünkü yazımın yorucu olduğunu biliyorum. Muhtemelen çok az kişi sonuna kadar okuyacak. Ama söz veriyorum gelecek hafta hafif ve eğlenceli konulardan bahsedeceğim.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir