Olası Bir Dicle Romanına Katkı

Hayat anılar biriktirmektir, derler.
Dünden bugüne sızan hayattır anılar. Günümüzü ışıklandırmakla kalmazlar, yarınlara bağlarlar bizi. Yarınlara, belki de ömür ötesi zamanlara. Uzak geleceklerle bağ kurma özlemi, birçok insanın içine çöreklenmiş sonsuzluk hayalinden çok daha gerçekçidir. Öyle bir boş hevesle kıyaslanmayacak derecede somuttur çünkü. Üstelik uslanmaz bir bencillikle değil, uygar bir ‘insanlık ülküsü’ ile donanmıştır: Ben yerine biz, biz yerine hepimiz. Yani gelmiş ve gelecek tüm insan soyu.

Sonsuzluğa uzanan geniş ufuklu bir köprüdür bu. Peki öylesi bir gelecekle nasıl hakiki bağ kurur ki insan? Cevap açık ve berrak: Daha iyi bir dünyada, çok daha huzurlu bir insanlık için ömrü boyunca çaba harcayarak ve aynı yolun yolcusu olanların emeğine karınca kararınca katkıda bulunarak. Şahane bir fikirdir; muhteşem bir bilinç ve sarsılmaz bir kararlılık gerektirir, değil mi? Bencilliğin fazlası ile para ettiği, üstelik sadece parayla ölçülen şeylere kıymetli sayıldığı, kalıcı ve asal değerlerin neredeyse yok sayıldığı bugünün dünyasında, en çok da iyi öğretmenlerin iliğine kemiğine işlemiş olarak rastlarız o bilince.
‘Ama ne yazık ki sadece eser miktarda,’ diyen olursa, itiraz etmek yerine onun dobralığına daha doğrusu bakışının derinliğine şapka çıkarırım; yetmez, böyle sıra dışı ama bilgece tavrı anlatırken bilinç yerine duygu sözcüğünü yeğlerim artık.

DAMLA ve DENİZ
Evet, toplumdan almaktan ziyade ona kendinden vermek duygusu ile daha öğretmen okuluna yazıldığı yıllarda, henüz ergenliğe girerken tanışır çoğu öğretmen. O duygu yıllarca sayısız pınarlardan beslenir, önce deli bir tutku haline gelir. Ardından bir hayat felsefesi olur. Gerçek öğretmenler, hep göremeyecekleri bir geleceğe tutkun, adını bilmedikleri her kültürden kişilere insan sevgisi dolu olarak yaşarlar. Hiçbir çıkar gözetmeden. Hiçliğe eriyen bir mumun ince alevi gibi yönlerini yörelerini aydınlatmaya çabalamakla geçer ömürleri. Tek bir kişiden, mesela kendi özünden  insanlığa çıkan o kutsal saydıkları yoldan ayrılmamayı hayat diye yaşamak diye bilirler.

‘Sonsuzluğa akıp giden insanlık denizinde, ona katkı yaparak yaşadıkça mutlu say kendini.’ Bu hikmet dolu söz benim değil, bizim dönemlerin çok iyi tanıdığı, tanıyan her arkadaşımızın özlemle andığı sevgili Nurten Doyrangöl öğretmenimin.

Sevdiklerimize birer sayfa ayırdığımız ve onların zamana kalsın diye birkaç satır yazdıkları anı defterlerimiz vardı Dicle’de. Benimkisi nedense anahtarlıydı. Yazması için öğretmenime verdim. Sanırım ikinci belki de üçüncü sınıftaydım.  Sevgili öğretmenim defterimin en son sayfasının arkasına inci gibi bir el yazısı ile yazmıştı o cümleyi. Başka hiçbir şey yazmamıştı.

Aradan elli beş yıl kadar geçmiş, şimdi bu satırları yazarken onu bir kez daha anımsamam boşuna değil. O defteri elime her alışımda, deniz ve damla hayalleri kura kura okumuştum o öğüdü. Her okuyuşumda kıyıya vuran dalgalarda o deniz damlasını düşünüp durmuştum. Kimi zaman tahripkar bir öfkeyle gelirdi köpüklü dalgalar, kimi zaman sonsuz bir sevecenliğin ezgisini ilahi bir sırmış gibi sessiz, sözsüz fısıldardı kıyılara.

O bilgece satırları yazdığı günlerde henüz yirmi beşinde bile değildi Sevgili Nurten Öğretmenim. Hepimiz anamız ablamız gibi severdik onu. Okuldan sonra geçen elli iki yıl boyunca onu sadece bir kez daha gördüm. Balıkesir’de yaşıyormuş. Defalarca aradım, ulaşamadım. Satın aldıktan birkaç gün sonra defterin anahtarını kaybetmiştim, sonraları defteri de yitirdim. Geçen hafta hocamı yitirdiğimizi de öğrendim. Anı defterimin arka sayfasına bir dur verir gibi yazdığı yukarıdaki söz ise bütün canlılığı ile hayatımın pusulası gibi benimle birlikte yaşıyor. Hep yaşayacak. 

Öğretmenlik idealini bir çırpıda özetleyen Nurten öğretmenimin o sözü Dicle’den sonra yürüdüğüm her yolda yoldaşım, kılavuzum  oldu. Sevgili öğretmenimin anısına bir kez daha saygı ve minnet duygularımı yollarken diyeceğim şu: Sonsuza uzanan köprünün bir noktasında emeği ile var olan öğretmenlerin umudu aydınlık bir gelecektir. Sadece öğrencileri, çocukları, aileleri, toplumları ve ülkeleri için değil. Herkes için. Tüm insanlık için. Buna ister bilgi, ister bilinç, ister duygu, isterseniz şartlanma deyin, bu tavrı Promete efsanesinin ete kemiğe bürünmüş erleri gibi söze dökmeden içlerinde yaşarlar gerçek öğretmenler.

Anıların yarınlara taşınmasının yararını gereğini konuşurken, söz öğretmenlere ve rahmetli Nurten öğretmenime geldi. Dicle anıları, bizleri hep Ergani’ye Hoşot Ovasına, ovanın göbeğinde bir vaha gibi kurulmuş okulumuza götürür. Biz Dicle deriz oraya. Oradan köy enstitülerine, oradan bireyin yaşamını güzelleştirmeye, gelecek kuşakların iyiliğine, özgürlüğüne, mutluluğuna, öğretmenin kendini bu ideale adamasına çıkar yolumuz.

Yazının romana katkı ekseninden bu noktada biraz ayrılalım.  Son yıllarda herkesin yitirilmiş veya hiç yaşanmamış ve bu nedenle hiç eksilmemiş bir aşkla söz ettiği Köy Enstitülerine değinelim.

****

Köy enstitüleri genç cumhuriyetin aydınlanma ülküsünün en önemli bir kurumudur. Eksiği fazlası, doğrusu yanlışı ile böyledir. Kökeninde sadece aydınlanma değil, tarımda üretkenliği artırma hedefi vardır, onun ardındaki hedef  ise yoksulluğu yenmektir. Bu hedefler, kapsamlı bir toprak reformu ve çağdaş bir toplum yaratmak idealinin basamakları olarak düşünülmüştür.

Ama sonuç ne olmuştur? Çok partili hayata geçiş öncesinde, bizzat o kurumların kurucusu ve hedeflerin sahibi tek parti iktidarının son günlerinde seçmen hatırına köy enstitüleri ile birlikte bu hedeflerin de sulandırıldığını, sonraki iktidarlar döneminde ise bu okulların kaldırıldığını biliyoruz. Kurumları yok etseniz de kültürü bir şekilde yaşıyor. İşte Köy Enstitülerinden öğretmen okullarına ve oradan bize kalan miras, yurt ve insan sevgisi ile donanmış öğretmen ve üretken insan yetiştirme kültürüdür. Bu topraklarda yüz yıllarca ıskalanmış aydınlanma için verilmesi gerekli mücadeleyi kazanmanın ön koşullarından biri belki birincisi o kültürü yaratmaksa, bir başkası, o kültürel birikimle donanmış öğretmenler ve yeni nesiller yetiştirmekti.

O hedefe ulaşmak ne yazık ki henüz mümkün olmadı.

Olmadı çünkü çok partili siyasi hayatla birlikte üreyen her cenahtan sorumsuz politikacı yüzünden Dicle dahil bütün öğretmen okulları kapatıldı. Böylece öğretmenlik mesleğinin ocağı söndü. O miras da, onca emek de heder edildi. Ancak anılarda yaşamakta.

Köy enstitülerinin yok oluşunu bu ülkeye maliyeti ölçülemez. Aydınlanma yolu tıkandı, tarım bitti; köyler boşaldı. Bunlardan daha vahim olmak üzere, üretim ve akılcılık yerine kör bir ezbercilik    egemen oldu okullara.

Köksüz demokrasimizin içeriksiz çok partili hayatı ve ona destek veren kör bilinçle karşı karşıyayız artık. Çok partili siyaset ve sakar demokrasimiz sonraki yıllarda yüzlercesini göreceğimiz böyle fahiş hatalar yaptı, yapmaya da devam ediyor. Neden? Belki de geçen yüz yılda sanıldığının tersine, hiçbir toplumun bal mumu gibi kolayına biçimlenemeyeceğini görmedik, yeterince iyi anlamadık. Birikimsiz toplumların aydınlığa çıkması için gerekli şartlardan biri iyi niyetli heykel ustası olabilirdi ama diğer zorunlu şartların farkına pek varamadık belki. Belki de apar topar geçtiğimiz  çok partili siyasi hayatın aslında gelişme çabasının ocağına incir dikmek olduğunu o kargaşalı dönemin sisi ve korkusu altında hiç ama hiç göremedik.

Geldiğimiz çıkmazda zaman, bunları haykırıyor yüzümüze. Duyan da anlayan da az. O haykırışı duysak ve anlasak da biliyoruz ki daha özgür ve bağımsız yaşamak için üretmek ve akılcı insan yetiştirmek şart. Her türden gelişme çabalarının göbeğinde yer alan olmazsa olmaz doku bu.

İşte tam da bu nedenle ve her şeye rağmen o duygu veya bilincin beslendiği o kültür bir gün küllerinden bir biçimde mutlaka yeniden doğacak.

Er veya geç ama bir gün mutlaka, insan ve yurt sevgisi ile yoğrulmuş öğretmenler yeniden yetişecek bu topraklarda. Her şeyden çok çalışmayı, üretmeyi ve safsatasız düşünmeyi iyibilen, akılcı, bilgili, özverili kuşakları onlar yetiştirecekler. O kültürü anılarda da olsa yaşatma ve gelecek kuşaklara yansıtma sorumluluğumuz bana kalırsa bu umuttan doğuyor sevgili dostlar.

Altını kırmızı kalemle kalınca çizelim: O günlere anılarımızla yapacağımız katkı gerçekten işe yarayacaksa, dobra olmak zorunda. Anılarımızı ezberlerle aktarmak yerine, onları kazandığımız bilgi ve deneyimle harmanlayarak, sıkı bir özeleştiri süzgecinden geçirerek anlatmamız ise olmazsa olmaz şartlardan biri. Başka türlü bir roman üç günde eskir, sonsuzluğa uzanan o köprünün başında önce tik nefes olur, sonra yok olur gider.

HAKKINI ARAMAK

‘Ben matematikte iyiydim. İlk sınavda on aldım. İkinci sınavda da tam not aldım, son sınavda İclal Öğretmen notlarımızı okudu, yediden yüksek alan yok, sıra bana geldiğinde kalktım ayağa. ‘Bir,’ dedi mahcup bir bakışla İclal Hanım. Demek ki yanlışmış yaptıklarım diye üzüldüm, yerime oturdum ve sınıftaki sessizliğin bir parçası oldum. İclal öğretmenim güzel bir insandı, matematiği de güzel öğretiyordu, ben de iyi öğrendiğimi sanıp doğru yapmıştım yani öyle sanıyordum. Demek ki sınavda kafam dağılmıştı. Mahcuptum, üzgündüm ama olsun, diye geçirdim içimden. Üç sınavın ortalaması 7 oluyordu, karneme zayıf gelmeyecekti. Sınav sırasında hayallere dalmak huyumdan kurtulmam gerekiyor, diye düşünürken İclal Öğretmen tüm sınıfa hem de incelikle sordu. ‘İtiraz eden var mı?

Çıt çıkmadı kimseden.
Bana doğru döndü, kısa bir zaman baktı. ‘Ziya ayağa kalk,’ dedi. ‘Senin de mi itirazın yok?
‘Olur mu öğretmenin, elbet yok,’ dedim.
İclal Öğretmen hata veya yanlış yapmazdı. Ona güvenmemek haksızlıktan öte ayıp olurdu.
‘Sen 10 aldın,’ derken gülümsedi birden. Anında gevşedim, ben de gülümsedim. Ardından o günden bugüne, yani yarım asırdır hiç unutmadığım o soruyu sordu bana İclal Öğretmenim: Hakkını
aramaya yaramayacaksa, neden matematik öğreniyorsun?’

Dicle’de yaşanmamış bu anısı için  Ziya öğretmene binlerce ve bize verdiği büyük ders için İclal Öğretmene milyonlarca teşekkürler
ederek düşünmeye devam edelim.

İtiraz etmek hak aramanın biçimlerinden biri. Sormak, sorgulamak, eleştirmek de öyle. Her şeyi ve herkesi, ama öncelikle kendini eleştirmek. Bu yazının bütün manası sevgili dostlar, bu kısa öyküde yüklü. Yani ne diyorum? Yazılacak olursa Dicle romanı eleştirel olmalı. Ona yakışan bakış açısı budur. Gelecek nesillere söylenmeye değer bir şey söyleyecekse o söz hakkını aramak üzerine olmalı. Hakkını kendinde bile aramak, bir çeşit kendinle hesaplaşmak.
Hesaplaşmayacaksan neden matematik öğreniyorsun, de diyebilirdi İclal Öğretmen. , Her şeyle hesaplaşmayı göze almayacaksan neden yazıyorsun da derdi.

Roman Dediğin Sorgulamalı

Geldik altı çizilecek bir yere daha: Olası roman da eleştirel olmak zorunda. Değilse, neden yazılsın ki? İyi sorgulama yola ancak sorularla çıkabilir. Peki. Hemen başlayalım sormaya: Dicle’ye 50+2 yılın ardından bu çerçeveden bakınca neler geliyor aklıma, neler görüyorum? Oralardan gelecek kuşaklara kalmasını gerekli diye gördüğüm neler var?

Aklımdan geçen, geçmişi pembe güzlüklerle görmek, aynen ve tekrar yaşanası günler olarak hayal etmek değil. Kesinlikle öyle değil. Nostalji yapmak diyorlar ona. Kolaydır ve olağandır. Hak aramak, sormak, sorgulamak, eleştirmek, düşünmek ve düşündürmek. Tüm bunlar pembe gözlüklerle onaylayarak hasret duyarak değil, yaşadıklarımıza şehla bakmayı gerektirir.

NEDEN ŞEHLA BAKMALI?

Aykırı sorular sormadan, olana bitene ters bakmadan doğru dürüst bir Dicle romanı olmaz. Çünkü benzer veya aynı noktalardan, birbirine yakın açılardan bakmak kesinlikle yetmiyor gerçeği görmemize. Ezberlerimiz ise aşı üstünde gerçeklerden kopuk ve olanı biteni olduğu gibi görmemize bile engel. Geçtiğimiz yarım asır, acıta kanata öğretti bunu bize. Uğrunda ölünesi gerçekler saydığımız nice asil ve aziz değerin aslında üfürükten teyyare değilse bile birer uyutma avutma malzemesi olduğunu görmeyenimiz kaldı mı? İbo’nun yetmişlerde dillerde dolaşan o sevimli şarkısını biraz değiştirerek hatırlayın şimdi. Evet. Bayramlar da eskidi, ama bizler de yaşlandık. Umalım ki biraz da akıllandık, dediğime bakmayın. Çok yakında, bana yine kıt görünecek o akıl bana şimdi şunu söyletiyor:

Gelecek kuşaklara yansıtılacak bir Dicle’yi alıştığımız gibi tek pencereden bakıp resmetmek HATA olur, eksiklik olur. Hiç sorulmamış sorular sormalı sordurmalı bize roman. Çünkü yeniden düşünmeye eleştirel düşünmeye ancak sorularla başlayabiliriz. Yanlış soru yok, genellikle yanlış cevap var. Hazır cevapların her biri, sorgulanmadıkça daima yanlış cevaptır. Çünkü bizi eskiye şartlandırmakta kalmazla, üstelik köreltirler. İyi görmek istiyorsak, Dicle günlerimize, bazen kameradan, kimi zaman teleskoptan ve sorgulayarak bakalım. 

DİCLE BİZİM HAYATIMIZ

Kuş bakışı ile bakıp şöyle başlayalım: Okulumuz olmasa, hayata bu kadar çok şey katma olanağını belki hiç bulamazdık. Okul demek en çok da öğretmen demek. Biz öğretmenlerimize elbette saygı ve şükran duyarız. Gayet hakça, insani ve doğal bir duygudur bu. Ne var ki, her şey saygı ile başlayıp şükranla bitmiyor. Hakikate saygı aslında o duygulardan da öncelikli olmalı. Öyleyse bir de hakikatin penceresinden yani eleştirisel bir gözle bakmalıyız ki yeni sorulara çıksın yolumuz.

İlk büyük soru şu olabilir: Dicle günlerimizi gerçekte olduğundan çok daha güzel görüp öyle anıyor, kendimizi bir bakıma aldatıyor olabilir miyiz?

Biraz düşününce, oradaki koşulların zorluğunu kolayca anımsarız. Bunu en azından kısmen ülkemizin o günkü yoksulluğuna bağlamaya ve  bağrımıza basmaya aslında itirazım yok. Peki, okuldaki yönetimin deneyim yetersizliği, sınıf içi ve sınıf dışı uygulamaların keyfiliği, mesleğe yeni başlamış öğretmenlere yönelik yönlendirme ve denetim eksikliğine ne demeli? Bütün bunların yarattığı ağır sorunlara sıkıntılara ne demeli? Hele o davranışlar daha sonraki yıllarda çok sayıda arkadaşımızın hayat yolunda sürekli yalpalamasına yol açmışsa.. Neden onları da unutmuş gibi yapmak zorundayız? O günleri hep hasretle hatta biraz da o döneme dönmeyi özleyerek anarız da ders alınacak yığınla olumsuzluğu unutmuş gibi görmeyiz, neden konuşmayız?

Geldiğimiz bu nokta, bize tüm ülkede kemikleşmiş olan belirgin bir akıl dış tutumu da sorgulama imkanı veriyor: Neden hep övülecek ve övünülecek bir zaman parçasıdır kişisel geçmişimiz ve özellikle toplumsal tarihimiz? Büyüklerimize saygı ve minnet borcumuz mudur bunun nedeni? Öyle bir borcun hem var olduğunu, hem de hiç ödenemeyecek kadar büyük olduğunu üstünde düşünmeden kabul etmiş olmamız mıdır acaba?

Ne kadar sorarsak soralım, durum ortada. Yaşlıların, büyüklerin eksiklerini görmeyiz biz, görsek anlatamayız, anlatsak eleştiremeyiz. Hele ölenler hakkında aykırı söz etmek bizde olacak şey değildir. Katil de hırsız da olsa, milyonların hakkını yemiş de olsa ‘bizden’ olanları hele ölmüşlerse, hayırla yad etmek esastır.

Bu yaklaşım dürüstçe midir peki?
Dicle romanına katkı yazmaya çalışırken, kendimize ve özellikle gelecek kuşaklara karşı çok daha açık ve cesur olmaya, eleştiriden korkmamaya çalışalım. Öğretmenlerimize öyle bakalım mesela. Çoğu ya mesleğe yeni başlamıştı veya mesleklerinin ilk yıllarında, hayata yeni atılmış gencecik insanlardı. Yine de kendilerinden son derece emin tavırlarla bizi kendi inandıklarına inandırmayı, kendi doğrularını tek gerçek sanıp onlara şartlandırmayı kutsal bir görev bilmişlerdi. Birkaçı dışında, durum böyle değil miydi?

Şimdi biraz da kendimize dokunduralım iğneyi. Onların yaşında bizler de tıpkı onlar gibi değil miydik peki? Hala öyle kalmış olanlarımıza rastladığınız olmuyor mu? Elbette kötü niyet yoktu. Özgüven onlarda da bizde de zirve yapmıştı. Ne var ki bilgi birikimimiz, deneyimimiz kuşkusuz fazlası ile sınırlıydı. Fark edemedik, fark edemediler. Herkesi aynı kaba koymak elbette hakça olmaz, öyle davranmayan yani özgüven patlamasını aşmış birkaç öğretmenimiz de vardı. Ama onları o sıralarda çok da değerli önemli sayamadığımız, o yaşlarda bizim Ömer ferasetten yoksun
olduğumuz da başka bir gerçek.

Ne var ki özgürce eleştirirken bir gerçeği akılda tutmak da gerek: Aradan en az elli yıl geçmiş, yarım asır bu.. Dünkü tutumları duruşları tavırları bugünün değerleri ile yargılamak hata olmaz mı? Yanıt hazır:Yargılamak kesinlikle hata olur, eleştirmek ise haktır. Kaldı ki Hoşot ortamında bizlerle aşağı yukarı aynı kaderi, aynı koşulları ve belki daha katmerli yığınla yoksunluğu yaşadı ve paylaştı öğretmenlerimiz. Hangi kültür içinde yetiştiklerini hatırlarsak, yargılamanın haksızlık olacağı sonucuna kolaylıkla varırız. Bütün bunlar gerçek, tamam. Yine de sevgi dolu bir tonla o soru sorulmalı: Okulumuzun havasına sızmış o baskıcı ve hoyrat kültürün, bireysel saplantıların, ruhsal bunalımların orada o yaşta oluşan gençleri ne denli olumsuz etkilediğini hiç düşünen, sesini ona karşı yükselten hiç olmadı mı? Neden olmadı? Peki, bu noktadan bakıp düşündüğünüzde hangi olaylar, hangi anılar geliyor aklınıza?

ROMANIN YAZARINA ÖNERİLER

Dicle romanı yazmak için yola çıkmış yazarı canlandırın lütfen kafanızda şimdi. Usta veya acemi, ürkek veya korkak ya da düpedüz çılgın olsun, fark etmez. Ufkumuzu zorlayan sorular sormadıkça, görünüşte akıllı mahallenin güya zır delisi olmayı göze almadıkça öyle bir romanla hakça baş etmeye hiçbir kalem erbabının gücü yetmez. Açık sözlü ve cesur olmasının yanı sıra hayata, yaşamış ve yaşayacak olan herkesin hayatına içten bir saygı duyması gerekli. Günün geçerli kabullerinin aslında geçici olduğunun gayet farkında olmalı, egemen kabullerin dışına çıkıp oradan da bakabilmeli.

Kısa söyle diyeceğini kardeş, buralarda lafı çok uzattın, üstelik kendini yineleyip duruyorsun diyorsanız, girizgah kısmının son cümlesine geliyorum. Yol boyunca düşünürken kafamızıkaşımamıza yarasın diye o cümlenin altını çizmek yerine tırnak içine alıyorum.
‘Hayata ve insanlara iyilik güzellik katmak için yola çıkmamış bir ömür ne kadar nafile ve ne denli ahlaksızsa, geleceğe umut ve coşku katmak için istisnasız her şeye birçok açıdan ve en aykırı şekilde bakmayı göze alamayan bir roman da öylesine ahlak yoksunudur,’ desin mesela. Ona ahlakın tanımını sormaya kalkmayın lütfen, o başka bir konu. Sanatın epeyce uzak durduğu, çoklukla tamamen yabancı olduğu bir alan. Şimdi sadede gelelim. Esasa bakalım ve soralım.

NELERİ ANIMSAYALIM?

Gerçekten neleri Anar, neleri anımsatırız? Diyelim ki  öyle bir roman için malzeme istiyor sizden, tam da öyle bir yazar. Neler gelir aklımıza? Onu düşünün. Düşünmek mi? Evet, kolay iş değil.

Bu soruya yanıt olacak şeyleri yazmaya başlamadan önce günlerce  düşünmeye çalıştım. Kolay olmadığını o nedenle biliyorum. Yine de aklıma ne geldiyse yazmaya başlamak en doğrusu diye yola koyuldum. Dağılmış bir resim albümüne benzedi, birbirinden kopuk oldu. Bu şekilde yazmaya illa ad vermek gerekse postmodern deyin, hem de cafcaflı olur. Şaka bir yana, sevgili yazar dağınıklık için kusura bakmasın, dilerse burada yazılanlara kendince çeki düzen verir.

Mekanlarla imgelerle başladım, onların anımsattıklarını yazdım, yaşadığımız birkaç anıyı olayı çöpü zaman ayrıntıya girmeden anlattım. Ayrıca, bir başka yazı ekledim, son kısma bir de şiir koydum. Kurslar hatalar varsa affola deyip çıkalım yola.

Meşale
Bana kalırsa, mutlaka meşale ile başlamalı romana yazar. Öğretmenlerin kadim zamanlarda kalan ustası Promete’den gelen, evrenselliğini olimpiyatla paylaştıkları bir mirastır meşale. Promete efsanesi gerçek öğretmenin kendini adadığı sevda ve özveri dolu çileli görünen hayatının bütün öğelerini içerir. Ateşi ve aydınlığı tekelinde tutan tanrılara halkı için başkaldırır Promete, karşılığında ağır bedeller ödediği insanlık zaferinin ödülü ve evrensel simgesidir. Alevdir, ışıktır. Her gerçek öğretmen meşale sayar kendini. Bize sık tekrarlanan o vecizeyi anımsayın: Öğretmen bir mumdur, kendi yanar, çevresini aydınlatır. Anadolu’da ise
nedense ‘mum dibine ışık vermez’ denir.

CANATAN Çeşmesi ve DİÖO
Meşaleden belki önce belki de sonra herhalde tüm Dicleliler için en anıtsal gösterge o çeşmedir. Onu gözümde öyle anıtsal kılan yani hem heybetli hem derin anlamlar yüklü bir simge yapan ise DİÖO diye kısaltılan okumuzun adının, büyük harflerle stilize edilmiş bir
şekilde çeşmenin deposunun üst kısmında yer almasıydı. Almasıydı dediğime bakmayın. Çünkü iki yıl önce (2018) bir kez daha oradaydım. Öğretmen okulları önce lise yapılıp sonra tümden
kapanalı belki otuz belki kırk yıl geçti. Binamızda eğitim veren türlü çeşitli okulların üç beş yılda bir değişen adları giriş kapısının yanındaki mermer tabelada (öğretmen lisesi, fen lisesi, Anadolu lisesi vbg) bir boy gösterip bir kayboldu. Canatan Çeşme’sinin üstündeki DİÖO zamana direnen asaletiyle en az yetmiş yıldır yerinde gururla duruyor. Her şeye meydan okuyan bir Hoşot şahini gibi anılarımızı, geçmişimizi, Dicle Köy Enstitüsünün birikimini taşımakla kalmıyor, aynı zamanda onları koruyup kollayıp gözetiyor sanki.

Çeşmeyi ilk müdürlerimizden Burhanettin CANATAN yaptırmış. Öyküsünü herkes bilir. Burada anlatmaya gerek yok.

Çeşmeden Akan Ayran
Mayısla beraber sıcaklar bastırınca su kıtlaştırdı Dicle’de, musluklarda su akmadığı olurdu. Yeni yapıldığı zamanlarda ayran akarmış çeşmeden. Sanırım 1967 yılında, o çeşmenin başında bir abimle söyleşiyorduk. Tam olarak böyle demişti. İnanmadım ama bunu nerden biliyorsun diye sormadım, sormaktan kaçınmanın utancını ilk ne zaman duydum? Kimdi o? Gerçekten hatırlamıyorum. Ama bu hoş hayali hangi kanıta dayandırdığını neden soramadığımı az çok hatırlıyorum: Biz her usta romancı gibi hayal hatta efsane yaratmadan edemeyen bir ülkenin, bir kültürün
çocuklarıydık, yaşadığımız gerçek ne kadar katlanılmaz ise düşe, masala, efsaneye o kadar sıkça sığınırdık. Akmayan musluğun önünde, bizi geçmişimizden gelen bir hayalle avutacak efsane yaratma hakkını daha doğarken temel bir insan hakkı diye edinmiştik. Abim de o gün, o kutsal hakkı belki farkında bile olmadan bir güzel kullanmıştı, keyfini bozmanın ne alemi vardı!

Canatan Çeşmesi bizim için her şeydir. Oradan su içmemiş, önünde DİÖO görünecek biçimde poz verip fotoğraf çektirmemiş olanımız var mıdır? O günlerin çakırkeyifli hallerini bize yeniden anımsatsın diye şu iki dizeyi burada bir daha söylemek gerek.

Kavaklıktan başımıza esen hep kavak yeliydi
Canatan’dan içip de delirmeyen herhal veliydi

SİNEMA SALONU/İzindeyiz/Halay
Çeşmeyi solunuza alır biraz yürürseniz, sağınızda bizim Büyük Bina kalır, onu birazdan anlatırım. Solunuza yüksek tavanlı, içinde geniş bir sahnesi de bulunan sinema salonumuz gelir. Orası, yeni yatakhane binası yapılıncaya kadar, aynı zamanda yemekhanemizdi. Bez yerine yılların eskitemediği inatçı kir damarlarının yer aldığı yeşilimsi muşambanın örttüğü onar kişilik masalarda, arkalıksız banklarda oturarak altı yüz belki yedi yüz kişi kahvaltı yapar, yemek yerdi orada.

Sahnesi vardı. Her hafta siyah beyaz film olurdu, arada bir tiyatro oynanırdı, korolar şarkı söylerdi. Açık oturumlar, konferanslar, anma toplantıları, giriş sınavları bile orada yapılırdı. Sandalye yoktu. Bütün etkinliklerde banklarda otururduk. Sinema gecelerinde öğretmenlerimiz ve aileleri için getirilen birkaç sandalye en arkaya, duvarın önüne konurdu. Yemek servisi yapmak, masaları sabunlu sıcak suyla silmek, bankları mümkün olduğunca temiz tutmak, her hafta birinci ve ikinci sınıflardan seçilen yemekhane nöbetçilerinin işiydi.

Sahneye bakmışken her yıl hazırlayıp oynadığımız oyunlardan, yemekhane demişken Dicledeki yemeklerden de söz etmeli.

Neler Yerdik?
Bütün öğünlerde her masaya sağlığımız için özenle bayatlatılmış dört yüz gramlık bir veya iki somun verilirdi, payımıza bir çeyrek ekmek düşerdi. Fazlası yoktu. Elbette iştahlıydık. Taş olsa yerdik. Ama taşlı pirinç zor gelirdi. Nohuttan da taş çıktığı olurdu. Tüm öğünler zayıftı yoksuldu ama kahvaltıların boynu daha büküktü: Yirmi beş veya elli gramlık bir dilim sana yağı ve bir kaşık
reçel veya bal ya da tahin. Bunların yerine kişi başına sekiz on zeytin veya bir dilim beyaz peynir veya bir kaynamış yumurta. Tabii ki bir bardak da çay var, içersen. Yazının ilk taslaklarından birini okuyan İbrahim Dülger kardeşim yazdığı yorumda şöyle demiş:
‘Kahvaltıda verilen zeytin sayısında abartı var. Ben 3-5 taneden fazla yediğimi hatırlamıyorum. Büyüklüğüne göre sıralanmış öbek zeytinlerin masada kime düsecegi konusunda masa örtüsünün altina kalemle yazılı sayıyı bilenden başlaması dağıtıma şans
unsuru katardı. Çeyrek somunumuza iyi katık olsun diye çekirdeğindeki tuzu somururken zeytin çekirdeğini bazen yuttuğumuz olurdu. Ķaşıkla ağzımıza boca ettiğimiz şekerli
ılıklaşmış çay, avurtlarımıza doldurduğumuz ekmeği ancak ıslatırdı.’

Sonraki günlerde Mehmet Beyazaslan Kadıköyde bir kahvede birlikte otururken hayatının en büyük bir itirafını yapar gibi, ‘ben Dicle’de bir gün bile doyduğumu hatırlamıyorum, ama bunu hiç kimseye söyleyemedim’ dedi.

Melamin tabaklardan çay kaşıklamak

Okuldaki yatılı öğrenci sayısı yedi yüz kadardı. Çay demliklerde demlenmez, yemek
kazanlarında pişirilirdi. İçi epeyce kararmış, ne kadar yıkasan çıkmayan cinsten kirlerden dibi görünmeyen sabun gibi baygın kokan acı badem yeşili melamin bardaklarda içilirdi.
Anlaşılır bir nedenle tabii: Cam bardaklar sık sık kırılıyordu. Bu anlattıklarımı abartma sanmayın sakın. Çayların karavanada gelip aynı kokuyla helmelenmiş melamin tabaklara kepçeyle dağıtıldığını ve kaşıkla içildiğini de görmüştür o masalar. Ben de gördüm.

Pırasa zulmüne karşı kaşarlı tost

Demiştim, kahvaltılar beterdi, ama öğlen akşam yemeklerinin hali de perişandı. Pirinç veya bulgur pilavı zaman zaman da lapalaşmış makarna demirbaştı. Çorbanın yanına en çok
kuru fasulye, nohut, barbunya olurdu. Bir de ve özellikle küşne dediğimiz yeşil mercimek.

Haksızlık etmeyeyim, sık sık yumurtalı ıspanak, pırasa da çıkardı. Yenecek gibi değildi. Asker ocağının ve yatılı okulların pırasa gibi muhteşem bir sebzeye ettiği zulmü yıllar sonra ancak yurt dışında bulunduğum dönemde keşfettim.öPırasaya mutfaklarda ettiğimiz zulmü, sanırım Hitler yahudilere bile etmemiştir. Sebzelerin
bulamaç haline gelinceye kadar kaynatılmasını o emsalsiz zülme benzetmek abartılı da olsa, bana çok da yanlış gelmiyor. Neden, diye soranlara önerim var: İnce kıyılmış pırasanın üstüne
tavada iki yumurta kırın, üstüne biraz beyaz peynir yanda kaşar ekleyin. Dicle’de yediğiniz pırasaların yetmiş yedi sülalesinden aşçılarımız adına özür dilemeyi düşüneceksiniz.

Bu arada, birçok öğünde çıkan yemeğe dokunmadan çeyrek ekmeğini alıp kantinde nefsini kaşarlı tostla körelten hallice arkadaşlarımız vardı, sayıları az değildi. Bu yüzden kantinde
yemek saatlerinde uzun bir kuyruk ve ufak tefek kavgalar da olurdu.

Birkaç kez karavanaları ters çevirerek eylem yapıldıysa da hiçbir şey düzelmedi.

Şimdi tatlılara gelelim.
Tatlı deyince varsa yoksa irmik helvası tabii. Hakkını verelim, her zamana çam fıstıklı olurdu. Tatlı niyetine tahinli pekmez veya tahinli helva verildiğini de hatırlıyorum. Arada bir elma, armut, kimi zaman ikinci bir yıkama gerektiren üzüm. Belki portakal. Deli bir coşku ile her çalışmada azarlana azarlana hazırlandıktan sonra Ergani’de katıldığımız 19 Mayıs törenleri sonrasındaki öğlen yemeğinde büyük ödülümüz önümüzde olurdu: Üç dilim tulumba tatlısı. Evet, o gün tulumba tatlısı çıkardı her yıl. Senede bir gün.

Şimdi düşünüyorum da o muhteşem aşk şarkısı eşliğinde yenseydi keşke, ne kadar hoş, ne kadar tatlı ve ne kadar trajik olurdu.

Akşehir’in yemekleri

Dicle romanında Akşehir’in işi ne, demeyin. Tam yeridir oradaki yemeklerden söz etmenin.
Batı kültürünü görsünler, Türklerle Kürtler biraz daha kaynaşsın gibi ağır meseleleri hafif çözümler sunma sığlığının sonucuydu sanırım; son sınıf öğrencileri batıdaki öğretmen okullarına gönderildi bizim dönemimizde. Batı diye Akşehir Öğretmen Okuluna gitmek düştü yirmi kadar arkadaşımla bana. Batı diye Çorum’a gidenler, oradan bize leblebili  mektuplar yazan Ekrem Alpinanç gibi arkadaşlarımız da oldu.

Leblebi çekirdek bir yana, Akşehir deyip geçmeyin, Dicledeki yönetim çoraklığını fazlasıyla yansıtacak bir gerçeği orada gördüm. Dicle romantizminin köküne bir tutam kibrit suyu olsun diye doğrudan söylemeli: Akşehir öğretmen okulu hayatımda devrim yarattı. Batı değildi belki, ama bize çok farklı bir soluk verdi. Dicle’de görmediğimiz yaşayamadığımız yığınla güzellikle orada tanıştık. Onlardan birini sadece birini, olası romancının kulağına küpe olsun diye anacağım. Oradaki iki öğretmenimin Mehmet Kaya ve Şehmuz Yöntem’in hayatıma kişiliğime kattıklarını ne kadar yazsam yetmez. Neden? Anlatması çok kolay değil. Dicle’den bana benzer ya da aynı katkıyı yapmış öğretmenlerimi anlatamayacağım için  hakça da olmaz. Üstelik Dicle romanına katkı hedefine sadık kalmak için Akşehir parantezini kısa tutmalıyım ve oradaki masa düzenini, pembe bez peçeteleri, yemeklerin çeşidini lezzetini görünce derecesiz şaşırdığımızı açıkça söylemek zorundayım.

O günden bugüne, aradaki devasa farkın nedenini kaynağını ben bulamadım. Neden, diye sorup geçmek zorundayım çünkü çözemediğim bir garipliktir bu. Herhangi bir dayanak olmadan gelişi güzel laflar etmek de hakça olmaz. Akşehir ve yemek meselesini o soruyu bir kez daha sorarak kapatıyorum. Neden?

Tiyatro çalışmalarımız
Her yıl aylarca çalıştıktan sonra hazırladığımız oyunlar sinema salonunun sahnesinde sergilenirdi. Paydos mesela bunlardan biriydi. Cevap Fehmi Başkut’un eseriydi. Öğretmen Murtaza baş roldeydi. Etkili bir oyundu, Bayram Başaran hocanız yönetmişti. Gerçekçi bir oyundu, mesleğimizin gelecekte gül bahçesi sunmayacağını sezdirmişti bize. Buzlar Çözülmeden aynı yazarın eseriydi. O da oynandı o sahnede, kim yönetti anımsayamadım. Bir kaymakam baş roldeydi. Sanırım Bayram Bey yönetiyordu oyunu ve yeğeni Hüseyin Başaran vardı o rolde. Doğru şeyleri tüm yerel baskıları göğüsleyerek hem de kasabayı dış dünyaya kapatan buzlar çözülmeden yapmaya çalışan idealist kaymakamın aslında sahte olduğu buzlar çözülünce merkezden gelen telgrafla ortaya çıkıyordu.

Hasan ve Sezer Yücel hocalarımızın yönettiği oyunlar da vardı. Ana Hanım Kız Hanım ilk aklıma gelenlerden. Meryem ve rahmetli Hüsnü abinin kız kardeşi baş roldeydi sanırım. Onu komşu ilçede Maden’de bakır işletmelerinin sahnesinde oynamıştık. Yanılmıyorsam ben süflördüm. Oyun başlarken sahne karanlık olur, ana rolündeki Nilgün ablamız kibrit çakınca hafif aydınlanır, daha sorma yavaş yavaş aydınlanırdı sahne. Aksilik oldu o gece, kibrit çöpünü yakayım derken
minnacık kutu elinden kayıp salona düşünce Nilgün kırk yıllık oyuncu gibi hiç bozmadı, o aksilik de oyunun bir parçası gibiymiş gibi sürdürdü, öndeki seyircilerden birine ‘gözünün yağını yediğim, şu kibriti versene’ dedi aynı köylü şivesiyle. Alkıştan inledi salon.

Sinema salonuna dönelim mi biz?
Giriş sınavına o salonda girmiştim. Gözetmenler arasında Nevin Hanımı ve bir tek onu anımsıyorum. Kapılmış yazarken kulağıma eğilip rahatlattı bir şeyler söylediğini unutamam. Sonrasında çok konuştuk bunu onunla, bir de beni üç yıl üst iste resimden neden ikmale bıraktığını. Belki üç değil iki yıldı, abartarak rahmetli hocama takılıyordum. Bir gün tatlı sert bir dille bağırdı, özeleştirisini gayet güzel yaptı: Senden bir Van Gogh çıkaralım dedik, olmadı işte.

O salonda geçen birkaç hikayeden söz etmek sanırım uygun düşer: Bir Cumartesi akşamı yoklamaya geç kalan dördüncü sınıftaki bir arkadaşımıza, o koca salonu baştan başa süpürüp paspaslama cezası vermişti, aynı zamanda meslek dersleri öğretmeni olan ve her nedense aramızda babacanlığı ile nam salmış müdürümüz. Arkadaşımız gık demeden, öfkeden gözleri kızarmış olarak koca salonu bir başına saatlerce paspaslamıştı. Abilerden birkaçı cezanın ağırlığına yazıklandı, o kadar. Orantısız ceza kavramı değil oralara, ülkeye bile ulaşmamıştı o sıralar.

Aynı salonda Cumartesi akşamları siyah beyaz film gösterilirdi. Yetmiş beş kuruş verir girerdik. Film gecelerine öğretmenlerimiz varsa aileleri birlikte gelir, en arkada otururlardı. Perdeyi nasıl görürlerdi oradan, merak ederdim. Önce de değinmiştim, tek lüksleri kuru bir sandalyede oturmaktı. Filmler herhalde ucuz olsun diye hep çok eski olurdu. Film gösterimi öncesinde bazen bilgi yarışmaları yapardık, öğrencilerden sesi güzel olan birinin sahneye çıkıp türkü şarkı söylediği, saz çaldığı olurdu. Eğlencemiz buydu.

İstasyondan geçen trenlerin ve Dicle günlerimizin vaz geçilmez kişisi Hafız da zamanında çıkmış o sahneye. Kavalı ile iç titreten ezgiler çaldığını, zamanın müzik öğretmeninin ona Vivaldi Zülfü dediğini abilerin internetteki anılarından okudum. Urfa’dan Bekçi Bako (Baki Yurtsever) Bu Pınar Eşme Pınar türküsünü okumuştu bir hafta sonu aynı sahnede. Birkaç da uzun hava çekmişti.

Sinema salonunun dış duvarının köşesinde Mustafa Kemal’in siluetinin işlendiği bir tablo yer alırdı. Altında büyükçe harflerle tek sözcük yazılıydı. İZİNDEYİZ. Çocuğunu görmek için okula gelen bir baba, o yazıyı görünce bütün okulun izne çıktığını sanmış diye gülerek anlattığımız fıkramızı anımsıyorum.

Salonun içinde ise kapının üstünü boydan boya muhteşem bir yağlıboya resim kaplıyordu. Sanırım adı Halay’dı tablonun. Belki yakıştırıyorum. Davulcu ve zurnacısıyla halay çeken gençleri resmeden o tablo hocamız Recep Adakçılar’ın şahane bir eseriydi. Üç belki beş yıl oldu, Bolu’daki buluşmada sevgili ve rahmetli Fikret abiyle birlikte göl kıyısında otururken hocama tabloyu sordum, yığınla resmî ile birlikte o tablonun da Dicle’de kaybolduğunu söyledi. İçim yandı. Zaman mı acımasız, insanlar mı? Çok emin değilim.

Recep Adakçılar öğretmenimizden söz edince, bir parantez daha açmak gerek.  O sohbetten sonra yazdığım blogumdaki yazıda öğretmenimizin iki anısını aktardım. O bölümü buraya alıyor, öylece sözü sevgili öğretmenimize bırakıyorum:

İki Dilim Fıstıklı Baklava
Öğrencilerimden biri bir gün Üniversitedeki dersten sonra beni ‘bugün ben sizi götürmek istiyorum,’ diyerek aracına aldı. Onu iyi tanıyordum. Kız kardeşi, Uludağ Üniversitesinde oğlumla birlikte okumuştu. Olağan üstü yumuşak, çok da yakışıklı bir gençti. Arabasında, dereden tepeden konuşurken birden bana döndü.
-Çok ama mutsuzum ben, dedi. O kadar tükendim ki, artık intihar etmek istiyorum.
Beynimden vurulmuşa döndüm.
-Olur mu öyle şey, dedim. Altında son model araba, sağlıklısın, yakışıklısın. Bir daha duymamayayım bu sözü senden. Bu hayat iki dilim fıstıklı baklava yemek için bile yaşamaya değer. Kim bilir yaşayacağın daha nice güzellikler var, senin.
Bu konuşmanın üzerinden bir hafta bile geçmedi, oğlanın kendini öldürdüğünü duydum. Derse girdiğimde ağıt boğazımda, boğazımda düşüm, ağlamamaya çalışıyordum. Onunla son konuşmamızı zorlanarak arkadaşları paylaştım. Duygu sardı bizi tabii. Ertesi derste çocuklar iki kilo fıstıklı baklava alıp getirmişler. Sınıfta yiyecek yemek yasaklanmıştı. İzin verirseniz burada birlikte yiyelim dediler, Yasağa aldırmadık. İki dilim fıstıklı baklava ile yaşamak arasında kurmuş olduğum bağ, o gün çocuklarla baklava
yerken hiç gelmedi aklıma.
Demir Zengini Tosun
Dicle’de öğretmenlik yaptığım yıllarda ahırımızda adını tosun koyduğumuz bir danamız vardı. Dana kısa zamanda büyüdü, serpildi. Birkaç yıl geçmeden şiştikçe şişti. Biz de kesmeye karar verdik. Kesince gördük ki, hayvan etrafta ne bulduysa yemiş. Karnından koca koca inşaat çivileri bile çıktı, üstelik hepsi iyice paslanmıştı. Etini mutfağa yolladık, karavanada çocuklarla birlikte afiyetle yedik.
Xx
Recep Hocamın anlattıkları dışında Bolu’da duyduğum başka anılardan ikisini daha aynı yazıda kayda geçirmişim. Onlardan birini daha sonra ayrıntılı okuyacaksınız. ‘Sizi bilmem ama’ şiiriyle ilgili.

Ötekini deşmeden söyleyip geçeceğim: Kemanından nefret eden bir müzik hocası. Bu sonuncu da Recep Hocamdandı. Kim olduğunu tahmin etmek zor değil.
Parantezleri kapatalım şimdi, Dicledeki mekanları yılların ötesinden görmeye devem edelim.

BÜYÜK BİNA
Aslında sadece adı büyükmüş binanın. Yıllar sonra okulu görmeye ilk gittiğimde bunu bir bakışta anlamak varmış! Gerçekten çok da geniş bir alana oturmayan, iki katlı, her katında dört veya beş derslik bulunan taş bir bina. Giriş kapısının sağ yanında beyaz mermer üzerine okulun adı kazınmış. Girişinde beş basamak var, önünde bir bayrak gönderi. Geçerken söylemek lazım: Giriş sınavı sonuçları binanın önünde açıklanırdı. O beş basamak ne kadar yüksek, onları heyecanla çıkmak ne kadar uzun gelmiştir, giriş sınavını kazanan henüz on iki yaşındaki o günün çocukları için.

İkinci dönem öğrencilerinin sınıfları büyük binadaydı. İlk dönemdeki yıllarda, o binanın önünden geçerken heyecan duyar, biraz da tedirgin olurduk. Binanın önünden geçerken bile önümüzü iliklerdik. Saygıdan. Abiler vardı o binada. O binaya geçince öğretmenliğe biraz daha yakın olacaktık. O günleri hayal eder iple çekerdik.

Büyük binanın önü tören yerimizdi.
Pazartesi sabahları dersler başlamadan, Cumartesi öğlenleri hafta bitiminde mandolin eşliğinde İstiklal Marşımızı okuyup bayrak töreni yapardık. Gündüzlü arkadaşların iyice eskimiş halk ağzında külüstür denen Ergani otobüsü, Cumartesileri tören yerinin civarında dururdu.

Binaya girip ilk katta sola dönünce, sağ taraftaki pencerenin yanında duvar gazetesi anımsarım hep. Sanırım daha ikinci sınıftaydım, rahmetli eniştemin öğrencisi olduğu için
tanış olduğum o da rahmetli olan Ramazan Özdemir abiyi görmek için binaya bir girdiğimde oradaki duvar gazetesinde Nalan Uluğ ablamızın bir şiirini görmüş okumuştum, bunu onca zamandan
sonra bile çok canlı anımsıyorum. Okulda öğrencilerin çıkardığı birkaç duvar gazetesinden biri oradaydı. Şiirler, öyküler, bilmeceler, bulmacalar koyardık duvar gazetelerine. Bir de ‘öztürkçe sözcükler’ köşesi, olmasa olmazdı.

O yıllarda Ataç her hocamızın ve dolayısı ile hepimizin sevgilisi. Şimdi tuhaf gelse de o günler öyleydi işte. Görmeden bilmeden sevmek deliler gibi göklerden inmiş gibi aşık olmak adettendi. Kişisel bir not geldi aklıma, araya girip yazmalıyım. Bu da anıdan sayılsın lütfen.

Ataç’ın en çok bildiğimiz eseri, Günlerin Getirdiği. ‘Sayrılar evine düştüm’ cümlesi o kitapta mıydı, emin değilim. Sayrılar evi hastane demekti. O sözcüğün ömrü Ataç’ın ömründen uzun olmadı. Kitaplıkta elime Günlerin Götürdüğü diye bir kitap geçince Suut Kemal Yetkin’i keşfettim. Dil ve bizim tutkunu olduğumuz öztürkçecilik konusunda Ataç’tan biraz farklı düşünüyordu. Dilimize iyice yerleşmiş sözcüklerin kaynağı ne olursa olsun, aslında onların Türkçeleştiğini ve dilimizin varlığı olarak kabul edilmesi gerektiğini savunuyordu.

Öğretmenlerimiz sayesinde ben de ve elbette sıkı öztürkçeci idim. Suut Kemal’in o kitabı uyardı, hatta uyandırdı. Bambaşka konulardaki görüş farklarına açtı beni. Sıkça tekrarlanan, çoğunluğun paylaştığı fikirlerin mutlaka doğru olmayabileceği fikri kafamda zaten az çok vardı. Sanırım ilk kez Suut Kemal sayesinde somutlaştı. Sonraları o esneklik veya geniş açı hayatımın bir parçası haline geldi. Onlarca yıl sonra Suut Kemal’in Urfa kökenli olduğunu öğrenmek ise başka bir keyifti. Babası Şeyh Saffet merhumun devrim kanunlarından laiklikle ilgili yasanın gerekçesini hazırlayan alim olduğunu öğrenmek ise şahane bir keşifti. Parantezi daha fazla uzatmadan okula dönelim biz.

Büyük Bina Deyince: Sevgili Hüseyin Denge

Büyük Bina’yı Dicle Köy Enstitüsü kurulurken o günün öğrencileri sırtlarında taş taşıyarak yapmışlar, harçlarını da kendileri karmışlar. Uzun uzun anlatılmaya değer bir atama ile yıllar sonra bize müdür olarak gelen Hüseyin Denge öğretmenimiz de çalışmış o binanın yapımında. Maraşlı olması dışında hakkında hiçbir şey bilmiyorduk, yine de atamanın geri alınması için günlerce derse girmeyerek, geceleri sözüm ona okul girişinde nöbet tutarak eylem yapmıştık. Dicle’ye gelirse kefenini de yanında getirmesini bildiren tehdit dolu telgraflar bile çekilmişti. İşte bir soru daha, Nedendi bu? Neden yaptık biz bunu? Yanıtı aslında gayet bellidir bu soruların. Aşağıda değinirim.

Hüseyin Denge hocamızın o binanın önünde bize yaptığı ilk konuşmayı hiç unutamam. ‘Bu binanın harcında emeğim var benim,’ dedi. Siz istemeseniz de sizi seveceğim gibi bir şey söyledi. Bir ara babacan bir tavırla güldü, ‘telgraflarınız cebimde’ dedi. Sormadan edemiyorum: Hayatında telgraf çekmiş kaç kişi vardı ki o zamanlar içimizde? Hemşehricilik ayağına gizli bir el tarafından nasıl kışkırtılmış olduğumuzu halen bilmeyenimiz var mıdır, dersiniz.

Yüzleyelim kendimizi: Öğretmen eylemlerinde de benzer şeyler olmadı mı? Biz çok şükür o dönemi Akşehir’de atlattık ama 12 Mart döneminde Dicle’de yaşananlara yüreği nasıl dayanır insanın? Onlara değinmek bile ağır geliyor bana.

Diyeceğim şu ki Dicle’nin Romanı öyle berbat bir ortamda oraya gelip görevine başlayan Maraşlı müdürümüzün üç beş ay içinde hepimizin göz bebeği olmayı nasıl başardığını kesinlikle ve o günleri yaşamış olanların anılarını bir bir sergileyerek kesinlikle anlatmalı. Geleceğe en iyi miras olur. Kuşkunun ve adaletin en iyi kılavuz olduğunu ima ettiği için elbette.

Hüseyin  Denge hocamı Dicle’de cinnetle flört ettiğimiz o civcivli günlerden yirmi yıl kadar sonra Ankara’da buldum, emekli olmuştu, Beşevler’de tost, sigara ve içecek satan eşiyle çalıştırdığı bir büfesi vardı. Birçok kez görüştük, uuzn uzun sohbetler ettik.

Bir 17 Nisanda, sanırım 1990 yılında, Ankara’daki Diclelilerle buluşmamıza davet ettim. İşçi Bulma’nın misafirhanesinde on veya on beş kişiydik. Fikret Telci ve Muharrem Yüksekol dışında Şehmus Atlı ve sanırım Bedri Kargın vardı. Sefai Hocam da var mıydı? Aklımda kalmamış. Hocamın o gece anlattıklarından bir fıkrası kalmış aklımda. ÇENTİK KÖY fıkrasını sonraki yıllarda onlarca kişiye anlattım. Burada rahmetli hocamızın ağzından anlatmaya çalışayım.
‘Adamın biri bir köyden başka bir köye giderken bir gece kalmak için yol üstündeki bir köye girer, mezarlıktan geçip caminin karşısındaki kahveye oturur. Selam sabah, derken köylülere sormuş:
-İçinden geçerken gördüm, sizin mezar taşlarının üstünde üç gün yaşadı, beş gün yaşadı, hadi bilemedin, otuz gün yaşadı yazıyor. Orası bebek mezarlığı herhal. İyi de, bebeler için neden koca koca taşlar neden dikersiniz siz?
-Bebe mezarlığı olur mu hiç, demişler. Tek bir mezarlık var bizde.
-Eee, o zaman nasıl oluyor bu köyde herkes sayılı gün yaşayıp göçüyor?
-Bizim köyün adı Çentik Köy demiş köylülerden biri.
Ve anlatmışlar.

-Bizim burada herkesin bir çentik defteri olur cebinde. Dolu dolu yaşadığı her gün için bir çentik atar. Hak vaki olunca, bakarız çentik defterine, sayarız çektiklerini. Mezar taşına onu yazarız.
Hocamın son cümlesi şuydu: Dicle’de yaşadığım her gün benim için çentikliydi arkadaşlar.

Son günlerinde Çeçen direnişine emek verdiğini ve o yolda gittiğini sanıyorum. Onu bir kez daha saygı ve sevgi ile anıyorum.

ÖĞRETMENLER ODASI

Müdür ve müdür yardımcıları ile eğitim şefinin odası da tabii ki büyük binadaydı. Bir de otuz kadar öğretmenimiz için öğretmenler odası. Öğretmenler kurulu toplantıları orada yapılırdı, kurulun o zamanlar yönetimde belirli bir ağırlığı vardı, sanırım. Öğretmenler odası bu nedenle epeyce güzellikle birlikte öğretmenler arasında sert tartışmalara, birkaç kez de öğretmenle öğrencisi arasında yumruklaşmaya varan kavgalara tanık olmuştur, herhalde. Herhalde dediğime bakmayın. En azından birkaçını gayet yakından biliyorum. İkisi de şimdi rahmete gitmiş olan Raif kardeşimden ve Mustafa Anar abimden dinlediklerim var.

Öğretmenler kurulu demişken.. Sevgili bir edebiyat öğretmenimiz, yıllar ve yıllar sonra, öğretmenlerin okuldaki öğrencilere yönelik yanlış alışkanlıklarında hatalı uygulamalardan vaz geçmesi için kurulda defalarca uyarılar yapmasına rağmen sonuç alamadığını yazmıştı internette. Tabii ki yanlış alışkanlıklar davranışları adlandırmamış, kastettiği muhtemelen dayaktır. Nezaketinden adını sanını da vermemiş kimsenin. O hocamız Hüseyin Erkan.

Tayinle başka okula gittikten sonra bile yapıcı ve sevecen bir iz bırakmıştı Dicle’de. Onu görmeden tanıdım desem yeridir. Son yıllarda İstanbul’da daha yakından tanıma imkanı buldum. Onu üniversiteden kendi öğrencilerimle tanıştırma fırsatım oldu. Bahçelerinde ağırlandık. Büyülenmiş gibiydiler onunla tanıştıktan sonra.

Hüseyin Erkan hocam aslında uzun uzun anlatılmaya tanınmaya değer. Eşiyle birlikte kurdukları küçük çiftliğin öyküsünü ‘Diken Tarlasından Gül Bahçesine’ başlığı altında dizi halinde yazmış, başlı başına bir eserdir, internette bulabilirsiniz. Onun bir şiirini buraya kopyalamakla yetinmek zorundayım şimdilik. Şiirin güzelliği yanında, sıra dışı bir yanı da var: Güler Hanımı ailesinden kendisi için istemeye gittiklerinde okur bu şiiri hocamız.

SİZİ BİLMEM

sabahları severim ben
apaydınlık sabahları
vurup tekmeyi geceye
ölümcül uykuya
vâr olduğumu
soluk aldığımı
yaşadığımı
bilmenin
tadına
doyamam!

sizi bilmem
sarışın kızları severim ben
ya da kumral
zeytin gözlü
tay bakışlı
sözcük sözcük
dökülen türkçe’min
pınar pınar çağladığı
türkülerimin güldüğü
türkülerimin ağladığı
dudaklarından
severim öpmeyi!

sizi bilmem
yiğitlik öykülerine
bayılırım ben
en amansız zâlimlere
yönetimlere
baş kaldırışlara
bilimin
özgürlüğün
bağımsızlığın
yalın kılıncını kuşanıp
demir yumruğunu
balyozca vuranlara
hayrânım ben!

sizi bilmem
gözleri şimşek şimşek çakıp
karanlığı delenleri
uykumu bölenleri
severim ben
altını değil
altın yürekleri
kan için
duman için
yaldızlı giysilere bürünmüş
savaşları değil
alın teriyle büyümüş
başakları severim ben!

sizi bilmem
menteşbey köyünden

akseki’nin
özgür bir ozanım ben
topraktan gelir köküm
toprağa dönük meyvem
bakıp kimsesizliğime
ince boynuma
saz benzime
gücüme gülenlere
şaşarım ben
beş bin yılın tomurcuklarıdır
açan dudaklarımda
renk renk
koku koku
ışık ışık
dağları
denizleri
sınırları aşarım ben
bir gün gelir
gelir bir gün
gönüllerde
yaşarım ben!

Kütüphane

Kitaplık derdik biz, sinema salonun arkasındaydı, büyük değildi, aydınlık değildi, oturacak
yer de yoktu, ama çok zengindi, kırk bin kadar kitap olduğu söylenirdi. Kitaplıkla yıllarca
ilgilenen olmamıştı. Bir kitaplık memuru da yoktu. Yemekhane nöbetçisi, yatakhane
nöbetçisi, eğitim şefi nöbetçisi, revir nöbetçisi, zil nöbetçisi bile olurdu, kitaplık nöbetçisi
yoktu. Neden dersiniz? Çünkü aslında kitaplık kitap deposu gibi bir yerdi. Kitapları yeniden
düzenlemek, sınıflamak için, biz kitaplık kolu üyeleri Özden Uyar ve Sevil Coşkun
öğretmenimizle çok çalıştık orada. Etiketleme yapıyor, yeni kitapları kütüğe kaydediyorduk.
İş derslerinde, eski kitapları ciltletmeye öncelik veren öğretmenlerimiz de oldu. Sınıflardan
kitaplık koluna seçilen arkadaşlar bu işlerde düzenli olarak ve yoğun çalışırdık. O kadar
çabaya rağmen kitaplık bir türlü faaliyete geçemedi. Ama bizim kitaplarla olan
akrabalığımızı o çalışma çok pekiştirdi.

Yazarımız hoş görsün, yeri gelmişken yine kişisel bir not düşmek zorundayım. Yıllar sonra
geçmişe dönüp beni ben yapan şeylerin peşine düşünce zihinsel yolculuğum o loş kitaplığa çıkardı beni. Daha on beşimde neler bulup okumuştum orada? Saymakla bitmez. En şanslı kedi ciğercinln
kedisi, derler. En şanslı öğrenci de boş zamanlarında saatlerce kitaplıkta çalışmış çocuk
olmalı. Eklemeliyim: İnsanlık tarihinin en önemli yazarlarından biri de BORGES, onun bu onuru
kazanmasında en büyük pay, herhalde yıllarca kütüphane memuru olarak çalışmış olması, diye
düşündüğüm çok olmuştur.

Kütüphane bina olarak vardı, aslında yoktu. Neden öyle diyorum? Oradan ödünç kitap alan hiç oldu mu, orada çalışmaya okumaya giden var mı? Hiç öyle bir imkan var mıydı? YOKTU. Ama herkes okurdu Dicle’de. Hepimizin elinde genellikle günün modası olan aynı mahalleden yazarların çok satan ve aslında birbirine epeyce benzeyen kitapları vardı. Erol Toy’un İmparatoru ilk aklıma gelen. Ardından Fakir Baykurt’un, Yaşar Kemal’in, Orhan Kemal’in kitapları. Mahmut Makal’dan Bizim Köy. Yabancı r9manlar da revaçtaydı. Şolohovun Durgun Akardı Don adlı eseri, Steinbeck’in Gazap Üzümleri ilk aklıma gelenler.

Yıllar sonra beni hayrete düşüren bir soru da kitaplarla okumalarımızla ilgili oldu. Hiçbir öğretmenimiz bize klasikleri okumamızı neden önermemişti acaba? Belki kitap aşacak paramız olmadığını bildiklerinden, diyeceksiniz. Kısmen doğru. Kesinlikle doğru olan ise şu: Çoğumuz o muhteşem eserlerden Yani klasiklerden beslenemedik. Dönem öyle bir dönemdi, önümüzden ötesini, bulunduğumuz noktadan gerisini göremediğimiz bir dönemdi. Bize verilenden başkasını düşünmemek hayal bile edememek. Yetinmek. Hala devam ediyor o dönem, derseniz karşı çıkmam.

Orta Bina ve Derslikler

Dörtlü veya Beşli bina da derdik sanırım oraya. Orta bina denmesi ise koğuş düzeninde ve
hangar genişliğindeki eski yatakhanelerimizle Büyük Bina’nın arasında yer almasından
herhalde. Veya öğretmenler lokali ile yatakhane ve büyük binanın tam ortasında
olmasından. İkinci sınıflar okurdu orada. Birinci sınıfı ise öğretmenler lokaline doğru
giderken, kantine yetişmeden önce solda kalan ve daha sonra öğretmenlerimizin çocukları
için ilkokul haline getirilmiş kırk kişilik bir derslikte okuduk. Diğer şubeler, iki yanı baharla
birlikte bembeyaz çiçekler açan akasya ağaçlarının dikili olduğu kuleye giden yürüme
yolumuzun solundaydı.

Sefer Hocamın bıçaklanması

Orta bina deyince hemen aklıma gelen acı olaydan söz etmeliyim: Pırıl pırıl bir Nisan günü (ayın kesinlikle dördüydü) Öğretmenimiz Sefer Bal o binanın önünde bir öğrencisi tarafından sırtından
bıçaklandı. Onu basketbol sahasının köşesinde yere düşmüş kıvranırken gördüm. Rahmetli Sezr Hocam oradaydı.
Bıçaklayan arkadaşımız fizikten başarısız olup sınıfta kalan, ikinci yılında kalırsa belge alacak olan bir dördüncü sınıf öğrencisiydi. Gündüzlüydü. Onca şeyi bu kadar duru anımsıyorsam nedensiz değil: Sefer Bey grup yani sınıf öğretmenimizdi, sakin bir insandı, olay bizi çok sarsmıştı, öğretmeni ve öğretmenliği kutsallaştırmış küçük dünyamıza öyle bir saldırıyı sığdıramıyorduk. Yatılısı gündüzlüsü ile bütün okul için tam bir travmaydı 9lay. Hem üzülüyor hem utanıyorduk, eylemi yapan arkadaşımıza ise dıştan saydırıyor olsak da için için acıyorduk.

Omuriliğini zedeleyen o bıçaklama Sefer hocamızda kalıcı hasar bıraktı, ne kadar kalıcı oldu, emin değilim. Olaydan ancak üç beş ay sonra hastaneden çıkıp tam da etüt sırasında sınıfımıza girdiğinde, etütte olmamıza karşın, hepimiz kurulmuş gibi aynı anda ayağa fırladık. Sefer Bey öğretmen masasına oturdu. Sınıf duygu yüklüydü. Tane tane ve sakince konuştu, öfke kusmadı,
yakınmadı, sadece öğüt verdi. O dev gibi adamın çıkarken topallayışı hala gözümün önünde. Çoğumuzun ağıt çöktü boğazına o çıkınca, gözlerimiz doldu, kimse ağlamadı, ağlayamadı.

Matematik ve fen derslerinden başarısız olduğu için belge alan o talihsiz öğrenci gibi birçok arkadaşımız oldu. Bedri Kargın abim okuldaki şiir yarışmalarından birinde derece kazanan şiirinde şu dizelerde onları anmıştı sanki.

Bir katar geçerdi Dicle’den
Uzun bir katar
Gelenler gidenler
Ya geri dönenler

Umarım doğru olarak anımsıyorumdur şiiri. Geri dönenler arasında hayatta çok başarılı olan arkadaşlarımız da oldu. Yedek öğretmenlik yapma fırsatı bulduklarında, değme öğretmene taş çıkartacak derecede iyi ve başarılı öğrenciler yetiştirenler çıktı, büyük iş adamları da oldu, yakinen biliyorum. Hayattan aldıkları ve hayata katkıları ne denli büyük olursa olsun, geri dönenlerin içlerinde öğretmenlik hep ukde kalmıştır. Ukde dediğin boğazdaki geçici düğüm gibi değil. Yıllarca geçmeyen bir yoksunluk duygusu diyelim. Çıkılmış yolculuğun kesintiye uğraması.

Buna karşılık, öğretmenlik diplomasını alıp kendini azıcık bile yenilemeden kırk yıl öğretmenlik yapan her konuda iddialı yığınla abimiz arkadaşımız oldu. Hayat adil değil, demeyeceğim; çok katı ölçüler daima yanlış tartıyor başarıyı, yeteneği, adaleti. Hallerinden alabildiğine razı, bu sorulara kafa yormaktan çok ama çok uzak bir ortamda yetişmiş birkaç öğretmenimiz de vardı ve bunu bizim gibi onlar da ancak yıllar sonra öğrendiler.

Yeni Bina ve Kantin

Yeni yatakhane, yeni yemekhane ve kantinin bulunduğu binanın inşaatı nihayet bitince hayatımıza azıcık konfor girdi sayılır.
Sınıf arkadaşım değerli dost Ali Sancar’ın yazmış olduğu şu satırlar onun okula gelişini ve bu arada eski binayı güzel anlatır.

“Yıl  1965, yaş 12-13. Diyarbakır Kuşlukbağı (Matrani) Köyümden istasyon garına tek başıma gelişim,kara trene binişim, Ergani İlçesindeki Dicle İlköğretmen Okuluna varışım, bu kapıdan içeri alınışım. Ağaç bavulumun denetlenişi, taş duvarlı sobalı sınıflarımız, sobasız ve çeyrek ekmekli, 5-6 zeytinli yemekhanemiz. Yorgan ve battaniye getirmemizin yasaklandığı, sobasız yatakhanemiz. Sabah saat 06 da kalkışımız, etüt çalışmalarımız, 5 yıl süren yokluklar içinde geçen bir öğrencilik dönemimiz. 68-69 boykotumuz nedeniyle Antalya Aksu İlköğretmen Okuluna sürgün edilişimiz, bu okulumuzdan mezun oluşumuz unutulur gibi değil. Ama olsun, namerde muhtaç olmadan, kimseye yalakalık etmeden ekmeğimizi yedik,ailemize-yakınlarımıza destek olduk, çocuklarımızı büyüttük,ekmek sahibi ettik.Atatürkçü, Cumhuriyetçi, ülkesini ve insanlarını seven, paylaşmayı bilen nesiller yetiştirdik, yetiştirmeye büyük özen gösterdik. Bizlere bu gücü veren her iki okuluma ve öğretmenlerime minnettarım.Her iki okulum, her iki okulumun çok değerli öğretmenleri haklarınızı helal edin, sizlere layık olmaya çalıştık ama olamadık, bağışlayın bizi ey güzelim okullarım, ey güzelim öğretmenlerim. 75.kuruluş yıl dönümleriniz şimdiden kutlu olsun.”

Yeni bina kaloriferliyi. Yatakhane ve yemekhanenin aynı binada olması başlı başına bir rahatlıktı. Bodrum katındaki kantine tenis (pinpon) masası koymayı her kim akıl ettiyse, ona hep minnet duyarım. Etüt aralarında ve akşamları çay içerken nefis maçlar
izlerdik. Yatakhanede eskisi gibi yine ikili ranzalar vardı, bölümler eski koğuşlar gibi dağınık ve yüzlerce kişilik değildi, sanırım her bölüm yirmi veya yirmi beş kişilikti, havalandırma daha iyiydi. İki kişiye anahtarlı bir dolap bile verildi. Banyolar nisbeten
düzelmişti. Eski banyolarda sıcak su çok ama çok yetersizdi, her sınıfa ancak on beş günde bir ve yalnızca bir veya iki saatliğine sıra gelirdi, kimsenin sorun sayıp çözüm aramadığı okulun en zayıf halkasıydı yıkanma düzenimiz, kaç kez bitlendiğimi bilirim, deyip geçeyim.

Yemekhane değişti. Ama ne kahvaltılarda ne de öğün yemeklerinde belirgin bir değişme
oldu. Aşçının cimriliği, yönetimin kayıtsızlığı, bizim mırıldanmalarımız aynı kaldı. Bir veya iki
kez yemek boykotu oldu, onu hatırlıyorum.
Boykotlar sürerken hemen disiplin kovuşturmaları başlar, elebaşı avcılığına çıkılırdı. Birinde
ben de muhatap oldum. çok ölçülü bir adam olan o zamanki eğitim şefinin beni biraz da polis
gibi tartaklayarak sorgulamasının üstünde pek durmadım. Belli ki görev gereği öyle yapmak
zorunda hissediyordu. Korkmadım değil, ama çok da aldırmadım.
Yeni yemekhane bir yanı ile gerçekten gayet iyiydi: Bol ışık alıyordu. Aydınlıktı. Başımın
belası fesat beynim, kafamı oranın kapılarına taktı uzun süre. Kamuda yöneticilik yaptığım
yıllarda yemeklere ve yemekhanelerde oturma düzenine hemen ve radikal şekilde el atma
hevesim herhalde o sıralarda maya tuttu. Bir bakıma iyi de oldu. Bir musibet bin nasihata
bedeldir, denir ya. Öyle.

Yemekhaneye hangi kapıdan girilecek?

Yeni yemekhanenin iki giriş kapısından biri malzeme veya depo kapısıydı, futbol sahasına
bakan o kapı ana kapıya göre çok daha dardı. Öbürü yani ana kapı ise doğal olarak
yatakhaneye çıkan merdivenlerin önünde. Ne zaman ve nasıl oldu, aklımda kalmamış. Ana
kapıdan yemekhaneye giriş öğrencilere yasaklandı, yıllardan sonra artık sadece öğretmenler
giriyordu oradan. Biz depo kapısından girmek zorundaydık. O yolu her öğün yedi yüz kişinin
boşuna yürümesi, söylenmesi bile belki gereksiz, aptalcaydı bana göre. Kural kuraldı.
Kimseden çıt çıkmadı. Kuralı ihlal edenler uyarıldı. Disipline verilen, ceza alan oldu mu, onu
anımsamıyorum.
İşin kötüsü, aynı kural Ramazan’da sahur için de geçerli kaldı. Ramazan kışa rastladı o aralar.
Sahura yatakhaneden indiğimizde zaten önünden geçtiğimiz ana kapıdan yemeğe girmek
yerine, binadan dışarı çıkıp futbol sahasına kadar yürürdük, kimi zaman buz gibi esen yelin
altında titreyerek kapının açılmasını bekler, açılınca sahur yapmak üzere içeri girerdik.
O uygulama süresinde ettiğim duaların hiçbirini kabule değer bulmadığı için bütün dinlerin
yaradanına ne kadar şükran borçlu olduğumu anlatamam. Dualarımın birkaçı kabul edilse,
kaç aile faciası yaşanırdı, varın siz tahmin edin.

Bir deprem gecesi

Yeni binanın önünde titreten soğuk ve yağmur altında kalmıştık o gece. Yeni binaya geçişimizden üç beş ay sonraydı herhalde. Varto depremi bizim oraları da fena sarstı. Öğretmenlerimiz can kaybı olmasın diye hemen, belki gece yarısı belki sabaha doğruydu, dışarı çıkardılar bizi. Yağmur yağıyordu. Hava soğuktu. Büyük korku içinde, dışarıda sabahladık. Hasta olduk mu? Bilmiyorum.

Basketbol ve Futbol Sahalarımız

Yeni binanın arkasındaki futbol sahası okulun esas sahasıydı. Okul takımımızın karşılaşmaları, hazırlık çalışmaları ile sınıf maçları o sahada olurdu. Öğretmenler lokalinin hemen arkasında küçük sahanın kaleleri de küçüktü, altı veya yedi kişilik takımlarla maç yapılırdı. Onun da altında fırınla kavaklığın arasındaki ise nizami sayılmazdı ama normal saha ölçülerine daha yakındı. Orada kendi aramızda kurduğumuz takımlar maç yapardı.
Sahalar deyince, aklıma beden eğitimi öğretmenlerimizin gelmesi şaşırtıcı değil. Beni iki
sene üst üste herhalde anlaşmalı olarak ikmale bırakan karı koca iki öğretmenden biri müzik öteki beden eğitimi öğretmeniydi. Sonra Urfa’ya atandılar elbette birlikte. Ama Deli sıfatı ile anılan kocası yüzünden.

Kişiselleştirmeden ancak bu kadarını yazabilirim. Kısa boylu ve zayıf bir arkadaşımızı
basketbol sahasında direğe bağlayan ve onu dakikalarca orada tutan o muydu, yoksa başka
bir beden eğitimi öğretmeni miydi? Rahmetli Mustafa Anar abiyle sahada yumruk yumruya girecek noktaya gelmesini ise değişmeyeceğim, Hatırlamayı olaya tanıklık etmiş arkadaşlara bırakıyorum.
Kendilerinden en çok korktuğumuz öğretmenler beden eğitimi öğretmenlerimizdi, desem abartmış olur muyum? Futbol voleybol ve basketbol takımında oynayan abilerimiz ve arkadaşlarımız öyle hissetmiyor olabilirler. Ama benşm anımsadığım kadarı ile Metin Demir ve İrfan Oktaylar dışında kalanlar için Dicle’de bu dediğimin geçerli olduğunu çok da emin olmadan söyleyebilirim.

Akşehir için gözlemim hiç böyle değil. İlginç, değil mi?
Bunu deyince, bir beeeni eğitimi öğretmeni ile rahmetli Mustafa Anar abi arasında futbol sahasında
yaşanan kavgayı yeniden hatırladım. Onun sürgün edilmesine yol açan olay hepimizi çok üzmüştü. Benzerine zor rastlanan bir durumdu ama Dicle’de en çok da sahalar ve sınavlar keyfiliğe ve
tatsızlığa tanık olmuştur.

Tatlı şeylerden söz eselim: Basketbol sahasını düşününce Ahmet Deveci rahmetli Ali Gül abim abim, futbol sahasında ise yine rahmetli Fikret Telci abim geldi aklıma.Bir de efendiliği ve ölçülü duruşuyla Ahmet Göğüş öğretmenimiz. Sosyal Bilgiler dersimize gelirdi, şahane futbol oynardı. Yıllar sonra ısrarıma dayanamayıp Mersin buluşmamıza, 2014 yılında mıydı, geldi. Otelin önünde oturuyoruz, Ahmet Hocam karşısındaki abimize sordu:

-Fikret değil misin sen?
Rahmetli Fikret Telci tanımamıştı. Hatırlamakta zorlandı sanırım. Sahalarda top koşturan bütün öğrencilerin adları onca yıldan sonra bile Ahmet Hocamızın aklındaydı. Daha geçen hafta rahmetli olan aziz dostum Raif Türk’ün hocamla olan çok değerli bir anısı da anlatılmaya değer. Mutlaka yazacağım. Yazmalıyım. Yazmamışsam uyarın beni.

Anılar demişken, iki sene kadar önce yitirdiğimiz Nevin Erbil hocamla ilgili bir anımı da kusaca anlatmalıyım. Bana seni Van Gogh yapacaktık, beceremedik işte, demişti. (Bu kadarla kalsın.) Devam derim,

İstasyon ve Hafız
Bütün sahil kasabalarında geminin rıhtıma geldiği gün ve saatlerde kent canlanırmış. Kasaba
halkı özene bezene giyinir, kadınlar daha bir güzel süslenir, herkes gemiyi karşılamaya
gidermiş. Oralardaki rıhtımların işlevini bizde istasyon görürdü. Köy Enstitülerinin hep tren
istasyonları yakınına kurulması rastlantı değildi besbelli. Ulaşım kolaylığı asıl nedendi
mutlaka, istasyonlar da dünyaya açılan pencereydi. Katar katar geçen yük trenlerine
kayıtsızdık, kara trenler, posta trenleri, ilgimizi pek çekmezdi, Cumartesi geçen 13:15
Kurtalan ekspresini ise çoğumuz neredeyse heyecanla karşılardık.

Beş dakika kadar dururdu Ergani İstasyonunda o tren. O tren için gömlekler, elbiseler
ütülenirdi, saçını ince ince taramakla yetinmeyip briyantinleyenler olurdu. Lafı gevelemenin
gereği yok, en çok da kızlara bakılırdı trende. Münasip şekilde, yılışmadan, kıza file
çaktırmadan. ‘Tren nasıldı?’ sorusunun cevabından yola çıkıp o trenin pencerelerinde üç beş
dakikalığına görünen birkaç genç kızın resmini çizebilen ressamlar çıkar mıydı acaba?
Mümkündür derim. İlk görüşte aşk, elbette çoğunlukla karşılıksız olarak ve en çok da yer
yüzünde bizim istasyonda yaşanmış olabilir. Nedenleri çok aşikardır, anlatmaya gelmez.
Romancı da anlatmasın bence.
İstasyon hayatımızın merkeziydi. İstasyona gelen trenler boyunca karısının veya kızının
kolunda yürüyerek kavalıyla yanık havalar çalan Hafız ise hepimiz için Dicle’nin ayrılmaz bir
parçasıydı. Adına Vivaldi Zülfü dendiğinden yukarıda söz etmiştim. Yazının sonunda onu
anan bir ürün var.

ANILARDAN KARELER

Patates baskısı ile mektup zarfına postane mührü basmak mümkündü Dicle’de. Bunun
yapıldığını iyi biliyorum. Nereden mi? İstasyondan geçerken, trenin penceresinden
baktığında onu görüp güya hemen aşık olan ve İstanbul’da yaşayan babası çorap fabrikatörü
bir kızın ağzından sınıf arkadaşına mektup yazan kankam Mehmet Beyazaslan, daha inandırıcı olsun diye zarfın üstüne pul yapıştırmakla kalmamış, üstüne de İstanbul Sirkeci mührü basmıştı.

Mektubu okuyunca arkadaşımız eşyalarını hemen toplayıp İstanbula kaçmaya kalkmıştı.
Mehmet bir de grup öğretmenleri, sanırım Ergün Bey, saatlerce dil döküp mektubun bir şaka olduğuna günler sonra zar zor güçlükle inandırmıştı sevgili arkadaşımızı.

Bir aşk hikayesi daha:

Okulda benden birkaç yıl önde olan bir abim yazın Diyarbakır’da otelde çalışırmış. Liseli bir
kız uzaktan görüp aşık olmuş ona. Otele telefonlar açıyor, imzasız mektuplar gönderiyormuş.
Derken her nasılsa okula da mektuplar yazmaya başlamış.
Sonra her mektup gelişinde tekrarlanan aynen sahneyi hayal edin şimdi: Eğitim şefinin
elinde kızın mektubu, abim şefin karşısında süklüm püklüm. Yemin billah ediyor kızı
tanımıyorum, diyor. Nuh diyor peygamber demiyor, Şef. Tartaklama, hırpalama sürüyor. Kim
bilir kaç gece uykularım kaçtı, sinirlerim bozuldu. Eğitim şefliğine her çağrıldığımda
korkumdan bayılacak gibi olurdum, diyor abim.

Muhtemelen aynı odada iki yıl sonra, adı büyük devrimciye çıkmış, başka bir eğitim şefi.
Şimdi anlatacağım sahneden kırk yıl kadar sonra bir tarikatın müridi olduğunu söylemesem olmaz. Bu kez onun karşısında kendi çizgisinde düşündüğünden bir türlü emin olamadığı öğrenci, onu zamanından bir yıl önce eğitim şefi nöbetçisi olarak almış. Çocuk daha on dördünde bile değil. Onu  sigaya çekiyor Şef. Hakça konuşmalı. Şiddet yok. Aşağılama yok. Ama bir ikna daha doğrusu beyin yıkama faaliyeti. Yurtsever şef kafaya koymuş. Oğlanı bilinçlendirecek. Gazetelerden yazılar okutuyor, kitap ödevleri veriliyor, kendi bakış açısının en gerçek ve en geçerli olduğundan o kadar emin ki, bir hafta boyunca Eğitim Şefinin üstünde kurduğu baskıdan bunalıyor çocuk. Ona vir türlü saygı da duyamıyor.

Xxx
Aynı kız öğrenciye aşık bir öğretmenle öğrencisinin hikayesini bizim dönemde bilen çoktur,
ayrıntısına girmeyeceğim. Onu romancıya özel anlatırım! Bir de dillere destan bir evlilik
hikayesi var. Okulu yasa boğan bir yaşanmış hikaye. O da özel anlatım konusudur ancak.

Xxx

Okula yeni bir müdür atandı diye günlerdir eylem var. Derse girmiyor kimse. Yollar
tutulmuş, fidanlar sökülmüş, ağaçlardan kırılan dallarla sopalar yapılmış, yüzlere yastık kılıfları geçirilerek elde o sopalarla güya nöbetler tutuluyor. Eylemler bir bakıma başka yere tayini çıkan eski müdüre destek anlamında. Kimse dur demiyor kimseye. O hafta ben yemekhane
başkanıyım. Müdür büyük binanın önünden geçerken beni görünce yanına çağırıyor:

-Şu heriflere söyle diyor, ağaçlara fidanlara zarar vermesinler bari.

Yanağından inen iki damla yaş görüyorum o anda.

Xxx

Öğretmenlerimizin sigaradan uzak durmamız ve saçımızı kısa tutmamız için verdiği
kahramanca mücadeleyi hayranlıkla anmayan Dicleli o hizmetin kadrini kıymetini yeterince
takdir etmemiş demektir. O kutsal mücadelenin iki temel aracı makas ve yoklamaydı. Sigara
içenleri enselemek için etüt arasından önce kenefte saklanmak ise çok bilinen bir fedakarlıktı, sigaralar yakılınca ortaya ‘yakaladım sizi’ diye sevindirik olmuş halde haykırmaya huy edinen öğretmenimiz özel yani gayet Hususi idi. Ona aşağıda Sefai Acay hocamızla birlikte ayrıca değineceğim.

Makasa gelince. Saç uzatmamak şarttı okulda. İki öğretmen zaman zaman etüt sırasında
sınıfa girer, saçı uzun olanların saçını makasla kırparak veya makinayla keserek ‘tren yolu’
açarlardı. Başında tren yolu taşımak tuhaf gelirdi, elbette kimsenin istediği bir şey değildi.
Bu yüzden, öğretmenler çıkınca sınıfta küfrün lanetin bini bir para olurdu.

Sigara yoklamaları da doğrusu çok etkiliydi. Yoklarken buldukları çakmak, kibrit ve
sigaraları alıp giderlerdi öğretmenlerimiz, sahiplerini disipline verirlerdi. Harçlığı zaten kıt
öğrenci, çaresiz otlakçı olurdu.

Düzenli yoklamalar muhtemelen müdürün veya yardımcısının gözetimi ve yönlendirmesi ile
yapılıyordu. Buna karşılık, sigarayla mücadeleyi kendi kişisel meselesi haline getirmiş
olanlar çıkıyordu. Bir tarım öğretmenimiz bu gruptandı. Kafasına estiğinde istediği sınıfı ve
kişiyi yoklardı. Ağaçlar arkasında sigara içenleri kovalamakla kalmaz, nöbetçi olduğu
günlerde etüt zili çalmadan tuvaletlerden birine girer saklanırdı. İçeride öğretmen
olduğundan habersiz, arkadaşlarımızı elde sigara ile suç üstü yakalamak en büyük zaferiydi öğretmenimizin. El koyduğu sigaralar onun ganimeti değildi belki, çünkü kendisi içmezdi;
sigara içerken yakaladığı arkadaşları tekme tokat dövmeyi ise vazifesinin zorunlu
gereklerinden bilirdi. O hususi öğretmenimizin oğullarının büyüyünce ağır sigara tiryakisi
olduğunu görmek açıkçası bana tuhaf bir zevk verdi, ki ben hiç ama hiç sigara içmezdim
okulda.

Xxx

Bir sigara hikayesi daha.
Son sınıfı okumak üzere grubumuzu Akşehir’e trenle götüren sevgili ve rahmetli
öğretmenimiz Sefai Acay yola çıkışımızın üçüncü veya beşinci saatinde ilan etti: ‘Bu
yolculukta sigara içmek serbest!’ Şaşırdık tabii.
‘Tren her mola verdiğinde ben biraz hava alayım diye pencereyi açıp dışarı bakayım derken
herkes elindeki sigarayı atıyor. Yarım paket sigara israf ediliyor her molada. Ben pencereye
çıkmazsam sıkıntıdan patlarım. Çoğunuz tiryakisiniz, içmeseniz olmaz. En iyisi sigara
yolculukta yasak olmasın.’ Böyle açıkladı kararın sebebi Sefai Hocam. Yolculuğumuzun
sonrası çok daha keyifli geçti. Rahmet olsun müzik öğretmenimize.

Xxx

Yıl 1969. Apollo 9 veya 11 o gece aya inecek. On altı yaşımdayım, tarihi bir gğn olduğunun
gayet farkındayım. Damda kurduğumuz tahtta yattığımız bir yaz gecesi gök yüzüne
bakıyorum. Yün yorganı üstüme çekmeden anneme ayı gösteriyorum. ‘Bu gece aya inecekler
anne,’ diyorum. Annem birden celalleniyor. ‘Ay nurdur oğlum, inemezler. Allah çarpar onları.’
Bunu anlatan arkadaşımız o zaman Dicle’de dördüncü sınıfta. Üç beş ay sonra yabancı bir
petrol şirketi (BP) aya yolculuğun fotoğrafları ile hazırlamış o yılki hediyelik duvar takvimini,
her yere dağıtmış. Bizim arkadaş Urfada BP bayii olan amcasından yalvar yakar bir takvim
almış, okula getirmiş. Aya iniş fotoğraflarını arkadaşları da görsün diye sınıfın duvarına
aşmış. Kendinden çok emin ve halinden ziyadesiyle memnun dünyası bayram yeri gibi
öğretmenlerimizden biri takvimi duvarda görünce deliye dönmüş. Kendini öfkesine öyle
kaptırmış ki, sınıfta herkesin önünde yaptığı bir sürü hakaretin ardından bir de
‘emperyalizm uşaklığı’ yaftasını takmış bizim arkadaşa.
Dövse daha iyiydi. Lafta demokrat kafada derebeyi olmak. Bu toprakların hamurunda var,
kaderimiz bu, diyerek anlatır bu olayı arkadaş.

Xxx

12 Mart dönemi. Ülkedeki çatışma Diclemize, yuvamıza da yansımış. Asker basıyor okulu.
Herkes birbirini ihbar ediyor. Kitaplar yakılıyor. Öğrenciler öğretmenler tutuklanıyor. Kara
günler. O günlerde biz Akşehirdeyiz ve orada her şey süt liman. O günlerde yaşanan
travmaları hayat boyu taşıdı yığınla arkadaşımız.

Xxx

Mezuniyetten tam on veya on beş sene sonra bir arkadaşımız Diclede meşhur yaslı düğünün
gelini olan öğretmenini İstanbul’da ziyaret gidiyor. Hocası onu anımsamakta zorlanıyor,
adını duyunca hemen tanıyor. Gözde öğrencilerinden biri. ‘Sen çok yaramazdın,’ diyor. İtiraz
ediyor arkadaşımız. ‘Bana bir de mektup yazmıştın, iyi anımsıyorum, kravat cebinde
dolaşırdın sen.’ Bizimki hayretler içinde itiraz ediyor, ‘başkasıyla karıştırıyorsunuz hocam,
kesinlikle ben değilim.’

Hocamız kalkıp içeriye odasına gidiyor, bir dakika geçmeden elinde mektupla dönüyor, On
beş sene kadar önceki mektupta hocamızın dediklerini kanıtlayan cümleler var.

Xxx

Sözü edilmeye değer başka bir mektup daha. Rahmetli Hasan Şahin öğretmenime
Amerika’dan 1983 yılında yani 12 Mart faciasından on iki yıl sonra yazdığım mektup. Karşı
mahalleden saymakla birlikte severdim onu, dersleri dopdolu olurdu. Fikirlerine uzak
dursam da birikimine çok saygı duyardım. Dicledeki olaylardan sonra atandığı Urfada
ilköğretim müfettişi olarak çalıştığı sırada babamla tanışıp zaman zaman onu ziyaret
etmişti. Bunu o mektubu yazdığım sıralarda bilmiyordum, Hocamla ömrünün son iki
yılındaki uzun telefon konuşmalarımızdan birinde öğrendim.

O sohbetlerimizden birinde Amerika’dan yazdığım mektuptan söz edecek oldum. Biraz da
telaşla hemen kapattı konuyu. ‘Bırak onu, geçmişte kaldı’ dedi.

Ne vardı mektupta?

Amerika’da lisans üstü eğitim için bulunduğumu, onun yüksek öğretimin ülke için değerini
sıkça anlatan sözlerinin bu noktaya ulaşmamda payı olduğunu yazdıktan sonra, içimdeki
Doğrucu Davut devreye girmişti. 12 Mart olaylarına değinip Dicle’de arkadaşlarımın o
günlerde düştüğü kötü durumlara katkısını duyduğumu, bunu bir türlü hoş göremdiğimi de
belirtmeden edememiştim.

Açık sözlülüğümden, isterseniz nobranlık deyin, onun pek rahatsız olmadığını ancak o zaman
yıllar sonra böylece anlamıştım.

Travmalar dönemiydi o yıllar, her mahalle ve hemen herkes aldı payını.

Xxxx

Öğrenci örgütü seçimleri de Dicle Romanı’nda bence mutlaka yer alması gereken bir
gelenekti. Eğitsel kol başkanları ile bir başkandan oluşan öğrenci örgütü, öğrencilerin oyuyla
seçilirdi. Seçim öncesinde her grup kendi faaliyet programını hazırlar, günlerce propaganda
yapardı. Genelde iki rakip grup olurdu. Hemen her seçimde gruplar hemşehrilik temelinde
ittifaklara dayanırdı. Bu satırların çokbilmiş yazarı da dahil, çoğumuz oyunu hemşerilerine verirdi.

Demokrasimizin elli yıl sonraki halini ve gelecekteki pür melalini anlamak için bence
sağlam bir ip ucudur bu.

Daha yığınla şey yazabilirim, Dicle anıları yazmakla bitmez; yazıyı bağlamam lazım. Nasıl
bağlamalı peki?
Köy Enstitülerinin kuruluş gününde yazıp sosyal medyada paylaştığım beş yıl önceki kısa bir
yazım var. Ondan sonra eklediğim şiir Dicle’nin Şiiri sayılır. O şiir de Dicle romanı yazarının
işine yarayabilir. Önce buraya alırken yer yer eklemeler düzeltmeler yaptığım o eski yazı.

Bugün 17 Nisan: Köy Enstitüleri ve Öğretmenlik

Bugünün benim için tıpkı 16 Mart gibi çok özel bir anlamı var. Sayfalarca yazılası binlerce
anıyı, onca derin duyguyu ve emsali bulunmaz dostluğu birkaç satırla anmaya çalışacağım.

İlkokuldan sonra sınavını kazandığım ve beş yıl okuduğum Dicle İlköğretmen Okulu
kişiliğimi, değerlerimi oluşturan etkenler içinde bugüne kadar en ağırlıklı ve etkili olanıdır.
Oradaki öğretmenlerimizin büyük çoğunluğu çok ama çok gençti, çoğunun deneyimi yoktu,
ama hemen hepsi sevgi doluydu çalışkandı, iyi niyetliydi. O gün gördüğümüzü bugün daha
berrak görüyoruz. İçlerinde birkaç sığ ve sorunlu insan elbette vardı. Onları da kusurları ile
birlikte sevgiyle, saygıyla anıyoruz.

Bu bağlamda Hüseyin Denge’den özel olarak söz etmesem haksızlık olur. Orada tanıdığım en
deneyimli ve en birikimli kişi bence oydu. Yıllar sonra, Ankara’da daha yakından tanıma
fırsatı buldum. Cesur, kararlı ve hoşgörülü yapısından çok etkilendim. Dicle’de müdürlüğe
geçişindeki koşulları ve oradaki büyük başarısını hatırlayanımız herhalde çoktur. Sonraları
Ankara Bahçelievler bir sigara büfesi çalıştırdığı günlerde Çeçen davasına kendini sessiz
sedasız adayışını, o yolda hayata veda edişini de büyük bir SAYGI ile anmalıyım.

Hasan ve Sezer Yücel hocalarım benim için anne ve babadan farksız, evlerini evim saydığım
olağanüstü hocalarım ve çok değerli dostlarım oldu. Onlar olmasa üniversiteye gitmeyi de
düşünmezdim. Hayatım boyunca ilişkim kopmadı. Onları da bu vesile ile bir kere daha sevgi ve saygı ile anmak isterim. (Yazıyı bugün gözden geçirdiğimde eklemek zorunda hissettim:
Geçen iki yılda önce Hasan Hocamı sonra Sezer Hocamı kaybettik. Acıları halen yüreğimde
tazedir.)

Değinmiştim: Son sınıfı okumak için Akşehir’e gönderilmek bizim için büyük şans oldu.
Oradaki hocam Mehmet Kaya sayesinde Russell’ı tanıdım. Dünya görüşümü çok büyük
ölçüde o belirledi. Russell o günden bugüne yoldaşımdır. Yine Akşehir’de tanıdığım güzel
insan ve sevgili hocam Şehmus Yöntem hayatıma düşünsel anlamda ve dostluk olarak çok
şey kattı. O da bir Russell hayranıydı. Onu yitirmiş olmanın acısını da hala yaşamaktayım.

Dicle’de öğretmenlik öğrenmekle, saygın bir meslek edinmekle kalmadık; iş, tarım, edebiyat,
müzik, tiyatro da öğrendik; pedagojiden, psikolojiden, sosyolojiden alacağımızı aldık,
matematik ve fenden de nasiplendik; en önemlisi ise ülkemizi kalkındırmak, toplumumuzu
aydınlatmak gibi ideallerle, hedeflerle beslendik. O günün zor şartlarında, kendi ömrümüzü
aşan bir amaç ve özgüven kazanmak donanmak olmak, okul ortamının bize kattığı herhalde
en büyük değerdi. Bunun için öğretmenlerimin yanı sıra abilerime de minnet borçluyum.

Okuldan sonra hayatın değişik patikalarında yürüme, farklı yerlerinde bulunma şansım oldu.
Yarım asırdan uzun bir süre geçti aradan. Şimdi dönüp baktığımda, hayatımı güzelleştiren,
günümü daha anlamlı kılan dostluklarımın çok büyük çoğunluğu orada edindiğimi
görüyorum. Adlarını sayamayacağım, bir kısmı hayatta olmayan Dicleli abilerim,
arkadaşlarım sayesinde ve orada kazandıklarımın bir sonucu olarak daha mutlu bir insanım.
Kaybettiğim abilerim derken aklıma ilk Sait Efe geliyor. Ardından Ramazan Özdemir. Okula
ilk geldiğimde onların çok desteğini gördüm. Rahmetle minnetle anıyorum.

Yığınla ülke gördüm, birkaç değişik ülkede yaşadım. Hepsi ışıltılıydı, zengindi, çok daha
düzenliydi. Abartısız söyleyeyim: Şu anda, en çok görmeyi istediğim yer Hoşot. İki haftaya
kalmaz, orada olurum. İstasyonu, Büyük Binayı, yatakhane binasını, lojmanları, basketbol
sahasını, sinema salonun karşısındaki çanı, Recep Adakçılar Hocamızın o salonun
duvarındaki muhteşem resmini, her gün akşam karanlığında yürüdüğüm derslikler
arasındaki yolları.. Bunlardan en azından bir kısmını göreceğim, göremediklerimi hayal
edeceğim. Heyecanla, şevkle, coşkuyla.

Gerçekçi olalım. Her şey güllük gülistanlık değil.

Yarım asırlık zamanda yığınla şey gibi toplum da, öğretmenliğin anlamı da değişti. O yıllarda
toplumumuz için hayal ettiğimiz düzeyden çok daha gerilere düştük. Huzur ve Barış’ı
arıyoruz, çağdaşlık yolunda geriye gidiyoruz. Ama bizim duygularımız aynı. Her kişi yalnızdır
sonunda ve herkes gidince sen kendinle kalırsın. Ben kendimle kaldığımda şunu bilirim:
Dicle bizim boy attığımız yer. Can suyumuz. Hayatımıza anlam katmayı öğrendiğimiz yer.
Toplum ne kadar çıldırmış olursa olsun, o anlam bugün de bütün gücüyle sürüyor. İşin özü şu: Öğretmenlik dünyayı güzelleştirme mesleği. O okullar, güzellik yaratma atölyeleri. Bir
yüzde gülümseme yaratma ile kolaylıkla hoşnut hatta sarhoş olan bir kişiliğe kavuşmanın
yani ömrü sevgiye adama uğraşının adı.

Köy Enstitüleri öyle insanların yetişip göğerdiği bir ortamdı. Elbette yığınla eksiğine,
kusuruna, katılığına karşın Dicle de öyleydi. Dicle’de biz o özveri treninin son vagonuna
yetiştik. O vagona atladık, Hafız’ın kavalından yayılan sözsüz ezgileri uğurladı bizi
istasyondan bugünlere. Aşağıdaki dizelerde onu, onun anlattığı büyük yolculuğu yudumlarız
diye umuyorum.

Yolculuk sürüyor, sürecek, her koşulda. Selam olsun verilen emeklere.
(Yukarıda da söyledim: Blogumda yer alan bu yazıyı 2022 yılı Ekiminin ikinci haftasında, Dicle
romanı için yeniden hazırlarken yer yer değiştirmeden edemedim. Hoş görülsün.)

Gül Kökünde Diken

-Refik’e ve Yolu Dicle’den Geçen Dostlara

Kavaklıkta başımızda esen düşlerimizin yeliydi
Canatan’dan süt içmeyen şart olsun ki deliydi
Yolcu almaya durduğunda her tren
Kadim zamanlardan kanatlanmış bir ermiş gibi
İstasyonda belirirdi Hafız
Vagonlar boyunca eşinin kolunda
Elinde kavalı
Trene,raylara ve dağlara
Bir çağın ağıdını yakardı

Duruşunda kovana sığınmış gücenik bir dil
Nefesi hem ateş hem kül
Ezgisi köküne diken batmış bir kızıl gül
ki göbek adı karanfil
Kıyıma kıyam ederken soluğundan kan damlar
Dağlarca dizesi gibi
İnce’nin incesi bir asalet
ki gizemini yitik zamanlar bilir
derviş makamında görür Hafız
gönül gözü bakar gözden yücedir
Rivayet odur ki kavalını üflediğinde
Zil zurna sarhoş olurdu Hoşot ovası
Kurt kuş dinler, yer gök kulak kesilirdi
Yetmiş yedi renge boyanır gök kuşağı
Baştan başa sarmalardı Zülküf Dağını
Bulutlar yağmura durur, dağ dağa kavuşurdu
Kaval ezgisi trende zülfünü savururdu
Kara gözlü kızların
Beline kadar sarkar da yolcular
Büyülenmiş gibi Hafız’ı seyre dalardı
Dicle ergenlerinin başında
Eksik olmazdı kavak yelleri
Toprak buz kesmişken bile
İstasyonda tüm yeller yanık eserdi
Aşk düşünden her dem mahmurdur gözler
Raylar kıvrılıp da kesişince makaslarında
Abiler istasyonda ilk görüşte aşık olurdu

Pencereden bakan kızların en alımlısına
Ve elbette her 13:15 treninde bir başkasına
Trenler gidince pek mahzun olurdu mekan
Artemis’in som altından sarayı
Ortasından çatlardı utancından
Yaban kuşlara flüt çalıyor diye
Delişmen tanrıçanın gözlerini oyduğu çoban
Onun ışıklı ormanından binlerce mil uzakta
Çağlar sonra Hoşotta
Hafızın nefesinde yaşardı
Yuvasından edilmiş iki gözÜn
Şaşkın şehla baktığı gül ağacı
Acısından yapraklarını dökerdi zamansız
Ve yerine bir çift kırmızı karanfil
Direngen isyan minvalinde boy atardı
Mevsimi gelince çağ yorgunu ovada
Bir demet kızıl güle dönerdi
Mağdurun gururu ile karılmış
Bakır kırmızısı topraklarda
Yetim doğup öksüz kalmış bir göğe
Gayet usulca boyun eğer de
Çaresiz dertlerle gömülmüş gibi
Kendi ölümüne suskun kalırdı mekan
Lakin, derler ki Hafızın nefesi
Çelik raylar üstünden
Geyik Köyünde ulaştığında
İki dağ arasındaki kayaların

Sessiz feryadına karışır
Kırlangıç kanatlarında göğe yükselirdi
Feryat yedi kat göğün ardına erişince
Üstüne yıldırım düşmüş gibi sarsılır
Hal diliyle isyan ederdi
Her çağın kör tanrısına
Serzenen ilahiler söylerdi
Kekremsi coşkular basar gönülleri
Hafız’ın ezgilerinde
Anadolu’nun kadim ozanları halay tutar
Acılar bal olur gürül gürül
Akardı Makam dağında
Dağ taş ve toprak tutkuyla tutuşur
Cesetler can bulurdu
Mezarında dönerdi Vivaldi
Ya hasedinden ya özleminden
Köküne diken batmış gül ne renkse
O renge boyanır her mevsim Hoşot ovası
Kavak yelleri de o renktir
Canatan çeşmesinin suları da
Hepsi ve Diclenin bütün hikayesi
Gül kökünde diken
Biz ürettikçe kendini inatla tüketen
Bir kar tanesinden olur tüm hikaye
Buzlu camında istasyonun erir zamanla
Bir damla fosforlu göz yaşı olur
Hafızın nefesi ateş, su ve toprak gibi

Asal ve asil
Ezgileri hem alev hem kül
Hem isyan hem tevekkül
Ki bu topraklarda zalimin zulmünden
Kızıl karanfile sığınır her aşık çoban
Heco ile Siyabend’i iki gözü iki çeşme
Yüceler nefesi Hafızın
Tüm ezgileri barışa adanmış bir demet gülle
Diclelilerin aydınlık davasının hikayesidir
Ol kadim hikaye
Dalını sülük sarmış gül yordamınca
Hafız’ın kavalı ile hemhal
Bugün de sabırla inlemektedir
Hoşotta zaman aktı gitti
Her şafakta
Onun destanını söyler şimdi Makam Dağı
Onu anar Diclenin er büyümüş çocukları
Dil acizdir, göz eksik
Söz yetmez Hafızı anlatmaya
Her ney inlemesi kaval sesine döner
Her kaval sesi onun nefesi
Kan olur dolanır damarlarımda
Umut diye gül biter Hoşotta
Her bahar deve dikenlerinde

 

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir