Hukukta ve siyasette ‘itibarın iadesi’ diye bilinen bir kavram var. Özellikle siyasi bir karar yüzünden, onuru fazlası ile çiğnenip zedelenerek itibarı ile oynanmış kişiler için söz konusu oluyor. İtibarsızlaştırma, bazen siyasi iktidarın güdümündeki yargının kararlarıyla da destekleniyor. Çoğu durumda ise itibarlar, zamana egemen katı bakış açılarının kurbanı oluyor. Hayata ve siyasete başka bir ‘yeni normal’ egemen olunca ve olursa, ilgili kişiye yapılan haksızlık açıklanarak kararlar geri alınıyor; böylece deyim yerinde ise, itibar iade veya tamir ediliyor.
O kadar zaman geçtikten sonra, çiğnenen onurun tamiri mümkün müdür? O zaman süresince çekilen acıların bedeli nasıl ödenir? İlgili kişi ölüp gittikten sonra, iade edilen itibarın hükmü var mıdır? Bu soruları bir yana bırakıyorum.
İtibarın iadesi meselesi, ülkemizde hemen her zaman gündemdedir. Bu da demokrasimizin itibarı hakkında bence net bir fi kir verir. Olgun bir demokraside, gerçek bir hukuk devletinde bireyin farklı olma hakkı dahil, tüm haklarına saygı gösterilir. Yaptırımlar tek adamın tercihi ve menfaati yerine, toplumun genel tavrını biraz daha iyi yansıtır. Ayrıca, öyle toplumların yargılama, ceza ve infaz uygulamaları hunharca ve intikamcı değil, daha yumuşak ve insancadır. Tüm bu nedenlerle, itibarsızlaştırma ve itibarın iadesi uygulaması olgun demokrasilerde nispeten daha nadirdir, hatta istisnaidir.
Küçültücü suçlamalarla yargılanıp idam edilen Adnan Menderes’in yıllar sonra devlet töreniyle anıt mezara defnedilmesi, isminin caddelere, okullara, hava alanlarına verilmesi tipik bir itibarın iadesi örneğidir. Celal Bayar’ın müebbet hapsinin İsmet Paşanın çabası ile kaldırılması da aynı çerçevede görülebilir. Nazım’ın vatandaşlıktan çıkarılmasından 58 yıl sonra, yeniden vatandaşlığa alınması başka bir itibar iadesi örneğidir.
İtibar iadesi meselesinin zaman zaman memleketi epeyce meşgul etmesi hiç yoktan iyidir. Böylece geçmişimizi gözden geçiriyoruz. Döneme egemen fi kirler yüzünden, ilgili kişilerin haklarına yönelik aşırı tepkileri, onlar ölmüş de olsa düzeltiyoruz. Daha net bir deyişle, kendimizle yüzleşiyoruz. İtibarın iadesi uygulamasına bir itirazım yok, ondan çok daha iyisi ise elbette itibar cellatlığından kaçınan, bireyin kişilik haklarının korunduğu gerçek bir hukuk düzeninde yaşamaktır.
Çünkü, itibarın iadesi, çoğu olayda, aslında en çok idamdan sonra affa benziyor.
Bu bağlamda benim son zamanlarda kafamı taktığım asıl mesele ise şu:
Kimi kişileri ve düşünceleri anlamsız ve geçersiz hale gelmelerine karşın itibar makamında tutmayı ısrarla sürdürüyoruz; fazlası ile hak etmelerine rağmen onları itibarsızlaştırma görevini zamana bırakıyoruz; kendi yapmış olduğumuz putları, onlara yıllarca taptığımızdan olsa gerek, zamanı gelse de kırmıyoruz, kıramıyoruz; kısacası, kabullerimizi, ezberlerimizi sıklıkla gözden geçiremiyoruz. İçimizden geçirsek bile bunu ilan etme cesaretimiz, geleneğimiz yok. Yani, kırılmış itibarı iade etmeyi az-çok biliyoruz da, verilmiş itibarı geri almaya zinhar yanaşmıyoruz. Başka dinamiklerin yanı sıra, bunun nedenini ‘bizden olsun da, çamurdan olsun’ tavrıyla açıklamak ve bu tavrın köklerini koşulsuz koruma ve sadakat gibi klan kültürüne özgü değerlere kadar izlemek pekala mümkündür. Bu bağlamda AKP’nin, özellikle CHP ve MHP’nin yapması gereken yığınla çıkış vardır.
Sözü, şimdi somut ve çarpıcı bir örnek olarak Erzurumlu İbrahim Hakkı ‘Hazretleri’ konusuna getiriyorum: Onun Marifetname adlı kitabını birçok saygı duyduğum kişinin kitaplığında gördüm, her adı geçtiğinde yıllarca herkesten onun için sadece övgü duydum. Gerçekten de hemen bütün kaynaklar, ondan ulu bir mutasavvıf ve büyük bir
İslam
alimi olarak söz eder.Onu bilim adamı olarak tanıtanlara da sıkça rastlarsınız. İnternette kısa bir gezintiyaparsanız, onun ‘mübarek’ kişiliği hakkında mebzul miktarda övgüye ulaşırsınız.
Özgeçmişini anlatmayı, onunla ilgili ‘ilim ve irfan okyanusu’ gibi abartmalı sıfatları burada sıralamayı gereksiz görüyorum. ‘Ehli sünnet ve cemaat’ çevrelerindeki yüksek itibarının derecesini göstermek için, şu kadarını belirtmem sanırım yeterlidir: Bir milletvekilinin girişimi ile 2003 yılında PTT onun adına hatıra pulu çıkardı. Yazarın kırka yakın eseri vardır. Marifetname, 1984 yılında bir yayınevi tarafından (bir kez daha yeniden) basıldığında kitaba bir sunuş yazısı yazan zamanın İstanbul Müftüsü şöyle buyurmuş:
“Yazıldığı asırlara ışık tutan, günümüze kadar değerinden bir şey kaybetmeksizin dini eserler arasında müstesna bir yer işgal eden Marifetname’nin tekrar irfan hayatımızda yer alması sevindirici bir olaydır.”
Bir başka yayınevinin, aynı kitabı yayınlarken yaptığı değerlendirme ise şöyledir:
“Bu kitabın müellifi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, zahir batın ilimlerinde son derece yüksek bir mevkiye sahip olup, hem ulema-i amilinden, hem de meşayihi kiramdan bir zat-ıcelil-ül kadirdir. Kendisini rahmetle anar, onun ve diğer piranın ruhaniyetlerinin bizimle beraber olmasını Hak Teala’dan niyaz ederiz. Müellif hazretleri Ehl-i Sünnet Vel Cemaat mezhebindedir. Zaten hem itikad ve hem amelde tek yol Sunniliktir. Zamanımızda İslam dünyasında ve bu arada memleketimizde türeyen bazı gafil ve cahiller, Ehl-i Sünnet yolundan saparak yüce dinimizin safi yetini bozmak istemektedirler. Reformcular, Vehhabiler, Selefi ye cereyanı salikleri, mezhepleri inkar edenler, mezhepleri birbirine karıştırmak isteyenler, İran Rafizilerinin peşine düşenler, din perdesi altında hizipçilik, anarşi ve terör kundakçılığı yapanlar ortalığı ifsad etmektedirler. Tüm mümin kardeşlerimizin bu zararlı bidat cereyanlarına karşı son derece uyanık bulunmaları, onların aldatıcı propagandalarına kanmamaları ve Ehl-i Sünnet mezhebine sımsıkı sarılmaları lazımdır. Ta ki dinimiz yücelsin, ümmetimiz selamet bulsun. Marifetname’nin bu baskısı büyük emeklerle hazırlanmış, gerektiği zaman selahiyet sahiplerine danışılmış ve elden geldiği kadar eksiksiz bir eser vermek için gayret sarf edilmiştir.
Türkiye‘mizin yetiştirmiş olduğu büyük İslam alimi ve arifi olan Şeyh İbrahim Hakkı Erzurumi hazretlerinin Marifetname’si eski tabirle bir muhital maariftir yani bir ilim ve irfan okyanusudur. Baştan sona kadar inceliklerle, hikmetlerle dolu bir hazinedir. Böyle bir eseri milletimize sunmaktan bahtiyarlık duyuyoruz ve bizi buna muvaffak kıldığı için Halıkımıza hamdu senalar ediyoruz.”
Kimsenin inancına, tercihine saygısızlık etmek niyetinde değilim. Ancak Marifetname’niniçeriğini gördükçe, aklı başında herkesin bu övgüleri en azından hayretle karşılayacağınıdüşünüyorum. Bu görüşü destekleyen başka bilgileri görmek için basılan kitabın yanısıra
birkaç kaynağa daha bakmanız yeterli olacaktır. (http://www.kurandakidin.com/24-
marifetname-ve-bilimsel-geriligin-kokeni/)
Marifetname yazarı, aşağıdaki uzun alıntıda görüldüğü üzere, çocukların huy ve karakterleri ile onların ana rahmine düştüğü gün ve yer arasında kategorik bir ilişki bulunduğu düşüncesindedir. Çocuğun cinsiyetini belirleyen etkenleri açıklayan cümleleri ise basbayağı
ürpertici iddialar içerir. Onun bu fikirlerini, ‘erkek çocuk istiyorum’ diyenlere yardımı olur diye özetleyen uzunca bir yazıyı ‘aleme dair hulasa edilenlerin yansıdığı mekan’ alt yazısı ile sunulan MUHAKEMAT adlı aktif bir siteden, cümle ve yazım yanlışlarına da dokunmadan
aynen alıyorum:
‘Erzurumlu Ibrahim Hakki hazretleri Marifetname adli eserinde belli teshislerde bulunmusve bu teshislerine göre çocugun cinsiyeti ( erkek ya da kız olmasi için ), huyu, zekası gibi özellikleriyle belli gün ya da zaman aralıklarına yayarak eslerin cima yapmasından bahsetmis. Tartisilacak elbette çok konu olabilir. Forum a yöneltilen “erkek cocuk istiyorum” sorularina belki yanit olur diye bu konuyu paylasayim ve sizlerinde fikirlerini almak istedim.
Ibrahim Hakki Hazretleri ve Marifetname den ALINTI ;
1-Erkeğe yaraşan cima’ı hanımının rızâsı ile yapmasıdır. Erkek zamanını gözetlemeli, yasak
zamanlarda eşine yanaşmamalıdır.Eşinin rıza ve muhabbeti ile cima’ edenden meydana
gelen çocuk akıllı olur.
2-Ayın (hilâlin göründüğü hicri ayın) birinci cuma günü cima’ ederse, ondan olan çocuk çok
güzel olur.
3-Gündüz öğle den önce ederse, çocuk hakim ve kerim olur.
4-Pazartesi gecesi ederse, Kur’an-ı hıfzeden olur.
5-Salı gecesi yaparsa, çocuğu cömerd ve merhametli olur.
6-Perşembe gecesi ederse, çocuğu âlim ve ilmiyle âmil olur.
7-Cum’a gecesi ederse çocuğu âbid ve arif olur.
8-Cum’a günü namazdan önce ederse, çocuğu said(mutlu) olup, şehid olarak ölür.
9-Eşinin rızası olmadan, zorla cima’ edenin çocuğu ahmak olur.
10-Süt emzirmekte iken hanımına cima’ ederse çocuğuna za rar gelir.
11-Ayın ilk veya onbeşinci veya son gecesi cima’ ederse çocuğu akılsız olur
12-Pazar gecesi ederse, çocuk eşkiya olur.
13-Çar şamba gecesi ederse, çocuğu katil ve kavgacı olur.
14-Gündüz öğ leden sonra ederse çocuğu, gözü şaşı olur.
15-Ramazan bayram gecesi ederse, çocuk anasına babasına âsi olur.
16-Kurban bayramı gecesi ederse, çocuğu altı veya dört parmaklı olur.
17-Ayakta yaparsa, çocuğu yatağına işer.
18-Baldızının muhabbetiyle eşiyle cima’ edenin çocuğu hünsa (çift cinsel organlı) olur.
19-Cima ederken konuşursa, çocuğu dilsiz olur.
20-Cima anında kadının rahmine bakarsa, çocuğu kör olur.
21-Meyve ağacı altında ederse, çocuğu zâlim olur.
22-Taharetsiz ederse, çocuğu bahil (ahmak) olur.
23-Yorgansız yıldızlar altında ederse, çocuğu münafık olur.
24-Bir kimsenin yanında cima ederse, çocuğu hırsız olur.
25-Berât gecesi ederse çocuk kötü huy lu olur.
26-Yola çıkacağı gece ederse çocuk müsrif olur.
27-İnzali halinde ikisinin düşünce ve hayâlinde ne suret bu lunursa, çocuk ona yakın bir
surette olur.
28-Cima halinde iken gözleri hangi renge bakarsa, çocuk o renge yakın olur.
29-Erkeğin suyu erken gelip de çok olursa, çocuk öncelikle oğlan olup, ekseriya amcasına
benzer.
30-Eğer erkeğin suyu erken gelir de kadının ki çok olursa çabuk akma sebebiyle çocuk yine
oğlan,fakat kadınınkinin çokluğu dolayısıyla çocuk dayısına benzer.
31-Eğer kadının suyu daha evvel gelir ve fakat erkeğin suyu daha bol olursa o zaman
çabuk(evvel) akması sebebiyle çocuk kız olur, lakin erkeğin suyunun çokluğu sebebiyle kız
halasına benzer.
32-Eğer kadının suyu erkekten evvel gelir ve onunkinden çok olursa doğan çocuk yine kız olur ve fakat daha çok teyzesine benzer.
33-Cima hayız ve nifas günlerinde yapılırsa çocuk cüzzam olur. Aybaşı günlerinde cima
haramdır.
34-Erkek ve kadının birleşik menileri rahmin dört ağzından yalnız birisine girerse çocuk bir,
eğer iki ağza girerse iki, üçüne girerse üç, dördüne girerse dört çocuk doğar.
http://www.muhakeme.net/forum/genel-islami-bolum/106100-marifetname-cocuk-sahibiolma-ve-huy-cinsiyetleri.html#ixzz2NIuvrL3V
Marifetnamenin kimi basımlarında bir cennet haritası bulunduğunu belirtmeliyim. Uzayın
oluşumu, güneş ve ayın hareketleri üzerine büyük ‘alim ve arif’ kabul edilen yazarın
söyledikleri ise yukarıdaki uçuk fikirlerle bile kıyaslanamayacak ölçüde gülünç ve en insaflı
bir ifade ile söylemek gerekirse, müthiş bir hayalgücünün eseridir.
Bu bilgiler ışığında, ona yapılan ölçüsüz övgüleri eleştirmek, ona verilmiş aşırı itibarı gözden
geçirmek kesinlikle gereklidir, yerindedir.
Ancak yazarın sınırlarını burada belirtmek de kesin olarak hakkaniyet gereğidir:
Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi ‘Hazretleri’, 1701 yılında doğmuş, 79 yaşında ölmüştür. Yani
Marifetname bundan yaklaşık 250 yıl önce yazılmıştır. Yazarı, günümüzde geçerli
kanıtlanmış bilgileri dikkate almadan böylesi konuları, bu şekilde yazdığı için eleştirmek
hakça olmaz; böyle bir yaklaşım, kendisini yukarıda verilen örneklerdeki gibi övüp
benimsemek kadar gülünç olur. Burada onun da kişilik haklarını korumak için şunu açıkça
söylemek gerekiyor:
Bu yazıdaki eleştirinin hedefi rahmetli İsmail Hakkı Efendi değildir; onu yüz yıllardır ve halen
bir itibar anıtı haline getirmiş olan çevrelerdir. Yazarın kendi dünyasında yaptığı denemeler
olarak görülmesi ve ona sadece folklorik ve belki edebi bir değer verilmesi halinde, bu
kitapla ilgili söylenecek fazla bir şey bulunamaz. Sorun, kitabın zamanla bir İslam ilmihali ve
yazarın bir din bilgini seviyesine yükseltilmiş olmasıdır. Vaz geçilmesi gereken de kanımızca
budur.
Aklı başında dindarların o dayanaksız, çelişkili ve garip içeriğe artık itibar etmemesini
temenni ediyorum. Kişileri dokunulmaz kılıp putlaştırmak yerine, akılcı bir biçimde
değerlendirmek vicdanın ve insafın gereğidir. Böyle yapmak, yazar için yüz yıllardır
tekrarlanan methiyeleri köpürterek tekrarlamaktan bence çok daha ulvi bir görevdir.
Son söz:
İtibarın iadesi zaman zaman ihtiyaç haline gelir. Bu güzeldir, kanaatimce doğru bir
uygulamadır. Ancak kazandırılmış itibarın, şartları varsa, zamana bırakılmaktansa edep
çerçevesinde geri alınması da herhalde aynı ölçüde doğru ve güzeldir. Sadakat fazilettir.
Hatada ısrar ise hiç şüphe yok ki vahim bir kusurdur; kaynağında fazilet değil, korkaklık
ve/veya cehalet vardır.

