Bugünün benim için tıpkı 16 Mart gibi çok özel anlamı var. Sayfalarca yazılası binlerce anıyı, onca derin duyguyu ve emsali bulunmaz dostlukları birkaç satırla anmaya çalışacağım.
İlkokuldan sonra sınavını kazandığım ve beş yıl okuduğum Dicle İlköğretmen Okulu benliğimi, değerlerimi oluşturan etkenler içinde bugüne kadar en ağırlıklı ve etkili olanıdır.
Oradaki öğretmenlerimizin büyük çoğunluğu çok ama çok gençti, çoğunun hiç deneyimi yoktu; ama hemen hepsi sevgi dolu, çalışkan ve iyi niyetliydi. O gün gördüğümüzü bugün daha net görüyoruz. İçlerinde birkaç sığ insan da elbette vardı. Onları bile, kusurları ile
birlikte sevgiyle ANIYORUZ,
Bu bağlamda Hüseyin Denge’den özel olarak söz etmesem haksızlık olur. Orada tanıdığım en deneyimli, en birikimli kişi oydu. Yıllar sonra, onu Ankara’da daha yakından tanıma fırsatım oldu. Cesur, kararlı ve hoş görülü yapısından çok etkilendim. Dicle’de müdürlüğe geçişi öncesindeki çılgın koşulları, oradaki büyük başarısını hatırlayanımız herhalde çoktur.
Sonraları Çeçen davasına kendini sessiz sedasız adayışını ve o yolda hayata veda edişini de büyük bir SAYGI ile anmalıyım.
Hasan ve Sezer Yücel benim için anne ve babadan farksız, evlerini evim saydığım olağanüstü hocalarım, halen çok değerli dostlarım. Onlar olmasa üniversiteye gitmeyi düşünmezdim.
Hayatım boyunca ilişkim hiç kopmadı. Onları da bu vesile ile bir kere daha sevgi ve saygı ile anmak isterim.
Dicle’den son sınıfı okumak için Akşehir’e gönderilmek, kimilerince hatalı olarak sürgün diye nitelense de, benim için çok büyük şans oldu. Oradaki hocam Mehmet Kaya sayesinde Russell’ı tanıdım. Dünya görüşümü çok büyük ölçüde o belirledi. Russell o günden bugüne
yoldaşımdır. Yine Akşehir’de tanıdığım güzel insan ve sevgili hocam Şehmus Yöntem hayatıma düşünsel anlamda ve dostluk olarak çok şey kattı. O da bir Russell hayranıydı. Kendisini üç hafta önce kaybettik. Onu yitirmiş olmanın acısını hala yaşamaktayım.
Dicle’de öğretmenlik öğrenmekle, saygın bir meslek edinmekle kalmadık; iş, tarım, edebiyat, müzik, tiyatro da öğrendik; pedagojiden, psikolojiden, sosyolojiden alacağımızı aldık, matematik ve fenden de nasiplendik; en önemlisi ise ülkemizi kalkındırmak, toplumumuzu
aydınlatmak gibi yüce ideallerle, hedeflerle beslendik. Kendi ömrümüzü aşan bir amaçla ve büyük özgüvenle donanmış olmak, okulun o kıraç koşullarda bize kattığı en büyük değerdi. Bunun için öğretmenlerimin yanı sıra abilerime de minnet borçluyum. Dicle’den sonra hayatın çok farklı patikalarında yürüme olanağım oldu. Yaklaşık elli yıl sonra dönüp baktığımda, bugün hayatımı güzelleştiren, günümü daha anlamlı kılan dostluklarımın çok büyük çoğunluğu orada edindiklerim. Adlarını sayamayacağım, bir kısmı hayatta bile olmayan Dicleli abilerim, arkadaşlarım sayesinde ve orada kazandıklarımın bir sonucu olarak daha mutlu bir insanım. Abilerim derken aklıma ilk
Sait Efe geliyor. Hepsine minnetle doluyum.
Yığınla ülke gördüm, birkaç değişik ülkede kaldım, oralarda yaşadım. Abartısız söyleyeyim:
Şu anda, en çok görmeyi istediğim yer Hoşot. İki haftaya kalmaz, orada olurum. İstasyonu, Büyük Binayı, yatakhane binasını, lojmanları, basketbol sahasını, sinema salonun karşısındaki çanı, Recep Adakçılar Hocamızın o salonun duvarındaki muhteşem resmini, her gün akşam karanlığında yürüdüğüm derslikler arasındaki yolları.. Bunlardan en azından bir kısmını göreceğim, göremediklerimi hayal edeceğim. Heyecanla, şevkle, coşkuyla.
Gerçekçi olalım. Her şey Güllük gülistanlık değil.
Yarım asırlık zamanda yığınla şey gibi toplum da, öğretmenliğin anlamı da değişti. O yıllarda toplumumuz için hayal ettiğimiz düzeyden gerilere düştük. Kağıt üstünde daha zenginiz, ama yaşama sevinci yoksuluyuz. Huzuru barışı arıyoruz, çağdaşlık yolunda geriye gidiyoruz.
Ama bizim yarına özlemlerimiz, umutlarımız duygularımız hep aynı. Her kişi yalnızdır sonunda ve herkes gidince sen kendinle kalırsın. Ben kendimle kaldığımda şunu bilirim:
Dicle bizim boy attığımız yer. Can suyumuz. Hayatımıza anlam katmayı öğrendiğimiz okul. Toplum ne kadar çıldırmış olursa olsun, o anlam bugün de bütün gücüyle sürüyor. İşin özü şu: Öğretmenlik dünyayı güzelleştirme mesleği. O okullar, fayda ve güzellik yaratma
atölyeleri. Bir yüzde gülümseme yaratma ile sarhoş olunan bir kişiliğe kavuşmanın yani ömrü sevgiye adama uğraşının adı. Köy Enstitüleri öyle insanların yetişip göğerdiği Elbette, yığınla kusuruna, katılığına karşın Dicle de öyleydi. Işte biz Dicle’de o özveri ve insanlık treninin son vagonuna yetiştik. O vagona atladık, bizi Hafız’ın kavalındaki sözsüz ezgileri uğurladı istasyondan bugünlere. Aşağıdaki dizelerde onu, onun anlattığı büyük yolculuğu yudumlarız diye umuyorum.
Yolculuk sürüyor, sürecek, her koşulda.
Selam olsun verilen emeklere.
Xxxxxxxxxxx
Hoşot Ovasında Gül Kökünde Diken
-Refik’e ve Yolu Dicle’den Geçen Her Dosta
İki dağ arasında kömür almaya durduğunda her tren
Elinde kavalı, uzun sakalı ile görünürdü Hafız
Kadim zamanlardan kanatla gelmiş bir ermiş gibi
Vagonlar boyunca eşinin kolunda
Trene, raylara ve dağlara çağların ağıdını yakardı
Ezgisinde kovanına sığınmış bir gücenik dil
Nefesinde hem ateş hem de kül
köküne diken batmış bir kızıl gül ki asıl adı karanfil
kıyıma kıyam etmiş de gül çeneğinden kan damlar
Yüzünde Dağlarca dizesi gibi inceden bir tevekkül
ki en iyisini yitik zamanlar bilir
derviş makamında görür gönül gözü Hafız’ın
kör bakışı bakar gözden yücedir
Rivayet olunur ki, kavalını üflediğinde
Kurt kuş, yer gök kulak kesilirdi
Zil zurna sarhoş olurdu bir solukta Hoşot ovası
Bulutlar çivilenmiş gibi durur, dağ dağa kavuşurdu
Vagon pencerelerinden beline kadar sarkardı yolcular
Dicle ergenlerinin aşk derdinden gözleri mahmurdu
Hafız çaldıkça esen yel zülfünü savururdu kızların
Raylar kıvrılıp da kesişince makaslarında
Abiler istasyonda ilk görüşte aşık olurdu
hem de her defasında bir başkasına
Evet, görünüşte pek suskun ve köhneydi mekan
Artemis’in som altından sarayından binlerce yıl ötede
O uçarı tanrıçanın kuşlara flüt çalıyor diye
gözlerini oyduğu çobandan
Çobanın yemyeşil ormanından çok ıraklarda
Oyulmuş iki gözün atıldığı gül ağacının altında
zulme isyan diye boy atan kan kırmızı iki karanfilin
bir demet kızıl güle döndüğü yorgun ovada
mağdurun gururu ve gurur mağduru ile esrimiş topraklarda
mazlum bir gök altında ölümüne sessiz yaşardı mekan
Lakin, derler ki, Hafızın nefesi kavalından yayılıp
Çelik raylar üzerinden Geyik Köyü’nü geçerek
Dağ arasında kayaların feryadı ile göğe yükseldiğinde
Yeri yaran bir depremle sarsılarak dile gelirdi mekan
Ve kim bilir kime yakaran sözsüz bir ilahi söylerdi
Gönülleri hüzün basardı Hafız’ın umut ahenginde
Anadolu’nun gelmiş geçmiş ozanları halay tutardı
Çiçekler açardı acıya Zülküf Dağı’nın eteklerinde
Fersahlarca ötede Vivaldi mezarında dönerdi
Neye baksan, köküne diken batmış gül rengindeydi
Ve Hafız üfledikçe istasyonda cam gibi donardı zaman
Çalarken kavalını ateş, su ve toprak gibi asil
Soluğunda nağmeler hem alev hem de kül
Ki ezgileri zulümden karanfile sığınmış çobanın
Birbirinin bedeninde erimiş Heco ile Siyabendin
Barışa adanmış bir demet solmuş gülün
Ve Dicle nesillerinin yoldaşlığının hikayesidir
Her hikaye dalını sülük sarmış bir gül yordamınca
Hoşot’ta Hafız’ın sesiyle hemhal olmuş inlemektedir
Yıllar geçti, zaman eridi, su olup aktı gitti
Her gün onun destanını söyler şimdi Makam Dağı
Hala onu anar Dicle’nin er büyümüş
yıllarla yaşlanmamış ergen çocukları
Dil acizdir, göz eksik, söz yetmez o yüklü sesi anlatmaya
Ne zaman ney sesi duysam ruhumda kaval sesine döner
Her kaval sesi Hafız’ın nefesidir, kan olur dolanır bedenimde
20 Mart 2016
Nuri Aslan


