Bedenine oranla beyni en küçük yaratık hangisidir diye düşünürken buldum kendimi bu sabah. Aklıma ilk gelen fil oldu. Belki de insandır, dedim.
Bu merakın altında, aklın veya zekanın ya da her ikisinin beynin büyüklüğüne bağlı olduğunu sanmak var ki bu tamamen yanlış deyip vaz geçtim. Öğrenme ile beslenmedikçe, kavramlarla donatılmadıkça beyin dediğimiz şey, bir et parçasından ibaret. Onu akıl veya zeka haline getirip mucizeler yaratan bir organ yapan ise hayatla uyumlu kavramlarla birlikte nöronlarla çalışan müthiş bir işletim sistemine yani yazılıma sahip olması.
Paradigmalarımız da o yazılımla oluşuyor ve zamanla değişiyor.
Akıl veya zeka beynin büyüklüğü ilgili değil, beynin iyi bir işletim sistemine, yeterli kavramlara sahip olması, öğrenme ile beslenmesi.. Anladığım kadarı ile nöronların iletişim ve etkileşim gücünün yanı sıra hayatla uyumlu esnek bir paradigma yaratıyor farkı.
Bir de beynin amigdala dediğimiz bölümü var, o ayrı bir mesele.
Sabah mahmurluğunu hızla aşmamı kolaylaştıran, beni şimdi yazmaya yönlendiren beyinle akılla ilgili merakım dünden kalma. Türkiye ekonomisinin sorunlarını ve sözüm ona çözüm yollarını konu alan on kadar bilim insanının katıldığı bizim üniversitedeki çalıştayın sabah oturumunu izledim dün. İzlenimlerimi yazsam iyi olur, belki sonra onu da yaparım. Dün dinlediğim onca şey arasında aklımda en sağlam yer etmiş olan küçücük bir fıkrayı paylaşmak istiyorum şimdi. Beni beyinle, zekayla beden büyüklüğü ilişkisini düşünmeye sevk eden de o fıkra zaten.
Ormanda aslanı ciyak ciyak ağlar bulmuşlar. Neden ağlarsın koca kral, diye sorduklarında ayağıma çivi veya diken batmış diye sızlanarak yanıtlamış. Kaç gündür uyku yok, av yok, huzur yok, kıpırdayamıyorum, hayatım rezil. Sen aslansın demişler, kaldır ayağını çıkar dikeni çiviyi, her neyse o, bitsin bu çilen.
Bir an düşünüp yanıtlamış.
Ama o kadar da ağrımıyor, demiş.
Fıkra bana çok çarpıcı geldi.
Hepimiz biraz aslanız sanırım.
Sorunlarını çözmek için ayağını kaldırma zahmetine katlanamayan bir toplumun meselelerine kafa yoran ve onun tembelliğinden bilinçsizliğinden yakınıp duran, bu yüzden ruh sağlığını bozacak kadar ülke sevdalısı duyarlı bir yığın iyi niyetli dostum var.
Onlardan birine:
Kafanı yorma kardeşim o zaman, dediğimde onun tavrı da hemen her örnekte aslanınki gibi oluyor:
O kadar da dert değil, diyor. Yapacak bir şey yok diye de ekliyor üstelik.
Boş boş yakınmaya elbette hepimiz gibi devam ediyor ve ömrü oldukça devam edecek sanırım.
Çalıştaydan aldığım ana fikir bu oldu.
Hepimiz mış gibi yapıyoruz, konfor alanımızı terketmeye zihinsel mecalimiz yok. Hayatın bir eylem alanı olduğunu, üretime değişime dönüşmeyen hareketlerin çabaların, edilen lafların bir anlamımolmadığını ve en saygın eylemlerin kendi bireysel hayatımızda gerçekleştiğini zahmet olsa da hatırlamak gerekiyor. Kendi dünyasını dolduracak üretken bir alan yaratmak bile çoğumuza yorucu ve zahmetli geliyor. Herkesin yaptığını yapmak, taklit etmek daha kolay, daha konforlu. Hasta ziyareti yapmak gibi, rahmetlinin ardından dua okumak veya okunan duaya amin ya da ışıklar içinde uyusun demek gibi. Allah yardımcısı olsun, diye mırıldanmak gibi. Kendi dahil herkese ve her şeye muhalif olmak gibi. Birilerine küfretmek ya da azizlik payesi vermek gibi.
Şöyle dikkatlice baksanız… Ritüelleri şekilleri yinelemekle geçiyor ömrümüz. Gerçekten işe yarar bir şeyler bulup hayata katmaktan çok daha kolay çünkü taklit etmek, yakın çevrenin bakış açısından beslenmek, veri paradigmanın çevresinde oyalanıp durmak. Düşünmemek, sorgulamamak ve eylemsizlik.
Özgün davranış taklitten farklı olarak düşünce, cesaret ve yaratıcılık gerektiriyor. Bu arada yaratıcılık deyip geçmeyin, o da güçlü bir akıma karşı canla başla bıkmadan yüzmeyi zorunlu kılıyor e enerjisiz olmuyor. Gerçekten de zahmetli, yorucu. Üstelik de tehlikeli.
Hele belli yaştan sonra.
Aldanış hallerimiz, demişti Musaddık Paşa, ömrünün son dakikalarında kendi hayatını özetlerken. Gerçekten de öyle. Yığınla aldanış hallerini deneyimlemekle geçiyor koca ömür. Kendi için dişe dokunur bir şey yapamayanların, ülkeyi ve toplumu kurtaracaklarını sanmamız da, ülke sorunlarının çözümünü en iyi bizim bildiğimiz de muhtemelen aldanış hallerimizden.
Belki de yanılıyorum.
Umarım.
18 Aralık 2019


