’Zinhar böyle bir şey yapmayın, günahtır,’ diyen kafanın üniversite rektörü olması şerefine birkaç satır yazayım dedim.
Bilge adam aynı saçmalığı savunan gariban orta çağ kadınına sormuş:
Ama neden? Banyoda yalnız değil misiniz ki?
Yalnızım ama Tanrı her yerde var. Yüce yaradan beni çıplak görmemeli.
Tamam, demiş Bilge. Onca duvarı aşıp banyonuzun içini, kalbinizden, kafanızdan geçeni bilen ve görebilen yüce Tanrı, elbiselerinizin altındaki bedeninizi görmekten aciz mi sanırsınız?
Ben göstermem, o görürse görsün, diye sofuca kestirip atmış kadın.
Peki, ya ana karnından çıkarken, ya musalla taşındaki üç dakikalık saltanattan önce yıkanırken, diye sormamış Bilge.
Bedenimizin günahtan korunması ve cinselliğin Tanrı aşkına çoğalma amacı dışında büyük günahlardan sayılması yeterince garabettir. Bu hafifliğin, örtünmeyi de aşıp Tanrı’nın günah işlemesini önleme gayretine ve akıl almaz bir bağnazlık düzeyine ulaşması ise ilkelliğin daniskası..
Dünyada ilk beş yüze giren üniversite yokluğuna çare olsun diye, banyosunda çıplak yıkanmayacak kadar akılsız kafalar mı rektör olur? Bir memlekette ilkellik egemense, elbette ve bal gibi olur.
Uzatmaya gerek yok:
Aslında mesele, bin yıl önceki hurafenin fetva diye yinelenmesidir. Yaşanan, dogmanın beyne hükmetmesidir. Çünkü, düşünen beyin, hiçbir ağanın beyin egemenin işine gelmez. Zaten, kendi de düşünmez; banyoda çıplaklığı göze alamayan doğuştan günahkar bir beyin düşünmek nedir, bilmez.
Biat eder, itaat eder, rahat eder.
Etsin de, aynı malın mala mülke, dünya nimetine duyduğu büyük şehvete ne demeli?
Neresinden tutsanız, çelişki ve tutarsızlık.
Ayvazoğlu’ndan ödünç birkaç sözcük yardımı ile meramımı bir çırpıda söyleyeyim:
Bozgunda fetih düşlemek, çöl faresinin kum denizine bakıp kendini buğday ambarında sanmasına ne denli çok benziyor.


