Tarihteki en üzücü derslerden biri şudur:
Eger yeterince şartlanmışsak bunu kanıtlarını red etme eğiliminde oluruz.
Aldatılmışlık bizi bir şekilde esir alır.
Bunu kendimize bile itiraf etmemiz çok acı vericidir çünkü.
Bir şarlatana üzerinizde güç sahibi olma imkanı verirseniz..
O imkanı asla geri alamazsınız.
Carl Sagan
Başlıkta aydınlanmanın karanlığında şaşırmak desem de olurdu, ama gırtlağına kadar lağıma gömülmüşken bile mis koklamak modası var memlekette. Uyar gibi yapmak iyi olur, diye düşündüm ve karanlık yerine loşluk dense de olur, dedim. Şaşırmak yerine ise bakmak. Aslında şaşkınca bakmak, kendini olmuş aydın sanan hastalıklı tavrı çok daha iyi ifade ederdi, ama neyse. Hazır olan okuyucu alt metni nasılsa anlar, hazır olmayan ise okumaz zaten. ‘Mesele nedir babam, önce onu söylesene’ derseniz, meselemiz marazdır. Hayat pahalılığı, işsizlik, eğitim, rejim, beka, beyin göçü, işkence ve zulüm, insan hakları, yoksulluk, partiler sistemi… Bildiğiniz bilmediğiniz tüm illetlerin temelinde, maraz dediğim o meseleyi tarif edip yüzüne sadece bir anlığına ayna tutmaya çalışıyor bu yazı. Öteden beri bölük pörçük beyan eylediğim hemen herkese aykırı hatta kimilerine safça bazılarına ise haince gelecek ve faşist damgası yemeyi göze almış marazın aslı esası nedir? Sade ve net bir fikirdir aslında: Yüz yıldır her alanda bocalamamızın, darbelerle, krizlerle, kavgalarla sürekli uğraşmamızın kök nedeni, memleketin asli meselelerine fersiz aydınlanmanın loşluğundan bakıp kendi gerçeklerimizden kopuk çözümleri uygulamaya çalışmamız. Mesele bu ve çok boyutlu bir meseledir bu. Sayfalarca yazılabilecek bir konu, yine modaya uymaya ve kısa tutmaya çalışacağım. Varacağımız noktayı hemen söyleyelim: Kabak eninde sonunda siyasi sistemin özellikle aziz ve yüce demokrasimizin başına patlayacak. Bir şey daha var: Aydınlanmanın boşluğu ile örülmüş gözle bakılacak pencereden başka penceresi olmayanların umduklarının sandıklarının tam tersine ‘demokrasinin kıtlığına veya yokluğuna’ değil, bizde var olan haliyle, demokrasinin çokluğuna çıkaracak faturayı bu fikir. (Midesi kaldıranlar için ç harfi ile b harfi birbirinin yerine kolaylıkla geçebilir bu son cümledeki bir sözcükte.)
Ne demek istiyoruz?
Kurtuluş zaferinin ardından gelen aydınlanma hareketi, ‘aydın kesimlerde’ ve genç cumhuriyetin yönetici sınıfta devasa bir heyecan dalgası yarattı. Batıda en az üç yüz yıl süren değişimin meyvesi olan aydınlanmayı, bu topraklarda birkaç on yıla sığdırmak o coşkunun eseriydi elbette. Aydınlanma süreci değilse bile heyecanı uzun yıllar devam etti. O günkü kadrolar, batıda olan her şeyi genç cumhuriyetin bu topraklarda en kısa zamanda kuracağına ve devrimler sayesinde çağdaş bir toplum oluşturacağına gerçekten inandı, toplumu bal mumu sanan o günkü sosyologların da etkisiyle ve bu inanca uygun olarak üst yapıda hızlı bir toplumsal dönüşüm süreci başlattı. Sonraki kuşaklar da eğitim süreçlerinde aşılanan heyecandan oluşan bu mirası ve bu arada elbette aydınlanmanın boşluğundan bakıp güya düşünme mirasını sorgulamadan devraldı. Eli kalemi tutan, ağzı laf yapan diplomalıların büyük çoğunluğu bugün de aşağı yukarı bu paradigmayı o kadar zamandan sonra da belli ölçüde yürekten paylaşır, daha doğrusu paylaşmadan edemez. Ne çiftçi ve ne toprak başka ürün bilir. Bizi bugünkü çıkmaza getiren başat etken bence aydınlanma hareketinin doğal uzantısı olan bizdeki romantik bakış açısıdır, toplumsal sorunlarımıza kendi gerçeklerimizi ihmal eden paradigmalara esir düşmüş taklitçi ve ezberci yaklaşımdır. Fabrika ayarlarının en ideal kurgu olduğuna ve yüz yıl sonra da onların öyle olması gerektiğine ilişkin sarsılmaz sorgulanmaz kabullerimizdir. Yani ne diyorsun beyim? Dedim işte, ama bir de başka bir şekilde dememi istersiniz, birkaç dakikalığına Cumhuriyetin ilk yıllarına veya çok partili demokrasiye geçtiğimiz ikinci dünya savaşı sonrası döneme gidelim. O günkü halkın ekonomik, sosyal, düşünsel yapısını hayal etmeye, görmeye resmetmeye çalışalım. Kendi halinde bir aile babası veya anası, yani ortalama bir insan, o yıllarda köyünde kasabasında ne üretir, ne düşünür, nasıl davranırdı? En önemlisi, hayata, devlete, kamu yönetimine, kendi haklarına ilişkin tavrı, düşüncesi, bakış açısı nasıldı? Artık oy kullanacaksın, lafını duyduğunda tepkisi nasıl oldu, dersiniz mesela. Sözünü ettiğim romantizmin boyutlarını bence o manzarayı, o günkü insanımızın ekonomik ve fiziksel dokusunu resmettiğimizde iyi anlayabiliriz. Devrimler ve onların som altından tacı olan cumhuriyet elbette üstten geldi, öyle olması kaçınılmazdı, eşyanın tabiatı buydu, o nedenle doğaldı. Ama halka rağmen de yapılsa hepsi sonunda toplum için topyekün bir çağdaşlaşma çabasıydı, o nedenle gerçek manada meyve vermesi için toplumun çoğunluğunu oluşturan bireylerce benimsenmesi gerekirdi. Bireyin oluşması ise üretim sürecine katılması, bilgisi becerisi ile yeterli kazanç elde etmesi ve haklarına sahip çıkacak ölçüde güven ve bağımsızlık kazanması halinde mümkündü. Özgür düşüncenin başka türlü kökleyip yeşermesi henüz görülmüş bir şey değil. Kestirmeden söyleyelim şimdi: Çok partili siyasal hayata geçiş, herkesin görebildiği gayet aşikar nedenlerle bu süreci sekteye uğrattı. Çağdaş birey olmadan çağdaşlaşma olmazdı. Demokrasi de gerçek anlamda söz konusu olamazdı. Seçim, demokrasinin bir parçasıydı çünkü, kesinlikle kendisi değil. Cumhuriyet, demokrasi, haklar ve laiklik konusunda daha ilk yirmi yılda, yönetici sınıfta hemen ve hızla, ‘aydın kesimlerde’ ise daha sonra önemli bir ölçüde ciddi bir dönüşüm yaşandığını söyleyebiliriz. Halk kesimlerinde ise özellikle konu demokrasi ve çok partili rejim ise böyle bir başarıdan söz etmek tamamen olanaksızdır. Dernek, kooperatif, spor kulübü, site yönetimi.. Oyla yapılmış tercihler hemen her alanda toplumu verimsizliğe yanlışa ve hatta bunalıma götürüyor. Kulağımızı tırmalasa da duymak, gözümüzü yaşartsa da görmek zorundayız artık: Kitlenin oyları ile alınan kararlar, öylece yapılan tercihler, futboldan siyasete ve özellikle devlet yönetimine kadar her alanda akıl mantık dışı ve uzun vadede sürdürülemeyecek sonuçlarla yüz yüze bırakıyor bizi. Böyle söyleyince suçlanan halkmış gibi görünüyor, değil mi? Hayır, halkı suçlamak gereksiz, hatta gerçekten yanlış. Sorun, Aristo’nun Eflatun’un binlerce yıl önce söylediği noktadan kaynaklanıyor. Bireyin olmadığı, bilgiye bilince dayanmayan bir sandıksal demokrasiden hayır gelmiyor. Bu sonucun sorumlusu, bence halk değil aslında biziz. Aydınlanmanın loşluğundan başka bir yerden bakamayan okumuş yazmış herkes, hepimiz. Anadolu ihtilalinin mirasını ülkenin nesnel koşullarına göre yorumlamakta yenilemekte eksik ve yetersiz kaldığımızı artık görmemiz gerekiyor. Çoktan çürümüş ezberleri unutmak için Carl Sagan’ın veciz şekilde açıkladığı çıkmazdan kurtulmak zorundayız. Bunun vakti çoktan geldi, artık vakit geçiyor. Bu yıkıma giden süreci görmemizi engelleyen, aydınlanmanın sığlığından loşluğundan bakmamızdır. Bu marazın kendini en çok hissettirdiği yer ise politik dünyadır, siyasettir; yani demokrasi anlayışımız değil, anlayışsızlığımızdır. Demokratik sistemi yok eden tercihlere bile yetmez ama evet diyen yığınla gerçekten dürüst ama bir o kadar da inançlı ve bir kısmı gayet namuslu liberal ve sosyalist aydınımız oldu. Onları linç etmenin alemi yok. Sistemin en hayati mevzularda oy ve karar sahibi kıldığı halkımız ise aldanmaya zaten tabiatı gereği her zaman teşneydi; sonuçta bizi yıkıma götüren bir rejimi anasınım ak sütü gibi temiz oyları ile yıllarca iktidar yaptı. Karşılığında kömür ve başka seçim rüşvetleri aldığı söylenir ama inanmayın.
Şaka bir yana..
En ağır sorunumuzun kaynağı siyasettedir, siyasal sistemdedir, o sistemi oy mekanizması ile belirleyen kitlededir Seçmen iradesinin politikacılar tarafından devamlı ifsad edildiğini görüyorsak, bunun asıl nedenini de irdelemek zorundayız. Demokrasi doygun, birikimli ve erdemli kitleler ister. Hak ve adalet duygusu olan gerçek anlamda aydınlar, kavga adamları ister. Fikri vicdanı hür nesiller ister. O nesiller bu topraklarda hiç olmadı, itiraf edelim ki cumhuriyet de onu yaratmadı. Onun yerine ne kaldı elimizde? Halk davukluğu, yalan dolan ve talan. Son yirmi otuz yılda bir şey daha zuhur etti: Çok partili siyasal sisteme geçişin ertesinde başlayan kasaba politikacısının halk dalkavukluğu, post modernizmin icadı ile birlikte çok daha itibarlı bir konuma geldi. Hakikat bile önemsizleşti. Sonuç olarak, seçilmek için halkı her koşulda övmek ve onun her türlü tercihini meşruluğun demokrasinin sadece gerek değil yeter şartı da sanıldı. Sonuç olarak, toplumsal çıkarı yandaşa peşkeş çekmek siyasetin raconu haline geldi. Gelecek kuşaklara daha iyi bir dünya hazırlamak yerine, arsızca, sınırsızca BORÇLANARAK bugünkü seçmeni hoşnut etmek akıllı politika, faziletli siyaset sayılır oldu. Kendi kendini yok eden akılsız bir süreçtir bu. Top yuvarlaktır, belki bu sebeple futbol köşeli konuşmaya izin vermez. Halk dalkavukluğunun yeni doruklara tırmanması ile tüm gerçekler gibi devlet ve yönetim sistemine ilişkin konular da top gibi yuvarlaklaştı; her fikir sadece saygı değer değil artık, ama aynı zamanda tamamen geçerli ve muteber. Yeter ki halk nezdinde kabul görsün. Buna rağmen, devlet düzeni ve demokrasiyle ilgili kimi aykırı görüşleri ‘ama adabı ile’ söylemek hala mümkün. Böyle derken, meramım devlet baskısından ziyade, mahalle baskısının bir çeşidi olarak halk baskısına ve onun görünüşlerinden biri olan cehaletin veya fanatik takım ruhunun örgütlenmiş gücüne dikkat çekmek. Futboldaki takım fanatikliği, siyasette lider sadakatine ve politikacının halk dalkavukluğuna sizce de çok benzemiyor mu? Tesadüf değil, futbolda olduğu gibi politikada da rezillikten geçilmiyor, ama bu bağlamda sözünü edeceğim başka bir benzerlik daha var: Bir takım veya bir futbolcu hakkında olumsuz veya aykırı bir şey söyleyecekseniz ‘adap’ din tartışmalarında olduğu kadar büyük önem kazanıyor. Mesela İsa yaşamadı aslında, derseniz, buralarda da size iyi gözle bakmazlar o kadar; ama Malta’da öyle diyeni döverler. Arabistan’da su içeni görenlerin yaptığı gibi. Bir karikatürün üç beş yıl önce nelere yol açtığını hatırlayın. Bir şarkıda Adem aldandı manasında bir şeyler denmiş diye günlerce kopartılan fırtınayı Guguk Kuşu filmini izler gibi ibretle seyrettik geçen yıl. Diyeceğim şu ki, demokrasi de bazı mahfillerde böyle kutsallaştırılmış ve dokununulmazlık zırhına bürünmüş bir kavram artık. Eceli gelmiş köpek muamelesi görmek istemeyen cami duvarına yaklaşmaz, öyleyse demokrasiye ve halkımıza da zinhar laf etmemeli. Öyle mi? Yok canım, o kadar da değil. Her doğru her yerde söylenmez, tamam; doğrular kaba şekilde söylenirse onlar da yanlış olur. Peki. Yine de köşeli söyleyelim diyeceğimizi: Cılk ve sığ bir içeriksiz demokrasi anlayışı halk dalkavukluğunu besler, çünkü kendisi de ondan beslenir, bu sebeple halkın oyunu her hal ve şartta ‘kutsal’ sayar. Oysa halk vasatın altındadır, toplumdaki bir avuç seçkini bile dışlayacak veya vasatlaştıracak kadar vasat altındadır hem de. Sorunlarımızın temelinde en ağır sorun olarak bu gerçek var. Özellikle çok partili demokrasiye geçişten sonra bu gerçeğin filmini yüzlerce kez izledik. Aynı filmin değişik çekimlerini, demokrasinin bir gün mucizeler yaratacağına olan şaşmaz inancımızla zaten şaşkın olan ve her gün biraz daha şaşılaşan gözlerle izlemeye bugün de devam ediyoruz. Çözüm halktadır diyen aydınlanmanın aydınlığından gözleri mahmurlaşmış aydınlaradır sözüm.
Ezberleri bırakıp ön yargısız, berrak ve cesurca DÜŞÜNMEK gerek.
Duyduklarımızı, tekrarlamak, alıştığımız pencerelerden bakarak konuşmak düşünmek değil.
Artık yeni şeyler düşünmek zamanı. Vakit geçiyor.
Bildiğimiz pencereden bakınca ne görüyorsunuz sahi?
Ama halkımız her konuda en doğrusunu biliyor, öyle mi?
Her seçim onları biraz daha bilinçlendiriyor, değil mi?
Ahmet gitse Mehmet gelse kısa zamanda düzlüğe çıkarız, öyle mi?
Böyle sanmak kuş tüyünden yatak gibi çok rahat, çok konforlu değil mi?
İyi rüyalar.
…..
Yazının sonuna kadar okuyabilmiş olanlara ödül: Kepekli Unun Baklavası
O yazı da blogdadır, aynı marazı anlatır.
İkinci bir ödül, Bülent Soylan’ın yine blogdaki bir yazısı: Bugünlere Yansıyan Tarihsel Bir Yanlışımız üzerine


