Aklımdan Tuhaf Şeyler Geçiyor

Evdeki virüs mahpusluğu uzadıkça, ağız ishaline yakalanmış birilerinin ruhuma deve sidiği boca etmekle kalmayıp, garibin ümüğünü sıkarak ona yarasa gözlüğü taktıracağını biliyordum, ama ne denli höykürürse höykürsün kafamı bu kadar bozacağını hayal bile etmemiştim. Adam bunu da başardı. ‘Ruhumu kararttı, kafayı yemek üzereyim’ desem yalan, günlerdir zaten kafayı afiyetle yemekteyim.
Nasıl mı? Ne bileyim, pek garip haller geliyor bana.
Mesela, sık sık kendimi kozasından bir türlü çıkamayan tırtıl sandığım oluyor; ağına yakalanmış bir örümcek olduğum duygusuna da kapılıyorum. Samsa denen meşhur bir herif var. Asıl adı Gregory, babası Kafka amcayla birlikte bazı gecelerin en manyak saatinde beni uyandırıp dev örümcek efsaneleri anlatıyorlar. Karnıma ağrılar giriyor. Kıvranarak dinliyorum. Onlar efsanelerin beni kıvandırdığını sanarak anlattıkça anlatıyorlar. Geçen gün sabaha karşı dayanamadım, ikisini de avucumla üstlerine bastırarak duvarda ezdim, kurtuldum. Kurtuldum demem lafın gelişi, karşımdaki duvarda heyula gibi kıpkızıl izleri duruyor. Siliyorum siliyorum, çıkmıyor.

Bir hafta kadar önce, kasvetli bir akşam üstü virüsten sorumlu bir babayani adamı dinlerken tepem attı; kaptım mavzeri mutfaktan, bir buçuk saatte beş yüz kişiyi öldürdüm. Suçları yoktu. Televizyonda boş boş konuşuyorlardı. Hiç biri devlet adamı veya partici değildi. Banka soyguncusu, çocuk tacizcisi de yoktu içlerinde. Hiçbiri at aletine konmuş sarı kelebek soyundan Trump salatasına benzemiyordu. Benim senin gibi sıradan adamlardı yani, aralarında ev kadınları, ders çalışmayan öğrenciler, kar üstünde geceleyen dilenciler vardı. Vatanıyla milletiyle, dinleriyle devletleriyle, ataları ve zürriyetleri ile gurur duyan güzel yurdumun birinci sınıf insanlarıydı hepsi. Seve seve hatta keyifle vurdum onları. Öldüler de kurtuldular, dedim yatağıma girerken Samsa’ya. Kafka’yı koltuklayarak öyle bir çığlık attı ve o arada öyle bir güçlü kıkırdadı ki minareden yayılan dua arşa yükseldi sandım, hemen doğruldum yatağımda, açtım ellerimi, başladım duaya. Elbette ne dediğimi bilmiyorum ama, mesele o değil. Ev halkı öyle bağırdığımı duyunca, deprem var sanmışlar, sokağa fırlamışlar. Beni çıkarmayı da unutmuşlar, iyi mi? Sahi, deprem olsa çıkmayacak mıyız biz evden? Neyse, sokağa çıkma yasağını ihlalden bizimkilere ceza kesen olmamış. Zaten emniyet personelinin tümü malum kişi adına maske dağıtma görevindeymiş. Derdim tırtılla, örümcekle, Samsa ile Kafka ile kalsa iyi, bizim caminin imamının sesini Samsa’nın kıkırdaması sanmaktan ibaret olsa, o da iyi; yar der bağrıma basarım onları; zinhar isyan etmem, kaderimdir der yaşarım, helalimde der, taşırım. Lakin dertler belalar teker teker gelmiyor, türlü çeşitli virüsler gibi dalga dalga geliyorlar. Geçen hafta sonu, evdeki akvaryuma tatlı tatlı bakarken kendimi hamsi balığı sanacağım tuttu. Bakterilerle virüslerin sarmaş dolaş yaşadığı koca bir denizin ortasında tutunacak olta arıyordum. Koca dalgalar ve minicik bir hamsi. Çok zor. Korkudan tiril tiril titredim, banyo yaparken. Banyodayken kendini olta arayan hamsiyle halleşir bulmak yeterince tuhaf. Son iki gündür,
bir dert daha musallat oldu bana. Delilik bu ya, bizi içeri tıkan böyle bir salgından bin beterini bundan beş yüz ya da bin beş yüz yıl evvel koca bir dağın başında, bizim ahalinin büyük dedeleriyle birlikte yaşadığımı düşünmeden edemiyorum. Patır patır düşüp ölen insanlar geliyor gözlerimin önüne her gün. Nereye baksam, memur müdür öğretmen öğrenci hatta hacı hoca kılığına girmiş virüs görüyorum. Her yerde ölüm konuşuyorlar. Vakalar, vefatlar. Sebebini bilen yok da ölen çok. Bela göklerden indi, diyorlar, bu şeytanın işi. İçimizde yoldan çıkan çok, bunlar günahlarımızın bedelidir. Kiliseye, mescide, havraya gidenlerse yaradanın gazabı, diyorlar, gazap dinsin diye sabah akşam dualar ediyorlar. Kurbanlar kesiyorlar. Yağmurları küstürmeyecektiniz, dünyayı hor kullanıp bu kadar eskitmeyecektiniz, diyenler de var. Dualar, adaklar, ayinler, ibadetlerin ardı arkası kesilmiyor. Dağlara, ağaçlara, bulutlara yalvarıyoruz. Surete dönüşmemiş yamru yumru taşlardan, ediş bücüş mermer parçalarından bile medet umuyoruz. Ayak parmağının ucunda gezinen karıncaya tanrı muamelesi yaparak yalvaranları da gördüm. Çare olmuyor hiçbiri. Günde beş posta mezarlıktayız. Bazı günler o kadar çok cenaze var ki gömmeye yetişemiyoruz. Bazı cesetleri kendi mağarasının önüne yatırıp üstünü toprakla kapatıyoruz. Bir gün yattıkları yerden kalkacaklar, yine ava gidecekler, sırtlarında kana bulanmış bir geyik yavrusu, av sepetlerinde bir düzine tavşanla mağaraya dönecekler, diye umut ediyoruz. Umutsuz yaşanmaz deyip deyip emir ediyoruz. Balıklara timsahlara yem olsun da yaradanın gönlü hoş olsun, diye yeni bir adet türedi. Nehre atıyorlar cesetleri. Bebelerinkini ise dağın ardındaki bataklığa bırakıp okunmuş saman serpiyorlar üstlerine. Çamurdaki su bir gün yosun gibi yeşertirmiş onları. Yakıp da küllerini ağaç altına serptiğimiz cesetler de var. Yer yurt düşkünlerini toprağa gömüyorlar burada; çiçek, böcek, meyve düşkünlerini ise ağaçlardan ayırmıyorlar. Saygıdan tabii. Ama küllerini toplamak epeyce zor oluyor, hele rüzgarlı havalarda. Esintiyle uçup giden parçalarını nasıl bulup birleştirecek rahmetli bir daha dönecek olsa, ya eli ayağı eksik dönerse? Çok düşünen var belki, ama soran yok. Soran yok, çünkü koca ceset yerine, bir avuca sığan külünü taşımak çok daha kolay oluyor. Zor günlerde, hayatı biraz olsun kolaylaştırmak gerekiyor. Korku içimdeyiz. Bu gidişle, yakında cesetleri değil gömmeye, yakmaya, denize nehre atmaya bile adam yetmeyecek. Her cesetten sonra, ağlayarak kucaklaşıyoruz. Sıra bize gelecek. Ama bilmezlikten geliyoruz. Yiğitliğe krem sürmemekte yarışıyoruz. Delirenler de çıkıyor. Ceviz kırar, odun yarar gibi kendi kafasına taşla vurup can verirken çocuk gibi sevinenler, kahkaha atanları görseniz, dayanamazsanız. Gözyaşları içinde tuhaf tuhaf gülenleri film gibi izlerken ölüm aklına bile gelmiyor insanın. Uzun sürmüyor ama. Onlar da ölüyor sonunda. Güle güle ölüyorlar, iyi mi? Ölüsünü gömerken, dua ederken, dereden su içerken, hatta her şeye Kasımpaşa ağzıyla ağdalı küfürler ederken bile olduğu yere düşenleri, düştüğü yerden kalkamayanları görüyoruz. İnsanı korkutmaktan ziyade şaşırtan şeyler de oluyor. Ruhani takımı nedense gayet zinde, belki garantileri olduğundan ağızlarından karantina lafı çıkmıyor. Karanlık aydınlık gece gündüz demeden kesintisiz dua ediyorlar. Bilmediğimiz anlamadığımız bir dilde, duada ne diyorlar bilmiyoruz. Halk da bilmiyor, ister istemez onlara katılıyor tabii. Katılmayanların ayaklarını, yanaklarını gıdıklayarak zorla getiriyorlar. Derisi kalınlar gıdıktan anlamıyor. Direnene ise dayak var. Hem de eşek sudan gelinceye kadar veya Azrail’in meşguliyeti bitene kadar. Yakası açılmadık yeminlerle Tanrıları daha fazla öfkelendirmemek gerek, diye zıpçıktılık edip duaya gelmeyenleri öldüresiye dövmeyi ve dövdürmeyi sürdürüyorlar. Sopayı yerken kemikleri kırıldıkça bağıranları, çok fazla ses çıkarıyorsun deyip ceza olarak da ayrıca dövüyorlar. Üç düzine kadar zebani bakışlı dayakçısı var ruhanilerin. Herifler izbandut gibi. Yardımcı personel sınıfından. Her gün fazla mesai yapıyor zavallılar, işlerini çok seviyorlar, çok çalışıyorlar ama çok yoruluyor adamlar bazı günler. Acıyorum onlara. Ruhanilerin zebani emekçileri, neden örgütlenip haklarını aramazlar ki diyecek oluyorum. Aklıma geliyor: Dayak var, tapınak mahremlerine ve mahzenlerine tıkılmak var, gerçi mahzenlerde şarap bol olurmuş. Öyle fısıltılar da dolaşıyor ama, yaz kış buz gibi soğukmuş oralar. Neme lazım, deyip susuyorum. Yine de dayakçılar için acı duyuyorum. Gerçi onlar keyifle zevkle iştahla dövüyorlar, elbette döverler, sonuçta işleri bu, tıpkı ruhaniler gibi onlar da nihayet emir kulu. Zebanilere acımak da nedir, demeyin. Zaten hep yufkadır yüreğim, olmadık yerlerde öyle bir incelir ki, sormayın. Öbür dünyada da gardiyanlarla cellatlar için üzülürdüm. Fahişelerle siyasetçilere acırdım. Üstüne yağmur damlası düşmüş karınca sürüsü görsem içim yanardı, onları nasıl kurtaracağımı düşünür dururdum . Diyeceğim, hep burgular beni şu kahrolası yüreğim. Öleceksen, ne fark eder ki zaten, ha dayaktan ha gazaptan ölmüşsün. Ha boğulmuşsun, ha dar ağacında, giyotinden, ha varisten ve ha virüsten. Hayata gelmek için bedel ödeyen mi var? Gitmek neden o kadar zor olsun ki? Kimse ölmek istemiyor yine de, insan aklı işte. İbadethanelerde ruhaniler ölümden uzak olmak ve bin çeşit belayı def etmek için herkese sabır öğütlüyorlar. Merhamet dileyin yücelerden, bir an bile durmayın, hep dua edin, bir gün mutlaka kabul edilir diyorlar. Diyorlar ama boş laf. Art arda ölümler mola bile vermiyor. Duaları yanlış öğretiyorlar, diyen bir kadın çıktı. Yaktılar hemen. Kurban keselim, dedi bir gün bir tavşan avcısı. Ayini kestiler, bunu da yakarlar, bebelerin bataklığına atarlar külünü dedim, bataklığın sonundaki kurbağa yatağına. Yanıldım. Fikir hemen tuttu, yani o kadar bezmiş ki herkes hayatından, kurban olup kurtulmak tatlı geliyor. Kimse delirecek kadar akıllı değil tabii. Kurban edilerek öte dünyada tanrının mahremine girmenin onuru da her faninin içini gıdıklıyor olmalı. Yine de içinde bir kurt var herkesin. Yaşamak istiyorlar. Hayata sarılan bir hayvan, dedi şair. İnsanmış. Sus, dedim ona. İnsancıklara hayvan deme sakın, zaten herkes çok şaşkın. Şair takması dediklerimi. Elimde tuttuğum sakalını bıraksam ayinin ortasında ayağa kalkıp bangır bangır küfürlü şiirler okuyacak. Ölümüne susamış oluyor bu şairler. Çöpünün aklı eksik. Ağızlarını her açtıklarında tas tas su dayamak gerekiyor dudaklarına. Kurban fikri çok tutunca, tavşan avcısı hemen aziz mertebesine çıktı. Kura ile her gün bir erkek iki dişi seçelim, ilahiler söyleyerek merasimle keselim, dedi. Tamam, dedi herkes bağırarak. Kurbanların kanlarını hasırlara bulayalım, güneşe karşı asalım. Kurusunlar, dedi. Elbette kurusunlar, diye tekrarladı herkes. Kurban etlerini kemiklerden ayıralım, en yumuşak yerlerini sarımsaklayalım, mabetlerin sunaklarına koyalım da oradan yesinler yüce tanrılar, dilerlerse alıp makamlarına götürsünler, dediğinde ise herkes evet çok doğru diye haykırdı. Mahpusluk günlerinde virüslerine katık edip yesinler, diye bağırmak için yerimden fırladım; sağ olsun var olsun bizim şair eteğimden tutup çekti. Mahzenlere mahremlere düşmekten öylece kurtuldum. Kurbanların etlerini biz yiyelim, alt takımlarını ise dağın eteklerindeki koca kayaların üstüne yerleştirelim, bir güzel naneleyelim, diyenler en çok alkışlandı agorada. Nane deyince akan sular duruyor. Nanelenirse mutlaka ve çok yenir kurban eti, hele tütsülenir de yedi gün nane suyuna yatırılırsa mutlaka daha çok yenir. Ve yerlerse, tanrılar bu belayı başımızdan mutlaka def ederler, ölmekten kurtuluruz, diyor herkes. Şair buna da inanmıyor, ‘tanrılar rüşvet almaz’ diye şiir düzüyor ama bence yanlış. Zaten bu fikri tutanlar çok olmasına çok da, büyücülerden biri ‘ya et yenmezse nolcak’ diye sorunca ahali birbirine girdi. Bu yüzden cilalı yontma taşlarla, taştan hançeralevle, kama ve mızraklarla kanlı kavgalar oldu. Cesetleri kokmadan halletmek için birkaç kez ara verdiler. Derken, kura torbasını kim tutacak, kavgası çıktı. Meğer pek önemliymiş. Bayrak tutmak gibi bir şey. O göreve talip olanlar arasındaki gizli rekabet çok geçmeden kavgaya dönüştü. Neden bilmem, kura torbasını tutmayı bir ara ben de istedim. Bu yüzden bana şehla bakar oldu etraftakiler. Kura torbası tutmanın önemini bugün çok bilmiş bir çocuk söyledi bana.

Torba tutanların adı kurada hiç çıkmazmış; on bin yıldır gelenekmiş, hizmetkarlarını korurmuş tanrılar, buralarda da kuralcılık gibi kuracılık yani torba tutmak da kutsal görev. Büyücülerin kurbana duaya hiç aldırdığı yok, sihirle tılsımla kara ölüm meleğinin oyununu bozacaklarını söylüyorlar, hem de cinleri üzerine yemin billah ederek. Cinlerle perilerle yoldaşlık ederlermiş, öyle diyorlar. Yeri gelirse, şeytan bile sözlerinden çıkmazmış. İyi tamam da, en namlı en üstat geçinen büyücüyü cin çarptı geçenlerde. Tam da güneş batarken. Nacarın kapısının göçük olması durumu yani. Kelin ilacı olsa kendi başına sürmez zaten, demeyin sakın. Büyücü kadına hiç toz kondurmadılar tabii. Ne yapsınlar, suçu güneşe buldular. Batmakta çok acele etmiş, diye. Katil cin ise salgının ilk kurbanlarından olan büyük dedesinin mezarına gidiyormuş, cadıyı boş geçmemek için çarpmış. Usta bir büyücüymüş. Simyacılıkla da çokça haşır neşir olmuş, suyu kar beyazına çevirmekte üstüne yokmuş, karnı ağrıyan gözü seğiren, kuşu ötmeyen ona gidermiş. Bütün kabile dans edip ağıtlar söyledi gece boyunca. Güneş doğarken çalı çırpıda çıtır çıtır yaktılar kadının cesedini. Külünü yonca tohumuyla karıştırıp soyu geniş olsun diye havaya serptiler. Süpürgesini kızına verdiler cadının. Ruhaniler cadıya yaptığımız büyük törenden hoşlanmadılar. Zaten, sık sık takımlar kurup büyücülerle remilcilerin ve şairlerin peşine düşüyorlar; iş üstünde yakaladıklarını alıp götürüyorlar, temiz bir dayaktan sorma bağırta bağırta derilerini yüzdürüyorlar. Şairlerden birkaçı deriyi kurtarmak için önemli bir eylem yapmış, birbirlerinin dilini kesmişler. Haberi duyduk da inanamadık. Algı yaratıyorlar acındırmak için, dedik. Mağaranın duvarında o resmî görünce, hepimiz kani olduk. Birkaç köpeğin ağzında pabuç gibi şair dili çizmişler, köpekler dilleri kemirirken dalaşıp, gidişiyorlar. Ruhaniler görürse, dayakçılar çok uzun süre fazla mesai yapar diye üzülüyorum. Şairle birlikte, bizi şair sanmasınlar diye küçük dilimizi yutmaya karar verdik bir akşam. Yakında büyüğünü de yutacağız. Ruhaniler duaları kabul edilmeyip ölümler sürdükçe telaşa düşüp terör estiriyorlar. Ağzını duadan başka bir şey için açanın derisini yüzdürüyor, cesedini kendi elleriyle parçalayıp kuzgunlarla akbabalar için ortalığa bırakıyorlar. Gerçi kartallar onlara kaptırmıyor, ama konu o değil şimdi. Ruhanilere kalırsa, kendileri dışında herkesin çok günahı var. Ölümden kurtuluş için duadan başka yol arayan her kim varsa, onlar en büyük günahı işliyorlar, çünkü tanrıyı tanımıyorlar. Tanısalar yalvarırlar; sihirden, tılsımdan, yıldızdan, hele laf cambazlığından medet ummazlar. Haklarını yememek lazım, ruhaniler Allah için çok çabalıyorlar, ama işe yaramıyor. Ölümden cesetten geçilmiyor. Tam bir can pazarı. Çocuklar ağlıyor, kadınlar dövünüyor, kaçıp canını kurtacağını sanan tüyü bitmemiş delikanlılar var. Kavgalar ve ölümler bir arada. Bitmek bilmez bir curcuna. Söylentiler gırla gidiyor. Fuhuş ve politika da hiç ama hiç gaz kesmedi. Meslekler arası akım hızlandı, fahişelerden politikacı, politikacılardan sihirbaz olanlar çıktı. İktidarlarının keyfini ölmeden önce bir kez daha sürmek için gözü dönmüş olanları görünüşte adam yerine koyan yok ama, fırsatını bulanın eline geçeni kaçırdığı da yok; anlayacağınız bal tutan parmağını yalıyor, afedersiniz yani anında muradına eriyor.

Az önce de dedim. Başkalarının derdine dayanamamak gibi bir hastalığım var benim. Ölüp gitsem rahat edeceğim. Başka bir zamana uçup gitsem mesela. Bundan on bir milyon üç yüz otuz üç trilyar yıl öncesine. O kadar uzun bir seyahate de kalbim dayanmaz ki. Başımı alıp dağlara çıkasım var en azından; girişi örümcek bağlamış bir mağara bulup oraya ölene kadar öyle sığınasım var ki. Bir başıma, bir ekmek parçası, bir güğüm şarap orada yıllarca yeter bana. Dağa çıkmak için derlenip toparlanmaya başladığım sabah her şey birden değişti. İyi mi? Anlatayım. Cin çarpmasından ölen sağlığında her derde deva olmuş cadının ateş gözlü bir kızı var; inanmayacaksınız ama aklımdan her geçeni görüyor velet. Çoktan böyle. Okuyor, demiyorum; içimden geçeni apaçık görüyor. Nerden mi biliyorum? Onun gördükleri, aynı anda gözlerimin önünden geçiyor. Kızın okur yazarı yok, zaten buralarda yazı da yok, ama beynimi sular seller gibi okuyor hatun. Zebra derisinden heybeme takım taklavatı doldurmuştum, dağa yoluna çıkmaya hazırlanmıştım; elimde maşrabam, mağaranın ağzında hayatımın son bal şarabını içiyorum, birazdan her şeyi arkamda bırakacağımı düşünüyordum, daha doğrusu o sırada aptalca öyle sanıyordum. Cadının kızı nereden çıktı, görmedim. Elinde anasından miras, yoncadan süpürgesi bana doğru gelirken bir yandan kırıtıyor, bir yandan da İngilizin şemsiyesi ile yaptığı gibi bilekten kıvırarak sallıyor. Gözler her zaman ateşli zaten, o sabah azcık değişik. Yine alevli, ama bu kez epeyce de işveli, yani nasıl desem; ruhaniler duyup da şiir sanmasın ama, gül görmüş bülbül tavında işte. Niyeti kötü sandım. Namusuma düşkünüm ya rol icabı. Günahını almışım kızın. Babam kardaşımsın, oldu ilk sözü. Anan avradın olsun dedi sonra ve çok manidar güldü. Rahatladım tabii, ama yine rol icabı. Rahatlamasam haspa dakkasında görecek, başıma iş alacağım.
Halim yok. Bir de, virüs günlerinde yakın temastan uzak durmak ve mesafeyi korumak lazım.
Nereye gideceksen ben de geleyim senle, dedi pat diye.
Bişey dememe kalmadı, hemen gördü beynimden geçeni.
Her sabah ayaklarını yıkarım derede, sırtını güzelce ovarım, tamam anlaştık, dedi.
Baktım ona. Gözleri göz değil. Cadının kızı ya, tırstım biraz.
Sana sihir de yapmam, büyü de yapmam, walla billa, dedi.
Kaşımı kaldırdım. İnanmam tam saflık olurdu.
İki közüm kül olsun, yaparsam, dedi.
Anladı tabi hemen, hareketi bende düşünceye onda filme döndü. Çağdaş medya bok yemiş bu kızın gözlerinin yanında. Ağzını açmana lüzum yok. Hemen karşılık verdi.
Tamam, anamın sırlarını da öğretirim sana. O cadıydı, sen kadı olursun.
Kafam zaten bulamaç. Büsbütün karıştı. Kadılık da ne alaka?
Diyojene posta koymuş adamım ben, herife git yoluna be godoş demişim, buralarda höykürüp durma, bu salgın günlerinde kafamı bozma, demişliğim hatta poposunu şaplak indirmişliğim, suratına karşı parmak sallamışlığım var. Kadılıkla işim olmaz yahu benim.
Hem ben bizim şaire ne derim?
Şair öldü, dedi. Dil kemiren köpekler götürdü onu. Resmî görmüşler ayinciler. Hallettiler dün gece. Sana selamı var. O kadar ölümden en çok bu koydu bana, anında ter bastı her yanımı.
İnanmak istemedim.
Bana inan, dedi hatun, doğru söylüyorum. Şair öldü.
Ben hep cadı kalırım, bu doğru. Ama sen kadı olursun. Çok sürmez.
Gene kadı dedi yahu, diye düşündüm öfkeyle.
Kızma canım. İstemezsen olmazsın, ama kadılıktan rahipliğe çıkan geniş bir yol var, dedi bana başıyla tapınağı göstererek.
Arkamdaki iki kapılı üç bölmeli büyücek mağaraya baktım sonra ben. Nasıl da köhne göründü gözüme.
Laf dinle be adam. Kafan fazla ama gereksiz çalışıyor, diye ekledi. Yalvarır gibiydi. Rahip olmazsan, çok geçmez mevta olursun. Mevta olmasan bile mutlak dilini keserler ayinci abiler.
Hemen ayağa kalkıp elini tuttum hatunun. Tepeden tırnağa cıvıldadı bülbül. Doğru mağaraya.
…..
On sene sonra, tapınağa hakikaten rahip oldum.
Salgın cadının elinin tuttuğum sabahtan sonra da durmadı.
Ruhanileri de kurban ettik, kuracıları, torbacıları, kuralcıları, kuramcıları, şairleri de.
Zebaniler işsizlikten öldü. Kalanları cadı halletti.
Her yer çok tenhalaştı. Ayine gelen de yok şimdi.
Az eşya az insan.
Cadı şiire başladı bu arada. Ben bilmediğim dilde üç vakit dua etmesini öğrendim. Ne kadar
az bilirse, o kadar iyi konuşurmuş meğer insan her dili.
İki öküzle iki de çocuğa sahibim.
Bir de kapısı cilalı mermerlerle süslü tek gözlü ve tek tanrılı tapınağa.
Üstelik eski tapınağın mahzeninde üç şarap kuyusu keşfettim bu arada.
Öküzlerim mi? Adı dürüst siyasiye çıkmış eski bir hayduttan aldım onları, yoksa dürüst bir haydut yeni bir siyasi miydi? Şimdi anımsayamadım. Önemli değil, zaten herifin dolandırıcı olduğunu tapınağa gelince anladım, ikisi de dana demişti bana. Allah affetsin bir kere daha aldandım.
Çocuklar nerden diye sorarsanız, valla ben ne yaptığımı bilecek halde değilim. O konuda da hakikati ancak yüce cadımız bilir. Şarabıma bal taşıyan arıların hakkını yedin, diyor yufka yüreğim, ama boş verin.
Maskesiz var olmayı öğrenmek lazım artık.
Maskeliler ölmüyor mu sanki?

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir