Geçtiğimiz günlerde New York’a çocuklarımızı ve torunlarımızı ziyarete gittik. Öyküleri çok sevdiğimi bilen oğlum bir sabah hepimizi Manhattan’ın güney doğu yakasında 111 yıllık bir lokantaya götürdü. “Lokanta” diye yazdım ama aslında “Russ & Daughters” (Russ ve kızları) isimli yer bir lokanta sayılmazdı. Mütevazi, temiz bir büfe ya da aşevi gibi bir yerdi.
İçeri girerken oğlum;
– Baba garsonların kıyafetlerine bak burada hepsi eczacı gibi giyinir, demişti.
Gerçekten bütün garsonlar bembeyaz önlükler giyinmişlerdi ve arı gibi koşuşturuyorlardı.
“Russ & Daughters” tütsülenmiş somon, ringa, sardalya gibi pullu balıklar, krem peynirler, basit geleneksel doğu Avrupa çorbaları, ve “bagel”den (bir tür simit) oluşmuş basit -daha çok kahvaltılık- bir menüsü olan, New York’un gastronomik simgesel küçücük bir lokantasıydı ve orada masa bulabilmek için haftalar öncesinden yer ayırmak gerekiyordu.
Dükkanın öyküsüne gelince;
“Russ & Daughters”ın kurucusu Joel Russ 1905 yılında 20 yaşında iken Polonya’dan Amerika’ya göç etmiş. Önceleri geçinebilmek için balıkçılık, balık tütsücülüğü gibi işlerde çalışmış daha sonra sırtında bir küfeyle sokak sokak dolaşarak kendi yaptığı tütsülenmiş balıkları satmaya başlamış. 1914 yılında lokantanın bugünkü yerinde; “Russ’s” (Russ’ın yeri) isminde bir dükkan açmış. Bir süre sonra da 3 kızını işine ortak alınca lokantanın ismini “Russ & Daughters” (Russ ve kızları) olarak değiştirmiş.
Bu isim şimdilerde size garip gelmeyebilir ama 1920 lerde Amerika’da bile çok mecbur olmadıkça kadınlar çalışmazdı. Ancak çok ihtiyacı olanlar terzilik, hizmetçilik gibi işler yaparlardı. Bir kişinin kendi kızlarını iş hayatının içine sokması, hatta onlarla eşit ortak olması çok olağanüstü bir durumdu. Öyle ya; o yıllarda dükkanın ismi “Russ ve mahdumları” olsaydı kimseye ters gelmezdi, ama “…. ve kızları” ismi bugün bile dünyanın pek çok ülkesinde bir devrim niteliğindedir. Kim bilir Joel Russ bu girişimini etrafındakilere hatta resmi makamlara anlatabilmek için neler çekmişti?
Oysa kızları; Hattie, Anne ve Ida Russ kızkardeşler, hanım elleriyle lokantanın bugüne kadar 4 nesildir aksamadan ve değişmeden aktarılmış olan kültürünü yaratmış ve yerleştirmişler. Yüz senedir aynı tabaklarda,aynı miktarlarda çok dikkatle oluşturulmuş lezzet kombinleriyle, garsonların kıyafetleri, davranışlarıyla, basit ama pırıl pırıl dekoruyla dükkan, birçok yazar, şef ve sanatçıya ilham kaynağı olmuş, dünyanın her tarafından insana öyküsüyle ve atmosferiyle hoş anılar aktarmış. Russ kızkardeşler ayrıntıya düşkün kadın titizliği ve zerafetiyle önemli bir markayı yaratmışlar ve kim bilir kaç genç kıza örnek olmuşlardı ? Joel Russ da düşündüğü ve cesaretle yaptığı basit hamleyle kim bilir kaç ailenin ekonomisini değiştirmiştir ?
Lütfen bu yazdığıma kızmayın ama bazen de anlamsız / miadı dolmuş geleneklere karşı “Niye olmasın ki?” sorusunu sorabilecek cesarete sahip olan birileri gerekiyor.
Bu öyküyü lokantanın menüsünün kenarında okurken Tevrat’taki Tzelofhad’ın kızlarının pek de dikkat çekmeyen ama önemli öyküsünü hatırladım.
Tzelofhad Mısır’dan çıktıktan hemen sonra ölen Menasse kabilesinden bir adam. Hiç oğlu yokmuş ama 5 tane kızı varmış. Kızlar Tzelofhad öldüğünde ailede erkek kalmadığı için adamın mirasına çökmeğe kalkan akrabalarını Moşe’ye (Hz Musa’ya) şikayet ediyorlar. Akrabalar da geleneklere göre kadınların / kızların miras haklarının olmaması gerektiğini söyleyerek kendilerini savunuyorlar. Moşe Tanrı’ya danışıyor ve çok ilginç bir yanıt alıyor. Tanrı buyruk vermiyor ve yalnızca tavsiyede bulunup kararı Moşe’ye bırakıyor. Sanki neticede “öyle yağma yok körükörüne uyacak kurallar bekleyeceksin. Birinci görevin öğretiyi düşünüp geliştirmek “ demek istiyor. Moşe de muhtemelen öneriyi dinliyor düşünüyor ve “Niye olmasın ki?” diyor kendi kendine sonra da adetlere ters olsa bile doğruyu yaparak kızların haklarının kendilerine iade edilmesine karar veriyor. Ve bundan 5000 yıl önce bu konuda -dünyanın pek çok ülkesinde- değişmez / değiştirilemez yasalar yerleşiyor. Bunlar, annelerimizi korumuş ve giderek kızlarımızı koruyacak olan değişmez yasalar.
Tabi herşey de yasayla bitmiyor…
————–
İnsan benim yaşıma geldiğinde -hele de benim gibi öykülere düşkünse- dünyayı birikmiş bagajının içinden görmeyi öğrenmiş oluyor. İlgili ya da ilgisiz görünen pek çok şeyi birbiriyle bağdaştırabiliyor ya da karşılaştırabiliyor. Yaşlanmanın bir büyük ödülü de bu olmalı.
Buna karşın kuşkusuz yaşlanmanın pek çok sevimsiz yönü de var. En kötüsü de gelecek için uzun vadeli planlar yapamamak.
Örneğin bütün bu keşmekeşten -ve anlaşılan bir süre daha sürecek olan itiş kakış, ya da yenme / ezme / diz çöktürme öykülerinden- uzaklaşıp, yerleşik kural ve kurumları olan ve olumlu değişim öykülerinin daha çok öne çıktığı bir yerlerde yeni bir yaşam kurmayı göze alamam artık.
Neyse, hanımlar, anneler gününüz kutlu olsun….

