HARİTA

O sabah gün doğarken çıktım dışarı, köyün koruluğunda dere boyunca bir başıma uzun uzun yürüdüm. Döndüğümde, bizim nar ağacının altında oturup yükselen güneşe, çiçeklerimize baktım. Doğadaki dinginliği solumak için kuş seslerini, horoz ötüşlerini dinledim, birkaç kelebeğin uçuşunu izledim. İşe yaramayınca kümesten yumurtaları aldım. Mutfakta biraz oyalandım. Sonunda çareyi sessizce odama çıkıp baş ucumdaki şiir kitaplarına dalmakta buldum. Her şiir kupkuru geliyordu. Hiçbiri sarmadı. Yazmaya çalıştım, olmadı.

En iyi sığınak mutfak, dedim. Aşağıya indim. Çay suyunu koydum. Pencereden bahçeye bakıyordum ki yukarıdan seslendiğini duydum. Basamakları ikişer atlayarak çıktım yanına.

Günlerdir ilk kez, yatağından çıkmış masasının başına geçmişti, bilgisayarını da açmıştı.
-Günaydın, derken gülümsemiş olmalıydım. ‘Bir diriliş daha, öyle mi dostum’ dememe fırsat kalmadı, ekranı gösterdi.
-Harita, dedi keyifle.

Şöyle bir baktım, bir yazı ya da bir şiir taslağı değildi. O arada:
-Bugün erkencisin, dedim. Yürüyüşe birlikte çıksaydık bari.
-İmkanı yok, gelemezdim. Bu yazı fena tuttu beni. Zaten yataktan da bu kaldırdı beni.

Gözüm ekranda, onu dinliyordum.
-Üç gecedir, bununla uğraşıyorum. Hakkını vereyim diye dosyadaki yazılar arasında dolaşıp durmaktan başım döndü resmen. Ne diyeceksin, merak ediyorum.

Ekranda uzunca bir tablo, satırlar sütunlarda kutucuklar, içinde de sözcükler ve son dosyamızdaki yazıların, öykülerin adları. Başlıkta büyük harflerle HARİTA yazılı.

Baktım. Bir şeye benzetemedim. Ekrandan ona döndüğümde, ne diyeceğimi bilemedim. O arada fark ettim: Ne masasında, ne yatağının yanındaki sehpada bardak vardı, birkaç haftadır odanın demirbaşı olmuş şarap şişeleri de görünürde yoktu.

Galiba bir kez daha başarmıştı. Sarılıp kutlamak geldi içimden. Onun aklı da gözü de ekrandaydı.
-Sence nasıl olmuş?
-Değişik bir şey bu, iyice bakmam gerek, neyin haritası?
-Kitabın haritası elbette. Doğru, benim için de bir ilk oldu bu.
Haklıydı, haritanın böylesi görülmüş değildi.
-En başa koyalım bence bunu!
-Yeni kitabın başına, diyorsun. Öyle mi?
-Evet. Geçen gece uyku tutmayınca, düşündüm bunu. Böyle bir harita vermeliyiz okura.

Canım sıkıldı. Suyuna gitmek vardı, akışını kesmemek doğru olurdu. Yine de söylemeden edemedim.
-Harita olmasa doğru okuyamaz, sayfalar arasında kaybolur okur. Böyle mi diyorsun?
-Hayır canım, neden kaybolsun? Kendince okur tabi. Ama ona kılavuzluk eder bu harita. Kimi kitapların girişinde de içindekiler sayfası olur. Bunda neden olmasın ki..
-Doğru, dedim. Üniversite ders kitaplarında. Tezlerde, uzun raporlarda. Konu başlıkları bölüm başlıkları da olur. Ama bizim yazılarda? Hepsi bir öykü demeti sonuçta.
-İster öykü demeti, ister roman, ister başka bir şey. Bence her durumda iyi olur. Neden olmasın ki?
-Olsun olmasına da, niye olsun ki diye de bakmalı.
-Bence amaç sanatsa neden olmasın, diye bakmalı. Kalıpları yıkmalı.

Kendine gelmeye başlayınca devrimci ruhu hemen canlanmıştı demek ki. Günler sonra o sabah böylece başlamıştık çalışmaya. Pencerenin yanındaki sandalyeyi çektim, her zamanki yerine koydum, yanına oturdum. Ekrana baştan aşağıya, sağdan sola baktım. Sözcükler arasında bağ kurmaya çalıştım. Sessizce izliyordu beni. Ona dönmeden:
-İlginç bir fikir, dedim sonunda. Gerçekten farklı ve çok da ilginç.
-Beğenmene sevindim.

Beğendiğimden pek de emin değildim, değişikti, merak yaratıyordu,çkadar..
-Sanırım, kitabı nasıl okuması gerektiğini okura bir harita vererek baştan söyleyelim, diyorsun.
-Yine başlama iğnelemeye, derken sesi yükseldi.

Kızmıştı. Belli ki ondaki gerginlik henüz tam geçmiş değildi.
Akışını lütfen kesme adamın, dedi içimdeki melek. Haklıydı.
-İğnelemek aklımın ucundan bile geçmedi Ozanım, dedim. Sen fikrimi sordun, bense sesli düşünüyorum.
-Bana neden iğnelemenin daniskası gibi geliyor o zaman?
Henüz çukurdan tam çıkmış değilsin de ondan canım, diyemedim.
-Belki düşündüğüm içindir, diye takıldım.
Hemen anladı, o gülünce ben de güldüm. Günlerdir ilk kez biraztorgun, çokça kırgın gülüştük.
-Haksızlık etme, dedi önüne bakarak. Düşünmeni istemesem fikrini niye sorayım?
-Belki onaylamam içindir, olamaz mı?
‘Hiç kimsenin onayına ihtiyacım yok,’ diye köpürmek daha yakışırdı ona, bu kez ağız dolusu bir kahkaha ile karşılık verince, yeniden rahatladım.
-Sen de bilirsin ki düşünenleri her zaman sevdim ben, dedi.
‘Kendin gibi düşünenleri ise her zaman daha çok sevdin,’ demek geldi aklıma, haksızlık olurdu. Zagreb bir şey dememe fırsat vermedi.
-Senin düşünmeni de severim, hem de çok severim, dedi. Ama sık sık yanlış düşünür oldun son zamanlarda.

Damarına basmama şaka yollu karşılık verip üstüme geldiğine göre tiryakisi olduğumuz oyunu bir kez daha başlamıştı. Patenti elbette ona aitti. Zamanla ikimizin de ustalaştığı bir oyundu bu. Aslında oynaşmakta olan kedilerin o arada itiraz veya isyan eder gibi miyavlamasına, köpeklerin yerli yersiz hırlaşmasına benzetirdim.

‘Hep yanlış düşünür’ olmak tatsız geldi. Lafın altında kalacak değildim.
-Kimin yanlış düşündüğünü bilmek kimseye düşmez ki beyim, dedim.
-Olur mu öyle şey yahu, bu dediğin safsatanın önde gideni, derken gözleri kısıldı, kaşlar çatıldı.
-Böyle meydan okur gibi konuşmasan olmaz mı!

Bizim oyunbaz şair, şen şakrak adam gitti, yerine asık suratlı, disiplin amiri öğretmenim geldi gene. Bu kez söylemedim ona bunu. Söylesem, ‘sen öğretmen deyince de hep senin Urfalı genç geliyor benim aklıma,’ diye dokundururdu bana.

Kırıldığı yüzünden okunuyordu. O eşikten dönmeliydik. Yanından susmakta kararlı olarak kalktım, odasının köşesindeki bizim emektar koltuğa oturdum. O ekrana döndü, haritaya bakmaya başladı, ben içimde filizlenen huzurla gevşemiş ona bakıyordum.
Epey bir zaman sonra, iyi ki de kahvaltı geldi aklıma.
-Su kaynamıştır şimdiye, ben çayı demleyeyim, deyip çıktım.

Xxxxxx

Demliğin dibi yanmadan aşağı indiğime sevindim. Sebzeli omlet için mantar doğrarken keyifliydim. Her sohbet biraz da atışma olmak zorunda bizde, diye düşündüm. Gerçekten öyleydi. En çok da iki mesele, başımızın tatlı belası olarak kaldı. Aşktı biri, biri de yazmak.

Ona kalırsa aşk, romantik soslu nesnel bir ihtiyaçtan başka bir şey değildi, ruhsal duygusal bir yanı yoktu. “Seni sen olduğun için ve duygusal bir sebeple değil, gayet bencilce bir nedenle seviyorum: yani senin yanındayken ben daha çok kendim olabildiğim için seviyorum” deyip duruyordu. Anlaşmazlığımızı yazmaya karar verdiğimiz günden beri o konu kapandı. On yıldır o konuyu, konuklarımızla bile konuşmaz olduk.

İşin hoş tarafı, içinden doğru dürüst bir yol geçmeyen bu küçücük köyde, iki katlı ahşap evde kendi ayrı odalarımız olsa da on beş yıldır bir çeşit evdeşlik yaşıyorduk. Burun buruna ve elbette sık sık tartışarak. Ben hırlaşma derdim, o ‘sevişirken ısırmak desek daha iyi’ demişti bir gün. ‘Acıtıyor biraz, doğallığı, kekremsi bir hoşluğu da var, öyle değil mi ama.’ Doğru, öyleydi. Urfalının isotu biberi gibi. Acı bir lezzetti. Belki de dünyanın en şirin acısı.

Bunları düşünürken, tavadaki sebzelerin üstüne peynir yaydım, yumurtaları kırıyordum ki biber de serpmeli bu sabahki omletin üstüne, belki de biraz fazlaca serpmeli. Bu kez de o düşünsün öğretmenimi.

İçimdeki afacanın fettanlığına gülümsedim. Çayın altını kıstım, tabağının yanına bardak koydum.
-Masa neredeyse hazır canım, gel de şu senin haritayı konuşalım, diye seslendim ona.
Yukarıdan ses çıkmadı tabi. Bilgisayarın başından kalkması zaman alırdı. Beklerdim, beklemeyi hiç sorun etmeden, bir daha çağırırdım, sonra bir kez daha.
“Yazı bırakmıyor beni,” derdi epey bir zaman sonra.

O sabah çağrının üstünden birkaç dakika geçmeden:
-Şimdi gelemiyorum, diye karşılık verdi.
İyiye işaretti. Çukurdan çıkıyordu.
-Harita bırakmıyor seni, değil mi?
-Nasıl bildin?
Sorumdaki ince alayı aynı türden bir soruyla yanıtlarken olanı dile getirmenin yersizliğine dokundurmakla kalmıyor, hem de ‘dağıtmasana şimdi dikkatimi’ diyordu. Az kelimeyle çok anlaşmak buna denirdi!
-Sen başla istersen, ben birazdan gelirim, deyince yüksek sesle karşılık verdim.
-O seni bırakmıyorsa sen onu bırak canım, kalk da gel, çay da omlet de soğuyacak yoksa.
Bir zaman sonra sesi geldi.
-Ne o beni ne ben onu. Bırakamıyoruz.
Bu da dokundurmaydı sanki. Ya da bana öyle geldi. Kendi kendime güldüm.

Sadece yazılar değil, odaklandığı her ne olursa olsun kolayına çıkamazdı içinden. O sabah onu birkaç kez çağırmak, o arada alışkanlıkla beklemek yerine, başka bir şey denemek istedi canım. Yine içimdeki afacanın hinliğine uydum. Hızla çıktım basamakları. Odasına girdim. Ekrana abanmıştı adeta.
-Hemen kalk gel, yoksa yıl sonuna kadar senin Haritanın yüzüne bile bakmam.

Döndü, baktı, düşündü. Şeytana uyduğumu anladı tabi. Gözlerini kırparak anlayışla güldü.
-On dakika içinde ineceğim, söz, dedi.
Kararlılık duruşu takındım.
-Beş dakika içinde, masada ol, lütfen, dedim.
Dilini çıkardı bana, kuş gibi hafiflemiş olarak çıktım odasından.

Omlet pişmişti, tavayı ocaktan almadan en acısından bir avuç biber serpmek fikri yeniden düştü aklıma, insaf edip yarım avuç kadar koydum. Bardak vardı, su yoktu masada. Kara biberi de unutmuştum dalgınlıktan. Onları masaya koyarken bükmez de benim kirpiler ve sonra da bir anımız girdi araya. Ve aynı soru: Canları acımadan kucaklaşmanın yolunu nasıl bulurlardı? Masayı hazırlarken düşünceler, anılar geçip gidiyordu zihnimden. Zihin garipti. Erken bir bahar kelebeği gibi uçuşup duruyordu.

Hayat zaten garipti, evdeşliğe ve yazma derdine birlikte katlanmayı seçmiş iki yetişkin insanın birbiri ile tamamen uyumlu olmasını istemek.

“Belki olağan olan buydu, belki bana öyle geliyordu, ama temelden de hatalı galiba,” demiştim. Güneşli bir sabahtı yine. Yarım saat kadar koşmuştuk, eve yürürken bunu konuşmuştuk. “Kimse kimseyi baskı altında tutmuyorsa, uzlaşmaz fikirler hep var olmakla kalmazlar, mutlu mesut bir şekilde sürekli devinerek yaşarlar aralarında.”

Yani evdeşseniz her konuda uzlaşamazdınız, bu konuda ister istemez uzlaşırdınız. Öyleyse sürtüşmek hırlaşmak kaçınılmazdı. Sanki paylaştığımız güzelliğin tuzu biberi, yaşadıklarınızın güzelliklerin küçük bir bedeliydi. Bana kalsa, en çok da acı biberi. İsot. Ona kalsa, aşkın da, derin bir dostluğun da ‘olmazsa olmaz’ boyutu. Sanattı uzlaşmamakta doğallık bulmak.

O günkü yürüyüşün sonunda, bahçede nar ağacının altında kucaklaşarak kutlamıştık bu keşfimizi. Hem de nasıl bir coşkuyla. Sanırım en çok da o keşif sayesinde her gerginlik kopuş getirmez, her tartışma diken olup batmazdı bize. Kopuşlar çukura düşürürdü bizi, doğru. Nedeni ne olursa olsun, her düşüşte, o sabahki yürüyüşte keşfettiğimiz gerçeğin ipine sarılır, kopuşun er geç biteceğine güvenirdik. Öyle de olurdu. Tez zamanda çıkardık işin içinden.

Son altı ayda biraz farklı oldu. Art arda tartışmalarımızın çoğu içki yüzündendi. Tartışmalar çoğu kez kırıcı kavgalara, birkaçı kopuşa dönüştü. Sonuncusu bir ay kadar sürdü ve dayanılır gibi değildi. Neyse ki bu da Harita hayrına bitmiş gibiydi.

Xxx

……
Aşağıya ıslıkla tutturduğu oynak bir türkü havası ile indi.
Beş yumurtadan bol sebzeli omletimiz vardı. Üç tür peynir, zeytin, tereyağı, bal ve pekmez. Biraz dut ve nar ekşili sebze salatası. Her birine tek tek baktı. Gözleri parlıyordu.
-Kurt gibi açım, dedi otururken.

Yemeye koyuldu. İştahı geri gelmişti, konuya gireyim dedim, yerken konuşmak istemedi.
-Çıkar yukarıda konuşuruz, gerektikçe metne bakarız.
-Ne metni?
-Haritayı metinden saymıyor musun?
-Neden olmasın, dedim. Olur, sayarız.
……
Beraber topladık masayı. Keyif çayını bahçede içmeyi önerince, ‘şahane fikir’ dedim. O yukarı çıkarken ben keyif çayı için yeniden su koydum, kısık ateşte açtım altını.

Bir bardak su götürdüm, masaya koydum, ekranın karşısında yan yana oturduk. Konuşmadık bir süre, haritaya odaklanmıştık. On dakika kadar sonra, sorar gibi baktı.
-Belli ki okuyucuyu yönlendirmek istiyorsun, dedim. Harita bu fikirden çıkmış. Böyle giderse, okura bir ‘Okuma ve Anlama Kılavuzu’ hazırlayıp vereceksin.
-Haksızlık ediyorsun, dedi gülerek. Şu yönlendirmek meselesine aşırı takılmış gibisin.
-Takılmak mı diyorsun buna?
-Takıntı demedim. Fazla odaklandığın bir şey, öyle diyeyim. Biliyoruz ki her yazı bir şey söylemek için yazılır, okuyanı mutlaka az veya çok bir yerlere taşır, yazar okuyucuyu etkilemek istesin ya da istemesin. Sonuç budur.
-Anlıyorum bunu anlamasına ama..
-Harita da öyle, diyerek devam etti. Adına bakma sen, değişik bir metin. Sözcüklerden oluşuyor, cümle yok. Belki her metinden daha çok bu harita okuru biraz daha derin düşündürür. Bence bunun bir sakıncası yok, tersine çok yararı olur.
Su bardağına uzandığında:
-Bana ters geldi ama. Belki alışık olmadığımdan. Ben böyle bir metin hiç görmedim. Söylediklerin bana okul kitaplarını anımsattı.
-Ben de görmedim hiç. Nerden aklına geldi şimdi okul kitapları?
-Türkçe derslerinde okuma parçalarından sonra, anlama soruları olurdu. Metni doğru anlaşılmasına yardımcı olacak sorular. Okura ip uçları veya pusula vermek de böyle bir şey, değil mi? Harita düşünmeye zorlamak, hatta daha derin düşünmeye yönlendirmek..

O arada gözümün ekrandaki sözcükler takılıp kaldığını görünce elini omuzuma attı. Sonra da ayağa kalktı.
-Metnin içine girince göreceksin. Pek de sandığın gibi değil. Okuru ne sınırlıyor, ne zorluyor. Yazılara başka bir boyuttan da bakmasına imkan veriyor.. Böylece bence ona bir ufuk daha açıyor.
-Okura ufuk açmak, öyle mi? diye söylendim.

Kötü bir fikirdi bu. Okuru aşağılayan bir yanı vardı. Duydukça düşündükçe itici geliyordu bana. Gerildiğimi anlamış olamlıydı.
-En azından okurda yeni çağrışımlar yaratır, diye ekledi. Üstelik yazıları bir demet bütünlüğünde kavramasına da yarar.
Bana ters gelen tam da buydu.
-Okuru öğrencin gibi gördüğünün farkında mısın dostum? Onun nasıl okuması, nasıl düşünmesi gerektiğine karar vermişsin. Kitap, öyküler, ben, sen, her şey birer araç. Harita da öyle. Okura yeni ufuklar sunmak fikri de tuhaf geliyor bana. Sence okuru küçümsemek değil mi bu?
-Neden küçümsemek olsun, bence önemsemek, dedi.
Başka bir şey de demedi. O sabah içmemiş olduğundandı sanırım, daha sakindi, çok daha dikkatle dinliyordu, devam ettim:
-Neyin neye yarayacağını kafanda inceden inceye ölçüp tartman, her şeyi varmak istediğin sonuç için göre tasarlayıp ayarlaman. Yazıyı, bir terzi gibi kesip biçmen. Okurda yaratacağı etkiye uygun hale getirmek için, kuyumcunun müşterisinin beğenisine uyacak yüzük hazırlarken yaptığı gibi metni işleyip süslemen. Bunlar ters geliyor bana. Geldiği gibi yazmalı, derim ben hep. Doğaçlama. Bunlarla da kalmayıp…’

Evet.. Bunlarla da kalmayıp kendi görüşlerini okuyucuya aşılamak istediğini, böylece okurun hayata bakışını ve mümkünse hayatını değiştirmeyi umduğunu, bu tutumunun hem haksız hem sağlıksız olduğunu söyleyecektim ki ellerini kaldırıp uzun bir kahkaha attı.
-Süslemekle hiç işim olmaz, süslenmeyi de hiç bilmem, istemem. Bunu gayet iyi bilirsin de nasıl unutursun. Hem pireyi deve yapıyorsun, hem orantısız söz kullanıyorsun. Bu yaptığına çiviyi balyozla çakmak dense, yeridir!
-Balyozu pireyi deveyi bir yana bırakalım da, derken benzetmedeki abartıya gülmeden edemedim, o arada ekledim: Demek ki çakılacak bir çivi var, bunu kabul ediyorsun.
Gözlerinde hinliğin acımasız gülücükleri dolaştı. Gelip yanıma sandalyesine oturdu.
-Elinde çekiçle gezen, çakacak çiviyi daima bulur, diye karşılık verdi. Hatta elinde çekiçten başka bir şey yoksa, dünyayı çividen ibaret görür. Okuyucu beğensin diye bir şey yapmam ben, bilirsin, okur müşterim değil benim.
-Bak bu önemli bir kavşak. Ayrıldığımız yer burası. Sence neyindir okur senşn?
-Dostum, benim sadece dostum olur okur.

Kafam çekiç ve çiviye takılınca yanıt vermedim. Güzel olmasına güzeldi, ama abartı yüklüydü. Bir de benim gereksiz yere fazlaca eleştirisel baktığımı söylemiş oluyordu, inciticiydi ama kızacak değildim.

Ayaklarını ileriye uzatıp sırtını sandalyesine dayamasından, tartışmanın gidişinden hoşlandığı belliydi. Onu karmak istemesem de aklımdan geçeni söylemek zorundaydım.
-Az önce dediğimi tekrarlamak istiyorum canım, okuyucuyu yönlendirme gayretini galiba içime sindiremiyorum ben.
-Söylesene.. Neden rahatsız ediyor seni bu çaba?
-Pek de emin değilim. Belki de senin devrimcilik döneminden kalma bir tortu gibi görmemden. Bir bakıma çok doğal. Ayıplayamam. Değişim arzusunun karşı durulmaz bir ihtiras haline gelmesi değil midir zaten devrimcilik? Başka insanların hayatını kurtarma, onların hayatını da yaşama sevdası. Ne dersin? Devrimci dediğin, hayatın nesnesi değil, öznesi olmak zorunda. Mümkünse bütün hayatların öznesi. Saçmalıyor olabilir miyim?
-Abartının daniskası bu dediğin ama saçmalamıyorsun..

Onun patentli lafını şimdi ona söylemenin tam sırasıydı. ‘Abartı ise varsın abartı olsun.’ Demedim bunu, ancak duracak da değildim.
-Devrimci yazar da öyle değil midir? Okurunu kendi kafasındaki hayata göre biçimlemek, bilinçlendirmek ister. Tutkuludur buna. Tıpkı ortaçağın seçkinci düşünürleri gibi.. Yazarı, tanrı veya bilge, okuru kul veya köle gören seçkin beyler gibi..

Bu kez damarıma en hassas yerinden biraz da hoyratça bastığımı ‘hayda’ diyerek sözümü kesip ayağa kalktığında anladım.
-İnsafın kurusun senin, derken bir yandan da gülüyordu. Şimdi tutup benim bir seçkinlik budalası olduğumu söyle, senin balyoz harekatı tam olsun! Hadi söyle.. Söyle de, ince analizinin keyfini tam çıkar, hadi..
Gülüyordu, tatlı tatlı ve keyifle. Gevşemiştim.
-Yok canım, o kadar da uzun boylu değil, dedim. Seçkinlik neyine senin? Sıradan, hatta saf köylü bir devrimcisin; iflah olmaz cinsten, inatçı bir devrimci. Üstelik çok da tutarlısın.

Ne tutarlılık ne inatçılık övgü sınıfından sayılırdı bizim dilimizde. Atışmanın keyfine kaptırmıştı kendini, aldırmadı. Yüzünde hoş gülümseme sakin sakin , dinliyordu.
-Bu kertedeki bir inat ve onunla eş değer tutarlılık seni seçkinci yapar mı? Ona sen karar ver, istersen. Ama o kendini beğenmiş heriflerden biri olsan, bence büsbütün dayanılmaz olurdun.
Birden ciddileşti, yerinde doğrularak:
-Dayanılmaz mı? Katlanılmaz, diye sorgular gibi sordu. Dayanılmaz değil katlanılmaz olmalı sözcük burada.
Yeniden çatık kaşlı sınıf öğretmenim çıkmıştı karşıma.

Ona da aldırmadım. Tatlı halleri yeniden üstündeydi, Babacan desem değil, kadife bir eldiven gibi sıcak yumuşak. Bir anda demirleşen kadife bir eldiven. O anda ona ‘her zaman dayanılmazsın sen koca bebek,’ demek geldi. Sohbeti mecrasından çıkarmak olmazdı. Şu son yazı dosyası daha fazla sürünmese iyi olurdu. Yapılacak daha yığınla iş vardı. Son şiirlerinin üstünden geçecektik. Aşkın anlamı üzerine olan ateşli söyleşilerimizi yazıya dökecektik. Öykü pansiyon konuklarından kalan birkaç iyi öyküyü kısaltıp dosyaya eklemeyi düşünmüştük. Evdeşlik bir kez daha gözden geçirilecekti. Böyle bir sabahı bulmuşken, ne kadar ilerlesek o kadar iyi olurdu. Konuyu bağlamak istedim.
-Bana kalırsa, ne harita, ne pusula! Okuru rahat bırakalım biz, o bulur kendi yolunu, dediğimde yanımdan yine kalktı.

Birkaç kez sağdan sola soldan sağa salladı başını. Aşikardı. Fırtına geliyordu.
-Yani yazar okuyucusuna ulaşmaya çalışmasın diyorsun sen, öyle mi? Tamam, ahkam kesmesin, öğüt vermesin, kendi fikirlerini anlatıp durmasın, bilgiçlik taslamasın. Bütün bunlara eyvallah. Kurgulamasın, hele okurun hayal gücünü de uyarmaya kalkmasın dedin mi, orda biraz duralım derim. İbretlik hikayelere de mi yer vermesin? İstediği sözcükleri seçip dilediğince kullanmasın mı? En duru metinlere ulaşmaya da çalışmasın mı? Benzetmelerden de mi sakınsın?
-Öyle demiyorum elbette, ama.
-Öyle der gibisin. Belki benden iyi bilirsin: Yazdığın her sahne, her olay, her sözcük, her imge bir tercihtir. Yazarın tercihi. Yazar seçer malzemeyi. Sözcüksüz yazı, imgesiz şiir olur mu peki? O sözcükler, imgeler, bunların sıralamasındaki tercihler.. Sence bunlar etkilemez mi okuru? Hiç kuşkusuz etkiler. Hadi, okuru öncelemek neyse de, yazarı yok saymak ne oluyor kuzum?
-Yazarı yok sayalım der miyim canım ben, Tanrı yerine koymayalım diyorum. Daha doğrusu, o kendini Tanrı sanmasın. O zaman gerçek yazar olur, diyorum.
-Mesele buysa, durum aşikar: Ne terzi, ne kuyumcu, ne de tanrı. Bir yazı işçisiyim ben. İşine göz nuru döken, özen gösteren bir emekçi. Sen de öylesin. Şimdi işin özüne gelelim: Seni anlamıyor değilim, dediklerini yabana atıyor değilim; okurun metni kendince anladığı gerçeğini gözardı ettiğimi sanma, gözardı etmem, edemem, edemeyiz. Ama doğru bir fikri en uç noktalara taşıyıp böyle inatlaştığında, sana ulaşmakta çok zorlanıyorum ben çocuk.

Çocuk lafına gözlerim kaşlarım tepki verdi, ben aldırmadım.
-Tamam, abartmış olabilirim. Ama lütfen bunu da sen abartma.
“Abartma ise abartma,” diyecek sandım, iyi ki demedi.
-Yeminle, çok çabalıyorum. Demesi kolay, yapması zor işlerden. Ama abartan sen olunca, kafam fena karışıyor. Çünkü her dediğin, önemli benim için.

Durdu, dudaklarını ıslattı, sonra büktü. O sırada aklından geçenleri merak ediyordum. Söyledi.
-Ama kimi zaman pek anlam veremiyorum dediklerine. Sorun bu.
-Yapma canım. Nasıl anlam veremiyorsun?
-Bak, şimdi de aynen öyle oluyor işte. Harita gereksiz diyorsun, neden diyorum. Çünkü oradaki sözcükler okuru yönlendirecek, diyorsun. Peki, neresi kötü bunun? Çünkü böylece okura tepeden bakmış oluyorsun. Yahu, hem yazıp hem okuru etkilememek mümkün mü? Suya girecek, ama ıslanmayacaksın.
-Ama o sözcüklerle okuru zorluyorsun, bunu bulmaca hazırlar gibi inceden inceye kurgulayarak yapınca..
-Yahu, kurgu işin özünde var. Hayatın içinde var. Her yerde. Harita alışılmadık bir kurgu. Pek denenmiş değil. Biz deneyelim. Neden olmasın? Sahi, okurdan azıcık zahmet, birazcık feraset beklemek neden yanlış ki? Böylesi bir çaba, okuru neden rahatsız etsin? Ediyorsa okumasın. Bu arada, kurgulamak derken, tuzak kurmaktan söz eder gibisin, farkında mısın?
-Değilim, dedim. Ama benzerlik yok değil.
Benden yana muzipçe baktı, bir an için durdu, sonra tam gaz devam etti.
-Farkında mısın? Az kalsın, ‘ne dile, ne söze gerek var’ diyeceksin. Hatta biraz daha abartsan ‘yazmak gereksiz iş’ diyeceksin. ‘Birkaç yüz sayfayı bomboş bırakalım, şiir, öykü veya roman diye verelim okurun eline, en iyi eser öyle olur’ diyeceksin. Mesele okuyucuyu öncelemek, okuyucuya saygı duymaksa, yazarın ne haddine kurgularla, cümlelerle ona ulaşmaya kalkışmak… Cümleler yönlendiriyor okuru, bile dersin sen. Doğrudur bu, doğrudur ama..

Arada bir olurdu, yine anlatman8n coşkusuna kaplıp kendinden geçmişti sanki. Ellerini kaldırıp indirerek, arada bir saçlarını arkaya atarak sadece dille değil adeta bütün bedeniyle konuşuyordu. Huysuzluğunda dayanılmaz bir şirinlik bulduğum eski günlerimiz geldi aklıma. O hızını alamamıştı.
-Verelim boş sayfaları her şeye kadir okurun eline. Beyaz kağıda bakarak hayal etsin, zihninde o doldursun bomboş sayfaları. Kurgusunu da oluştursun. Böylece okurmuş gibi yapsın. Hiç zorlanmasın.
-Öyle değil elbette, diyecek oldum, duymadı bile.
-Ses değil kulaktır şarkıyı şarkı yapan, diye tutturmuştun bir ara. Öyle abarttın ki dinleyiciyi, bestecinin emeğini nerdeyse yok sayma noktasına vardın.
-Ama şimdi gerçekten abartıyorsun. Öyle demedim. Besteci olmadan müzik olur mu hiç, ben deli miyim? O tartışma sırasında da, birkaç kez yüksek sesle söyledim bunu.
-Dürüstçe, böyle söylediğini hatırlamıyorum, kulak da kulak diye tutturman derin iz bırakmış bende. Ses olmasa ne iş görür ki kulak? Kulak kendi müziğini yaratır, diyemezsin herhalde. Demem o ki.. Söz olmasa yazı olur mu?
-Bunlardan birini önemserken ötekini yok saymam ki, ancak diyebildim o arada.
-Ben de aynen öyle, diyerek aynı hararetle devam etti. Yazar olmasa da yazı olur, ses olmasa da müzik olur dersen.. O zaman da en özgür en huzurlu en üretken okur, baştan sona bomboş sayfalardan oluşan sözümona kitabın okuru olur artık.
-Yapma allah aşkına, dedim, hakça değil bu. Demediklerini demişim gibi eleştiriyorsun.
Devem etti.
-Öyle bir kitabın adı çok havalı olurdu doğrusu: Beyaz Kağıda Boş Öyküler! Oh ne güzel! En iyi yazarlar, kağıt fabrikasının fikirden, bırak fikri, alfabeden bile nasipsiz gariban işçilerden çıkardı o zaman!
-Yapma canım, diyebildim ancak.
Bir an bile durmadı.
-Tıpkı her bakana istediğini görmesine imkan veren boş tuvallerde müthiş resimler gibi. Boş sayfaların okurunu sınırlayacak hiçbir şey olmaz o kitapta..

Resmen dalga geçiyordu. Susmaktan başka çare yoktu. Onu o haliyle gören delirmiş sanırdı, neyse ki konuşmayı sürdürse de sesi düştü biraz.
-Boş sayfalar, başıboş öyküler. İyi hoş, peki yazarın özgürlüğü nerede? Kağıt fabrikasının işçileri kendilerini diledikleri gibi hayalen ifade ederler, buna hakları da var, kabul. Tamam da, yazarın kendini anlatma hakkı yok mu? Kulağın hakkını teslim ettik, sesin hakkı ne olacak?

Bu nasıl bir abartmaydı tanrım!
Hem de kinayeli alaylı saptırmalı cinsten. Bir fikri, en yanlış yere taşımak, orada en fahiş noktasında düşünmek. Üstelik, bir yandan heyecan fırtınasına tutulmuş gibi, kimi zaman da tatlı gülüşler eşliğinde kendi beyniyle sevişir, karşısındaki ile sevişir gibi. Sert sevişmek, diyordum buna zaman zaman. Çimdikleyerek, ısırarak, dövüşür gibi. Arada bir küfrederek, küfretmekten beter şeyler söyleyerek. Başkası yapsa, çok sevimsiz, hatta iğrenç görünürdü. Ama ona yakışırdı.

Biçimi bırak, içine bak sözlerinin, dedim kendime.
Söylediklerinde haklılık payı yok muydu peki? Hakçası, abartmayı ikimiz de severdik. Ne var ki o abartmayı da fazlası ile abartırdı. Düşünmek önemliydi, tartışmak ciddi işti. ‘Yaşamak şakaya gelmez, öyleyse düşünmek de”derdi. Sahanda yumurtanın kıvamı, sebzeli omlete doğranacak soğanın yumurtaya katılma zamanı bile çok ciddi işti zaten. Düşünülmeye değer her şey kıyasıya tartışmaya da değerdi. Bir dünya savaşının ortasında, savaşa neden karşı olduğunu anlatan gözü pek bir inanç adamı gibi her tartışmayı iliklerine kadar yaşardı. Fikrini söylemesi yetmez, dayanaklarını anlatmakla kalmaz, ruhunun ve bedeninin tüm hücreleriyle savunurdu fikrini.

O sabah da öyle yapmıştı.
‘Beyaz Kağıda Boş Öyküler’ diye abartırken, ses ve kulak birliğini destek yaptı. Yetmedi. Ressamlardan heykel ustalarından örnekler verdi. Ve aynı çizgide devam etti: Okurunu etkilemek yazar için doğaldı, kutsal bir haktı. Her sanat dalında geçerli bu hakka sahip çıkmayı bir kusur ya da kabahat saymak yanlıştı; o çabayı kibirmiş gibi damgalamak ise dürüstçe değildi. Yazarın Tanrı gibi kendini görünmez kılıp etkisini artırmaya kalkışması kafasını kitap satmaya takmış tüccar-yazarların hastalığıydı elbette. Gerçek sanatçı, ne pazarın ne piyasanın ne paranın tuzağına düşerdi.

Sözlerinin arasına, yakası açılmadık benzetmeler, küfürden beter söylemler serpiştirirdi, o sabah yapmadı. Atışma kısmına arada bir geçtiysek de, tatlı bir oynaşma-dalaşma silsilesi yaşadık. Son aşamada, her doludizgin sevişme sonrasında olduğu gibi sesi düştükçe solukları yavaşladı. Önüne bakarak fısıldar gibi konuşuyor ve tatlı tatlı gülümsüyordu. Zevkle izliyordum hoşnut halini. Az sonra gözlerini kapatıp, ellerini başının altına alacak, her sevişme sonrasındaki gibi tavana bakarak birkaç dakika düşünecek, ardından bebek uykusuna dalacak gibiydi. Birkaç dakikalığına doymuş bebeklerin hoşnutluğu ile yumardı gözlerini. Ondan sonraki hali, dünyanın bütün güzelliklerinden bence daha güzel olurdu.

O sabah da doygunluğunu izlerken kendimi, dünyayı ve zamanı unuttuğumu, demliğin tıkırtısını işittiğimde anladım. O ses ve karşımda bir bebek saflığında uyuyan koca adam, Müthişti. Yüz yıl sürse duymaya, seyretmeye doyulmazdı.

Az sonra gözlerini açması ile yerinden kalkması bir oldu. Gevşemişti. Odada birkaç adım attı, pencereden dışarıya baktı. Sonra masasına oturdu, başını koltuğa yasladı, yeniden gözlerini kapadı. Ben divana oturup ayaklarımı uzattım, demliğin tıkırtısının takırdamaya dönmesini ‘dibi yanacak’ kaygısına hiç düşmeden ‘varsın yansın dünya’ diyerek bencil bir vurdumduymazlıkla dinledim.

Sonra da konuştuklarımızı düşündüm.
Elbette, beyaz kağıda boş öyküler dediğim dediğim yoktu. Ses yoksa kulak, kulak yoksa ses tabii ki işlevsiz olurdu. Yazı yoksa yazar işlevsizdi, okur da var olmazdı. Uç noktalarda dolaşıp perendeler atarak dalaşmak heyecan verici olabilirdi. Belki bir sanat türü de sayılabilirdi. Lakin, hayatın duru gerçeğini değiştiremezdi. Okuru yönetmek yönlendirmek yanlıştı. Kafamızdaki okur için yazı tasarlamak reklam yazarının işiydi, bana dürüstçe gelmiyordu. Adı yazara çıkmış pazarcı, paracı takımının yaptığı buydu. Nobel için göbek atanlar da vardı aralarında. Nobel almamış diye karalar bağlayanlar da. O çizgiden ne denli uzak dursak, o kadar samimi olurduk. Her okur, yazıyı elbette kendince okuyacaktı, kendine göre anlayacaktı. Bu gerçekti. Ama okuru kendi inancına yönlendirecek şekilde yazmak, piyasaya yaranarak hayran veya para devşirmek de aynı kapıya çıkmaz mıydı?

Bence yazıda tür ve biçim gereksinimi de duymamalı, en azından onu abartmamalıydık. Bize düşen dünyamızı olduğu gibi açığa vurmaktı, başka bir yan amaç gütmeden yazmalıydık. Yazma uğraşının olacaksa tek derdi bu olmalıydı. Tersi, yazma sanatını, işi okurun seveceği ürünler yaratmak olan bir tür kuyum işçiliğime yani sıradan bir zenaata dönüştürmek olurdu.
İkimiz de aynı mekanda birbirimize ve ekrana bakarak sessizce otururken düşünüyor olmalıydık. Aslında aşağı yukarı aynı çizgideydik. Çizgimiz aynı, durduğumuz uçlar farklıydı. Vurgulamalar aşırı olunca farkımız olduğundan daha derin görünüyordu. Sineği tankla ezmek diye bir şey varsa, o sıkça bunu yapıyordu. Onca yıldan sonra, ben de onun tarzına uyar olmuştum galiba.

Karşısında oturmuş onu seyrederek düşünürken bile, az önce sözünü ettiği balyoz ve çivi benzetmesine, tankın ezdiği sinek örneği ile karşılık vermek geçiyordu içimden. ‘Gereksiz,’ dedim sonra. Güzel başlamış günün berbat olması çok daha önemliydi. Debbağın sevdiği postu yerden yere çalmasına benziyordu onun tarzı. Onu taklit etmek ise saçmalıktı. Kaçınmak uyg7n olurdu.

Bir anda yeniden demlik geldi aklıma. Telaşla kalktım yerimden. Bu emsalsiz tartışma keyfinin ortasında durup dururken çay demliğinin dibi için tasalanmak garipti. Ev kadınlığı geni, diye bir laf geçti içimden. Sonra bana döndü, ılık ılık bakıyordu. Biliyordum. Ya tatlı bir muziplik, ya bir hinlik gelecekti ardından. Konuşmadan önce göz kırptı, sakalını sıvazladı.
-Okuyucuyu etkileyip yönlendirmek günahsa eğer, diye başladı.
-Dur önce çaya bakayım, dedim. Demlik yanacak yoksa. Belki de yanmıştır zaten.
Demliğin dibi olsun yanan, diye geçirdim içinden temizlenir nasılsa. Ocağı kapayıp yanına çıktığımda masanın başına geçmişti. Yanına oturdum.
-Okuyucuyu yönlendirmek o kadar günahsa ayıpsa, diyordum.. Senin tek dizelik şiirlerine ne demeli? Onlar etkilemez mi okuyucuyu?’
Tartışmanın son aşamasına girmiştik, demek. Kendi fikrini örneklerle benzetmelerle açıklayıp bin dereden su getirerek destekledikten sonra, ustaca bağlantılar kurup art arda sorular sormaya başlardı. Birkaç konuğumuzu, hele Japonları, çok rahatsız etmişti. Yüzlerinin nasıl karıştığını hep hatırlarım.

Bense tarzına alışıktım; ne şaşırtır, ne de pek üzer olmuştu beni. O sabah da aldırmadım, iyileşiyor koca adamım diye sevindim. Yıllardır bıkmadan usanmadan oyup durduğu dibini ikimizin bilemediği, bir ay kadar önce bir kez daha ‘sığındığı’ boşluktan, o düşmek yerine kuyuya sığınmak derdi, sonunda çıkıyordu.
-Erkilemek meselesinde aynı fikirdeyiz. Abartmalara sapmadan konuşursak, dedim, iyi şiir pusula değildir. Kimi zaman bir düşünce kırıntısı, bazen ince bir imge demetidir, her zaman bir esinti, bir ışık parçası. Kımıldamaya teşne yaprağa şöyle hafiften dokunur, o kadar. Okurunu ne kadar özgür bırakırsa, o kadar iyidir şiir; zihne ulaşmıyor, yüreğe dokunmuyorsa, hayal dünyasını sarsmıyorsa, kuru sözdür zaten, şiir değil.
Tepkisini beklerken aklıma geldi.
-İstersen o dizeleri koymayalım. Okuru fazla yönlendiriyor, diyorsan.
-Meramımı iyi anlatamaz oldum sanırım ben, diye serzenerek karşılık verdi. O dizelerle bu harita arasında yakın akrabalık var. En azından bana çok berrak görünüyor bu. Harita nasıl yönlendiriyorsa, o dizeler de öyle. Onlar nasıl boyut ekliyorsa yazılara, harita da aynen öyle …
Aklına bir şey gelmiş gibi susup ekrana döndü.
Yüklü bakışları gibi, dolu susuşları vardı. Evdeşliğin insanı arada bir bezdiren dalgaları ile kuyulara değil içimdeki diplere düştüğüm zamanlarda bile o susuşlara hep hayran kaldım. Belki herkes için öyledir, bu adam sustuğunda yüreğini daha iyi duyuyor. ‘Yürek baklavalık yufka, fikirler katı, kafa taş gibi sert’ diye ona takıldığım çok olmuştu.
Ekrandan döndü. Gözleri parlıyordu. Bir şey diyecekken vaz geçip bir sözcük yazdı, yazdığını sildi, yerine başka bir sözcük koydu; bir sözcüğü başka bir satıra taşıdı. Tek dizelik şiirlere baktı, birkaçını bir kez daha sesli okudu, haritayı yeniden aldı ekrana. Gözlerini kapatıp başını geriye doğru attı. Sessizlik hükmünü icra etsin, yüreği ona daha çok ulaşsın diye sustum. O anda, konuştuklarımızla ilgili her şeyi bir arada düşündüğünden emindim.
-Abarttığım, daha doğrusu ikimizin de çok abarttığı doğru, ne var ki işin özünde haklıyım, diye mırıldandı gözlerini açmadan.
Aynı dinginlikle devam etti.
-Tek dizelik şiirler bence mutlaka kalmalı, hepsi güzel. Her birinin kendi başına güçlü bir duruşu var, her yazının girişinde birer öndeyiş gibi güzel. Onları bu sabah daha çok sevdim. Bence yazılarla senin dizeler birbirini bütünlüyor. Yazılar onları, onlar yazıları destekliyor. Birbirlerini bütünlemeleri bence metnin lezzetini arttırıyor.
Dönüşü muhteşemdi.
-Bence ölçü tam olarak budur, demeden edemedim. Hoş geliyorsa, tamamdır. Ötesi önemli değil.
-Gerçekten de ötesi önemsiz, diye onayladı.
Sonra ancak eklemeden edemedi:
-Yeter ki anlamı pekiştirsin. Bence harita da aynen öyle. Yazıları boyutlandırırken anlamı zenginleştiriyor.
Yine başladığımız noktaya dönmüştük böylece. Dilim dişlerimin arasındaydı, tam da bunu söyler gibi ona baktığımı görünce, anladı hemen, bir anda kahkahası çınlattı odayı. İtirazımı söylesem, ‘lezzet anlamdadır zaten,’ diyecekti. Gözlerinde okudum bunu.
Doğruydu aslında. Lezzet onun bu boyutunu da anlamaktaydı zaten.
O birbirini iyice tanımanın ürkekliği ile huzurunun sarmaş dolaş olduğu yerde sözün, dilin gerekmediği anlardan birini yaşıyorduk. İkimiz de farkındaydık, gülmeye başladık. Kucaklaştık. Uzun bir suskunluğun ardından:
-Sen aldırma bana, dedi. İğreti gelirse sana, değiştirirsin haritayı.
Yine ekrana kaydı gözü. Bu halimizi, yani ikimizin birlikte çalışmasını, bu sırada o ekrana birlikte bakmamızı nicedir özlemiştim. Çalışırken, düşünürken, yüreğini paylaşırken, hele kucaklaşırken doyamazdım. Yaşarken de, yazarken de kabına sığmayan bu koca adam, bazen bendini darma duman etmiş nehrin deli dalgaları gibi, çoğu zaman da bir serçe kadar tedirgindi. Sevişirken kavga ederdi sanki, bizden söz ederken sevda sözleri söyler gibiydi.
Tartışmalarımızın kavgaya kasırgaya dönüştüğü, kopuşların buz ülkesinde donduğumuz zamanlarda onun sımsıcak, sevecen, dost bakışlarına sığındım hep. Ona hep inandım. Belki aşk konusunda da haklıydı, her şeyden önce bir ihtiyaç meselesinden ziyade mahrem bir iman ve inanç alanı olmak zorundaydı aşk.
Onu kaybettikten sonra hep söyledim: Beyniyle, bedeniyle, öfkesi ve sevgisiyle özgün bir insandı, başka bir adamdı; yüzünde sıklıkla bebek bakışları dolaşan kocaman ve koca bir adam. Onu aynı anda hem dayanılmaz hem katlanılmaz yapan da, bana ‘onsuz olmaz’ dedirten de herhalde bir ara ‘ahenkli çelişkiler’ dediğim o sevilesi haldi. Tek dizelik şiirler için bilgece bir tonla ‘güzel olmuş,’ dediğinde, gözlerinde o sevecen bakışları o sabah bir kez daha görmüştüm.
‘Keşke bu kadar hırpalamamış olsaydı hayat onu’ diye düşünerek arkasından sarıldım.
-N’oldu gene?
Gözlerim her dolduğunda, böyle sorardı. ‘N’oldu gene?’
Biraz kaygı, biraz da tatlı azar vardı sesinde.
-Bu eve geldiğimde diyorum, yani ilk günlerimizde..
-N’olmuş ilk günlere?
-Keşke bana da böyle bir harita verseydin. Her şey daha mı güzel olurdu?
Durdu düşündü. Başını omzuma koydu.
-Çelişkinin böylesine gerçekten zor rastlanır, canım. Bir yandan ‘ne harita, ne pusula, ne ipucu gerekir; okuyucuyu yönlendirme,’ diyorsun. Sonra da harita istiyorsun çocuk; üstelik ‘keşiften önce harita.’ Ben nasıl verebilirdim yaşayacaklarımızın haritasını? Kim verebilir? Ancak yaşanırsa ve yaşandıkça..
Köpürecek gibiydi, farkedip sustu, pencereye yürüdü, dışarıya baktı. Onu izliyordum. Dönüp bana doğru geldi, kollarını geniş açıp sımsıkı sarıldı bana. Fısıldadı.
-İşin en keyifli yanı ne, biliyor musun canım?
Soluğunu duyuyordum. Göğsümde o iyi bildiğim şirin çarpıntı.
-‘Haritalarımı soracaksan çıkma benimle açık denizlere’ diye yazmış olan da sensin. En keyifli olan da bu işte, dedi. Ahenkli çelişkiler..
-Evet, ahenkli çelişkiler, diye tekrarladım.
Harikaydı. Bir güzel güldüm kollarının arasında.
-O dize benim miydi? Emin misin? Belki onu ilk diyen de sendin, ne dersin?
Takılıyordum, anlamadı. Bakışları değişti. Şaşırmıştı.
-Haklısın, diye toparladı. Kendi dizelerinde duygularımı dillendirmiş olacağın nedense hiç gelmedi aklıma.
Benim aklıma çok sık gelmişti oysa. Ruhunu beynini cömertçe besleyen evdeşinin yoldaşının suyu çekilen nehirler gibi her gün biraz daha kuruyup gitmesine, öyle yapmasa nasıl dayanırdı ki insan? Kendine ve hayata onun gözleriyle de bakmaktan başka yolu mu vardı dayanmanın? İman ve inanç buydu işte. Açmadım bu meseleleri.
-Neyse.. Sen de haklısın, dedim. Kendim için harita istemek, dört dörtlük bir çelişki, bunu geçelim.
-Tamam, geçelim diyerek sandalyesine oturduğunda:
-O noktada haklı da olsan… Kitabın başında okura harita vermek hala ters geliyor. Neden önceden söyleyelim yol boyunca nelere rastlayacağını okura? Aradığı bir şey, ulaşacağı bir menzil varmış gibi, niye haritayla donatalım onu? Bu da senin çelişkin, değil mi?
-Tamam da.. Hiç çelişkisiz olur mu insan, diyerek sol elini havaya kaldırdı, başını önüne eğdi. Divana çöküp ben de sağ elimi kaldırdım. hemen. Birlikte çelişki duruşuna geçtik. Konuklarımıza onlarca kez söylediğimiz bir gerçeği, bir kez daha ve bu kez eylemle anmamız demekti: Tutarlı olmak ve öyle kalmak çabası da tutarsızlıktı. Tutarsızlığın daniskası hem de. Eşekliğin önde gideni. Ölümün kaçınılmaz, değişimin sürekli, algılarımızın kusurlu olduğu bir dünyada, nasıl çelişkisiz olurdu ki insan!’
Bir dakika kadar sonra ellerimizi indirdik.
-Bak, diye başladı bu kez. Senin tercihin de donanımlı okurdan yanadır, tıpkı meraklı, birikimli konuklardan yana olduğu gibi. Değil mi?
-Doğru ama.. Okurun yazar seçmek imkanı ve hakkı vardır; yazara gelince..
-Yazar da seçer okurunu, diye girdi araya. En azından yazar da kendi ideal okuru için yazmaya çalışır. Bir kez daha bakarsan göreceksin: Bu harita, birikimli okura çok keyif verecektir. Her şeyin nerede olduğunu gösteren bir şey değil bu. Belki neyi nerede arayacağını anlatmaya çalışan bir metin. Kendi başına bir hikaye, öykü demetini kapsayan kavrayan özlü olduğu kadar zorlu bir hikaye. Yazıların hayal dünyasında, kavramların arasında gezinen birine..
Damarına basmak için kestim sözünü.
-Yorma kendini. Dediklerini anlıyorum. Coğrafya haritası değil olmadığı aşikar. Ama ilk bakışta, metinden, öyküden ziyade bulmacaya benziyor.
Kinayeye takılmadı. Ciddiye aldı dediklerimi.
-Belki öyledir. Okur, daha başlarken ona odaklanmak istemezse atlar haritayı. İsterse yazıları okudukça döner bakar. Harita bir metin, kitaptaki en hamile metin. Ben böyle görüyorum.
Kalkıp bilgisayarın başına geçtim. Birkaç yazım yanlışı çarptı gözüme, düzelttim. Sözcüklere sağdan sola, yukarıdan aşağıya baktım, bir de çaprazlama gözden geçirdim. Çağrışımlarını düşündüm sözcüklerin. ilk kez o sırada aklıma geldi.
-Sözcüklerin cümlelerden daha özgür olduğunu henüz kimse söylemiş değilse, bunu ilk söyleyen ben olayım, dedim.
Çok hoşuna gitti bu.
-Özgür ve hamile, diye katıldı bana. Böylece ilk bana söylemiş oldun canım.
Gülüştük. Ekrana baktıkça, bağlantıları daha çok fark ettim. Zengin çağrışımlar, çağrışımların ardından yaşadığımız olaylar. Herkes benşm gibi okuyamazdı belki, bu gerçekten hamile bir öyküydü. Dokuz bebeğe hamile,diye düşündüm birden hafifçe güldüm. Kıkırdama gibi.
-Doğru söylüyorsun, düşündükçe sınırlamıyor. Harita deyince itici geldi ilkin.
-İyi o zaman. Son söz senin. İçine nasıl sinerse öyle yap. İster harita de, ister öykü, istersen başka bir şey. İster başa koy, ister sona. Hiç koymak istemezsen, atsan da olur.
O kadar direnmeden, savunmadan sonra koşulsuz teslimiyet! Kucaklayıcı bir kabul. Benim hep yapmaya çalıştığım şey de buydu. Aşka iman ve inanç alanı derken ikimizin de gördüğü şey. Şimdi, aynı sınırsız alanı sunuyordu. Cömertçe, karşılıksız olarak. Dev gibi adamın gözlerinde uçarının yaramazı, ele avuca sığmaz çocuk bakışı. Sımsıcak bakıyordu. O anda sımsıkı sarılma arzusu ele geçirdi benliğimi. Cezbeye kapılmak derdi o. Cereyana kapılır gibi. Her şeyi derinliğiyle ve karmaşıklığı ile tek bir bakışla birbirimize söylediğimiz ve her şeyi kayıtsız koşulsuz anlayıp kabullendiğimiz sihirli iletişim anları.

O sabah, anlardan birini daha paylaşmaya gelmişti sıra.
Etrafında cinlerin şeytanların ve dizi dizi korkuların cirit attığı her ilişkiyi büyülü yapan sanırım buydu: En olmadık zamanda, sihirli anlar yaratmak ve paylaşmak, dokunmaya sarılmaya bile gerek kalmadan ruhunla beyninle kucaklaşmak.

Bilgisayarın başından kalktığımda yüreğim kanatlanmış gibiydi, bir kekremsi tortusunun üstünden ona bir mucizeyi izler gibi bakarken kanatlanıp uçacak kadar kıvandı yüreğim. Pencereden sabah güneşi vuruyordu yüzüne. Tunçtan bir heykel gibi göründü bana.
‘Ne çok seviyorsun onu!’ dedi içimde biri.
‘Sevilmeyecek gibi değil ki koca bebek!’
‘Hem bebek, hem çocuk, hem Ozan, hem Adam.’
‘Tamam, elbette sevilesi bir adam. Peki, yaşadığın onca acı, onca kahır, onlar nedir,” diye dürttü şeytan.
‘Bir kurtulsam bu Allah’ın belasından,’ dedim.
Yaklaştı, sımsıkı sarıldı, ensemi öptü. Bir anda divanda… Ruhum, beynim ve bütün bedenim, bütün mahremim gözlerinin altında, kollarının arasında. İliklerime işleyen tütün kokulu ve rengarenk bakışlar. Kulak memelerim ıslanınca, derinden ürperdim.
-Bir şey daha var, tatlım, dedi, bir kulağımı bir boynumu öperken.
-Neymiş o koca bebek?
-İyi bakıp derin düşünürsen, bizim hayatımızı da bulursun haritada.
Boynumu öperken tenimde gezinen dişlerini hissedince ‘hırlaşmadık alemi yok canım’ diye mırıldanmış buldum kendimi. Kapadım gözlerimi. Kar beyazı bulutlar salınıyordu altımda. Bir demete kuş tüyü süzüldü bir gö kuşağından. Süzülerek yaklaştı. Yere indi mi, ne ne zaman indi, bilemedim.

Xx
Demliği ocakta unuttuğumuz o güzel sabahtan yıllar ve yıllar sonra, Nurdan Gürbilek’in bir yazısına rastladım. Bir dağ köyünde yaşadığımız o tartışmalı sabaha sanki kulak misafiri olmuş, bizi uyarmak için aşağıdaki satırları yazmıştı.
Daha o günlerde bir çırpıda anlatmış okuru, yazarı ve yazıyı.
Ozanım şimdi okusa ne derdi, bilemem.
O cümlelerin altını çizerek buraya alırken, onu bir kez daha yüreğim taşarak andım.
“Yazar için daima başkasıdır okur. İster tasasız, sıradan, anlayışsız okur olsun, isterse akıllı, sorgulayıcı, anlayışlı olanı, yazara metinin daima bir dışı olduğunu hatırlatır. Yapıt tümüyle o dışı gözettiğinde kendini ‘onlar’a, oradaki çıkar ilişkisine baştan teslim eder; müşterisine kur yapmaktan, onu memnun etmekten başka çaresi yoktur. O ‘dış’ hiç yokmuş, önemsizmiş, yazar onsuz da yapabilirmiş gibi davrandığındaysa bu kez kibrine teslim olur. ‘Onlar’dan etkilenmiş olduğunu, kendisinin de biraz onlardan yapılmış olduğunu görmezden gelecektir.
Yapıtın hep bakan, gören, ayna tutan olduğunu söyleriz. Ama ya aynı zamanda görülen, görülmek isteyen, aynalanmaya muhtaç olansa yapıt?” (Mağdurun Dili)

…..

İçki meselesi ciddi bir dertti.
Birlikte yazmaya çalıştıkça elbette tartışma olacaktı, her birimizin tercihi kemikleşmiş olsa da, çaresiz, yeniden konuşulacaktık. Mesela, bir yazının sahibi gerçekten yazar mıydı? Yazarın veya yazının toplumsal görevi var mıydı? Okurun hoş vakit geçirmesi için yazmak, yozlaşmak mıydı? Yazarın hayatla, toplumla ilgili bir diyeceği mutlaka olmalı mıydı? Ve o büyük soru: Nasıl yazmalıydı? Diyeceğini, doğrudan mı demeli, dolaylı mı yansıtmalıydı yazar?

Farklı bakıyorduk: Ben okuru öncelemekten yanaydım. Hele metni anlamlandırmaksa konu, anlamın merkezinde okur vardı. Her okur, kendi kurmacasını ve metnin anlamını kendince kendi yaratırdı. Yazarın işi, olay örgüsünü kurgulamak, öyküyü dümdüz anlatmaktı. İmalar, yollamalar, nakışlar, alt metin zahmetleri gereksizdi.

En önemlisi, okura üstten bakan yazarlar bana göre değildi. Okuru eğitmeye, etkilemeye, güya bilinçlendirmeye çalışmayı vazife sayanları yadırgıyordum. En dikenli meselelerden bir buydu.
Görüşlerimizden ziyade, tarzlarımızdaki farklılık.. Bu daha belirgin hale geldi zamanla. Keyifli bir söyleşiyi tartışmaya döndürmeden edemez olmuştuk. Mesela, yazmakla ilgili fikirlerimizi konuşurken, koltuğuna yaslanıp ayaklarını ileriye doğru uzatarak soğuk soğuk sorardı:

-Ya yazarın içinden okurunu etkilemek geliyorsa? O zaman n’olacak?
Çapraz sorular sormaktan hoşlanan bir yanı vardı. Oysa ‘diyalektik’ bunu gerektirdi.
-Etkilemek istese de, kendini frenlemeyi bilmeli iyi yazar, derdim ona.
Ermiş veya bilge düzeyine erişmiş olsa bile, bir yazarın kendi samimiyetini katletme hakkı bence kesinlikle olmamalıydı. Tabii okurunu iğdiş etmek gibi bir hastalıktan muzdaripse varsa, o başka.
Hak verir gibi dikkatle ve onaylar gibi dinler, sonra yeniden sorardı:
-Çok iyi. Ama ya yazar okurunu etkilemeyi tercih ediyorsa? O zaman ne olacak?
Söyledim ya, diye haykırasım gelirdi. Alay etmeyecek kadar ince ruhlu olduğunu bilmesem, iyi niyetini de sorgulardım. Aşkın özü konusunda olduğu kadar, yazarın sorumluluğu meselesinde de çok uzak uçlardaydık. İyi ki de çakma yazarlarla ilgili düşüncelerimiz tamamen uyuşurdu. Onca yıllık evdeşlikten sonra, kısa kesintilerle de olsa iletişimi sürdürmeyi öğrenmiştik.

Onunla aynı şekilde düşündüğümüz konularda bile arada bir atışma yaratmaya çalıştığını sık sık gördüm. Ona kalırsa, atışmadan yaşamak, yapaylıktı, o nedenle bayağıydı. Hayattan çatışmayı atışmayı çıkardığınızda geriye, tatsız tuzsuz bir tuhaflık kalırdı. Akvaryum balığı gibi. Yeri zamanı geldiğinde hem kendiyle, hem de canı ciğer dostları çatır çatır çatışmayan ödleğin yaşadığına hayat mı denirdi!
Onun sohbetleri bir anda ağız dalaşına, sonra fikir kavgasına dönüştürmesine zamanla tamamen alıştım diyemem, en azından ‘geçimli’ olmanın yolunu bulduk. Yazılarla ilgili ayrılıklarımızı epeyce törpülemeyi öylece başardık.
Gerçi ayrıntıda anlaşamadığımız yığınla konu var daha. Mesela, ona göre ‘yazar daima verici, okur ise alıcı konumdadır.’ İşin doğası böyledir, diye üsteler durur. Çünkü metnin de şiirin tasarımcısı, mimarı, emekçisi yazardır. Ayrıca yazarın yazısında bir şey söylemek gibi bir derdi mutlaka ve her durumda vardır, olmalıdır. Söyleyeceği bir şey yoksa, yazmak gibi lanetli bir uğraşa neden katlanır ki insan? Öyle alttan alta veya sezdirmeden değil, apaçık söylemeli diyeceğini. Asıl samimiyetsizlik, sözünü esirgemek olur. Yazar nasıl hoşlanırsa, tam olarak öyle yazar. Hoşlanmayan okumasın kardeşim. Sırf okuyucuyu çocuk yerine koymamak için dilediği gibi yazmaması, içindekini açıkça söylememesi, iki yüzlülüğün dik alası değil miydi?
Kurmaca yazarının planlar yapıp düzenler kurması bene hep yanlış gelir. Okuru etkilemek için yol yöntem aramak da. Daha çok satmak için yazanların hedefi nasıl para kazanmaksa, öyle yazarlar da okuru kendi görüşlerinden yana kılmaya, o yöne çekmeye çalıştıkça o çakma yazarlara benzerler. Kendini okurundan üstün gören yazarların, okurun beynine girmek gibi bir dertleri olur. Okuyucusunun zihninde kalıcı bir iz bırakmak gibi hoş ama boş bir hevesleri vardır. Bilge sanarlardı kendilerini, oysa okurun dünyasına girmenin imkansızlığını ne görür ne bilirlerdi. Böyle bir umut, her şeyden önce hayatın akışına tersti. Çünkü yazarın hayalindeki okurla gerçek hayattaki ortalama okur, birbirine hiç benzemezdi.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir