Türkiye ekonomisinin Eylül-Aralık 2021 döneminde karşı karşıya kaldığı, gidişatı yurtiçinde olduğu kadar yurtdışında da dikkatle takip edilen problemler esasen siyasal iktisadın hemen her veçhesi açısından son derece geniş kapsamlı içerimleri olan bir kur krizi anlamına geliyordu. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Eylül’de yüzde 19 olan politika faizini, müteakip aylarda indirim açıklayarak Aralık itibarıyla yüzde 14’e kadar düşürürken, Türk Lirası (TL) emsali görülmedik derecede sert bir değer kaybı –hatta çöküş mü demeli buna?– yaşadı. 1 ABD Doları (USD) Eylül başında 8,30TL iken, Ekim başında 9,55TL, Kasım başında ise 13,36TL oldu; TL’nin sonraki ay boyunca da günden güne değer kaybetmesiyle, 20 Aralık itibarıyla kur 17,50TL’yi gördü. Üstelik bu değer kaybının bir noktadan sonra yavaşlayacağına dair görünürde en ufak bir işaret bile yoktu hâlâ.Footnote 1Hükümet TL’deki düşüşü durdurmak için 1-17 Aralık döneminde TCMB rezervlerinin toplamda 6 milyar USD kadar bir kısmını sattı ama nafile. 20 Aralık’ta yapılan kabine toplantısının ardından Kur Korumalı TL Vadeli Mevduat (KKM) planının duyurulmasıyla beraber, dolar/TL paritesi sert bir düşüşle 13,05’e kadar geriledi ve ertesi gün itibarıyla da 13,50 civarına yerleşti.
KKM planının amacı, TL’yi daha cazip hale getirerek döviz talebini azaltmaktı. Buna göre 3, 6 veya 12 aylık vadelerle TL mevduat hesabı açtıranlara, vade sonunda kur değişimi faiz oranı üstünde kaldığı takdirde, aradaki farkı telafi etme garantisi veriliyordu. Dolar kurundaki sert düşüşü sadece KKM planına bağlamak bir varsayım olmanın pek ötesine geçebilmiş değil. Bununla beraber, o gün TCMB’nin ve kamu bankalarının toplam 7 milyar USD kadarlık bir satış yapmış olması, durumu açıklama girişimleri arasında en makulü olarak öne çıkıyor. Ayrıca Ocak 2022 ortaları itibarıyla bazı Körfez ülkeleriyle ve daha başka ülkelerle toplam 30 milyar USD civarında SWAP anlaşması yapılmış olmasının da dolar kurunu 14TL’nin altında tutmaya katkıda bulunduğu anlaşılıyor.
Döviz kurunda bu kadar kısa bir dönemde bu ölçekte bir oynaklık yaşanmasının en yıkıcı etkisi fiyat düzeyinde görüldü; bu da mal, para ve işgücü piyasalarında, keza gelir dağılımı ve yoksulluk üstünde çok ciddi sonuçlar doğurdu.
Türkiye’nin enerjide ve ara malların çoğunda ithalata bağımlılığı bir hayli yüksek olduğundan, döviz kurunun yurtiçindeki fiyat seviyelerine yansıması da yüksek oldu, yaklaşık yüzde 25’i buldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan resmi verilere göre, Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) sadece Aralık’ta yüzde 13,6 yükseldi, böylece yıllık tüketici fiyat enflasyonu yüzde 36,1’e çıktı. Gıda ve alkolsüz içecekler ve ulaştırma gibi ana harcama gruplarında enflasyonun daha da yüksek oranlarda seyretmesi (sırasıyla yüzde 43,8 ve 53,7) düşük gelir gruplarının sırtına ağır bir yük binmesine yol açtı. Yine aynı dönem için üretici fiyat enflasyonu yüzde 79,9 olarak açıklandı. Mazot, tohum, yem ve gübre gibi başlıca tarımsal girdilerin fiyatlarındaki büyük artışlar, tarımsal üretime ciddi bir darbe vurdu. Enflasyon dünya çapında genel bir yükseliş eğiliminde olsa da, Türkiye’deki enflasyon oranı açık ara en yüksek oranlardan biriydi.
Hükümet ve işveren temsilcileri ile işçi sendikalarının en fazla üyeye sahip “uysal” konfederasyonunun temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda yürütülen uzun pazarlıklar sonucu, Aralık ortalarına doğru, asgari ücrette yüzde 50 civarında artış yapıldı. Ocak sonuna doğru kararlaştırıldığı üzere, memur ve emekli maaşlarında yapılacak artış ise yaklaşık yüzde 25 civarında kalacaktı. Dahası yeni yılın ilk saatleriyle birlikte kelimenin tam anlamıyla bir zam yağmuru başladı: Elektriğe yapılan rekor zammı doğal gaz, benzin ve motorinde ciddi fiyat artışları izledi; derken köprü ve otoyol geçiş ücretleri, harçlar ve vergilere yapılan zamlar birbiri ardına geldi. Zamların gecenin bir yarısı açıklanmasının nedeni, söz konusu fiyat artışlarını, işçi ücretleri ile memur ve emekli maaşlarına yapılacak zammı etkileyen 2021 enflasyon hesabının dışında bırakmak gibi görünüyordu.
Piyasa güçlerinin belirlediği varsayılan bir ekonomide, merkezi otoritenin belirlediği fiyatların giderek yaygınlaşmasıyla fiyat mekanizmasının aşınması, sadece mal piyasasında görülen bir durum değildi. Hükümetin düşük faiz taahhüdü ve faiz oranlarını daha da indirme konusundaki kararlılığına rağmen, bankaların mevduat ve kredi faiz oranları, aynı şekilde Hazine’nin borçlanma oranları, TCMB’nin politika faizinin çok üstüne çıktı. Böyle bir ortamda duyurulan KKM de haliyle zevahiri kurtarmak isteyen hükümetin üstü kapalı bir biçimde faiz oranlarını yükseltmek için başvurduğu bir araç olarak değerlendirildi. Asgari ücretteki keskin artış ücret skalasının en altında yer alan emekçileri (yani işçilerin yüzde 43 gibi büyük bir oranını) biraz olsun rahatlattıysa da, bir bütün olarak ücret ve maaş yapısını bozdu. Asgari ücret ile kendi ücret ve maaşları arasındaki farkı korumak isteyen diğer kesimler artış talep etmeye başladı.
Liranın çöküşü, ardından enflasyonun yüksek düzeylere ulaşması, yoksulluk ile gelir ve servet dağılımında korkunç bir tahribata yol açtı. Yoksulluk daha görünür hale geldi; akşam pazarı sonrası yerden artık sebze meyve toplayan, çöpte yiyecek arayan, Halk Ekmek büfeleri önünde upuzun kuyruklar oluşturan insanların fotoğraf ve videoları her yerdeydi. Döviz krizinin Türkiye’yi vurmasıyla beraber Türk mallarını artık çok daha düşük fiyatlardan alma imkânı bulan Bulgar ve Gürcü komşuların günübirlik alışveriş çılgınlığı ise bu içler acısı manzara ile tam bir tezat oluşturuyordu.
Yazının tamamı: https://www.cambridge.org/core/journals/new-perspectives-on-turkey/article/aci-dususun-uzun-guzu-eylularalik-2021-doneminde-turkiye-ekonomisini-sarsan-olaylarin-bir-muhasebesi/36F9F32030639A12CB1A885E0BA1B7C3

