Gençlik ve Umut-Halil Cibran

19 Mayıs 2020
Gün bulut, sızı tuttu ruhlarımızı
Gençliği zaman yedi bitirdi
Harami talan etti bayramımızı
…..
Gençlik ve Umut
Halil Cibran

Gençlik önümde yürüdü ve uzaklardaki bir tarlaya varıncaya dek izledim onu. Orada durakladı ve
beyaz kuzular sürüsü gibi ufukta dolaşan bulutlara bakındı. Sonra ağaçlara döndü. Ağaçlar çıplak
dallarını gökyüzüne uzatmışlardı; sanki yitirdikleri yapraklarını ondan geri vermesini istiyor
gibiydiler.
‘‘Ey gençlik, şimdi nerdeyiz?’’ dedim.
‘‘Hayretler ülkesindeyiz. Dikkatli olmaya bak.’’ diye karşılık verdi.
‘‘Öyleyse bir an önce geri dönelim.’’ dedim. ‘‘Çünkü bu ıssız topraklar beni ürküttü ve bulutların
manzarası ve çıplak ağaçlar yüreğimi burktu.’’
Şöyle konuştu gençlik. ‘‘Sabırlı ol biraz. Hayret etmek bilginin başlangıcıdır.’’
Sonra çevreme bakındım ve kibar yürüşüyle bize doğru yaklaşan bir suret gördüm. ‘‘Bu kadın kim ?’’
diye sordum.
Ve gençlik yanıtladı. ‘‘Bu Zeus’un kızı Melpomene’dir; felaket habercisi Melpomene.’’
‘‘ Ahh, mutlu gençlik.’’ diye heyecanla bağırdım. ‘‘Sen yanımda olduğuna göre felaket benden ne
isteyebilir ki? ’’
Ve yanıtladı gençlik. ‘‘Sana dünyayı ve onun dertlerini tanıtmaya geldi; çünkü acıyı bilmemiş olan
mutluluğu tanıyamaz.’’
Sonra, Melpomene eliyle gözlerimi kapadı. Elini çektiğinde gençlik kaybolmuştu ve dünyalık
giysilerinden soyunmuş olarak yapayalnızdım.
‘‘Zeus’un kızı, gençlik nereye gitti? ’’ diye hayıflandım.
Melpomene sorumu karşılıksız bıraktı ve beni kanatlarının arasına alıp yüksek bir dağın tepesine
taşıdı.

Aşağılarda yeryüzünü gördüm, üzerinde evrenin tüm sırları yazılı bir kitabın dağınık sayfaları gibiydi.
Korku içinde kalakaldım kadının yanında.
İnsanoğlunun sırlarını düşünüp, yaşamın şifrelerini çözebilmeye çabaladım.
Ve keder verici olaylar gördüm: Mutluluk melekleriyle sefaletin şeytanları savaşmaktaydılar.
İnsanoğlu aralarında kalmıştı ve bir o yana bir bu yana çekiştirilip durmaktaydı umut ve umutsuzluk
tarafından.
Sevginin ve nefretin insanoğlunun gönlüyle oynaşmakta olduklarını gördüm; sevgi, suçlarını
gizleyerek ona gurura ve kibire teslimiyet şarabı içirirken, nefret de onu aldatıp gerçeği göremesin
diye gözünü kulağını mühürlüyordu.
Ve kenti gördüm, bir çocuk gibi, ademoğlunun giysisini yakalamak için emekliyordu. Uzaklarda
güzelim tarlaların insanoğlunun acılarına ağlamakta olduklarını gördüm.
Kurnaz tilkiler gibi dolanan rahipleri ve insanoğlunun mutluluğuna karşı tertipler ve kışkırtmalar
düzenleyen sahte peygamberleri gördüm.
Ve insanoğlunu gördüm; kendisine yol göstersin diye İlim’i çağırıyordu. Ama İlim karşılıksız
bırakıyordu onun yakarışlarını, çünkü hor görmüştü insanoğlu onu ve aşağılamıştı kentin
sokaklarında.
Ve din adamları gördüm, yürekleri açgözlülüğün tuzaklarıyla doluydu ama saygıyla ve gıptayla
bakınıyorlardı gökyüzüne.
Bir delikanlının tatlı diliyle bir genç kızın kalbini kazandığını gördüm. Ama ikisinin de gerçek değildi
duyguları ve çok uzaklardaydı mutluluk onlardan.
Tembelce laflayan ve aldatmacanın ve lafazanlığın pazarında mallarını satan kanun yapıcıları
gördüm.
Kendilerine açık yüreklilik ve inançla gelenlerin canlarıyla oynayan doktorları gördüm.
Cahille akıllının yan yana oturduklarını, geçmişlerini görkemliliğin tahtına çıkardıklarını, içinde
bulundukları anı bolluğun giysileriyle donattıklarını ve gelecek için kendilerine süslü mü süslü bir
divan hazırladıklarını gördüm.
Ezilen güçsüzün tohumlar ektiğini ve güçlünün harmana el koyduğunu ve yanlış olarak adına yasa
denilen baskı’nın yanıbaşlarında nöbet tutmakta olduğunu gördüm.
Eylemsizliğin derin uykusunda kendilerinden geçmiş aydınlık bekçilerinin önünde cehalet
çapulcularının bilgi’nin hazinelerini yağma etmekte olduklarını gördüm.
Ve iki sevgili gördüm. Kadın, adamın elinde çalmasını bilmediği bir saz gibiydi ve adam çıkarttığı
bozuk seslerden başkasından anlamıyordu.

Bilginin güçlerini gördüm. Kalıtımsal ayrıcalıklar ülkesini kuşatmışlardı. Ama sayıca azdılar ve kısa
zamanda yenik düşerek dağıldılar.
Özgürlüğün kapı kapı dolaşıp bir barınak aradığını ama hiç kimsenin kulak asmadığını gördüm.
Ardından israfçılık parıltılı kuşamları içinde çıkageldi ve kalabalık ‘‘işte serbestlik ’’ diye çılgınca
alkışladı onu.
Dinin kitaplara gömüldüğünü ve kuşku’nun onun yerine oturduğunu gördüm.
İnsanoğlunun sabrın giysisini, dönekliğin örtüsü gibi kuşandığını; tembelliğe hoşgörü ve korkuya da
hürmet dendiğini gördüm.
Bilginin sofrasına çöreklenmiş Tufeyliyi gördüm, ipe sapa gelmez sözler ediyor, konuklarsa sessiz
dinliyorlardı.
Altının, müsrifin elinde kötülük, sefilin elinde de kindarlığı için yem olarak kullanılan bir araç
olduğunu gördüm. Akıllının elinde ise hiç yoktu altın.
Bütün bunları gördükten sonra, acıyla haykırdım. ‘‘Ey Zeus’un kızı, dünya gerçekten böyle midir?
İnsanoğlu bu mudur?’’
Kederli ve yumuşak bir sesle yanıtladı sorularımı; ‘‘Gördüklerin Ruhun yoludur ve bu yol kesici
taşlardan ve dikenlerden yapılmıştır. Bu gördüğün insanoğlunun sadece gölgesidir. Bu Gece’dir.
Ama az bekle. Nerdeyse Gün doğar.’’
Sonra yumuşak eliyle gözlerimi örttü ve çeker çekmez Gençliği gördüm.
Yanıbaşımda benimle beraber ilerliyordu. Önümüzde Umut vardı, bize yol göstermek için yürüyen…
Görsel: Melpomene / E. Simmons
http://www.hellenicaworld.com/USA/en/MelpomeneEdwardSimmons.html

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir