Kepekli Unun Baklavası

Fikret Sevinç kardeşim duvarında yazmış:

Sağcıyım solcuyum demeyen, ülkücüyüm, şeriatçıyım, sosyalistim demeyen, Türklüğü, Müslümanlığı veya başka bir ideolojiyi demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, özgür basının, fikir ve ifade özgürlüğünün önüne geçirmeyen.

Yaratıcılığı, girişim özgürlüğünü, zayıfların devlet tarafından koşulsuz korunmasını, sanatı, farklılıkların güzelliğini, güvenliğin de bu ülkede bunları korumak için var olduğunu savunan bir siyasi parti var mı, buna ihtiyaç var mı? Ne düşünürsünüz?

Yazısının devamı ise şöyle:

Güncelleme1: Şimdilik! 769 arkadaşım içinde 3 kişi bu parti düşüncesini sevdi kurup seçime girsek binde 4 oy alırız yani! Seçim barajı 10 binde bir mi olsa ne?
Güncelleme 2: Vaay Binde 8 olduk ama bir tanesi ev torpili..
Güncelleme 3: Binde 9 olduk.. 🙂
Güncelleme 4: yüzde biri geçtik🎈🎈🎈
Güncelleme 5: iktidara koşuyoruz.
Güncelleme 6: Birgün sonunda %1,7. gelecek, saadet, tip, demokrat gibi partiler geride kaldı.
Güncelleme 7: 3. Günde %2,6 olduk. Dünya kadar da güzel fikrimiz oldu.. Sırada Deva var..

..

Epeyce yorum yapılmış yazıya. Tek cümle ile özetlenecek olsa en uygunu bence şudur:

Halkımız böyle meselelere ilgi göstermez. Ben de kısacık bir yorum yazmıştım önce: Böyle bir siyasi partiye bence ihtiyaç var. Ama halkımız dua ile ekmekle haşır neşir. Onu ırgalamaz.

Bu sabah baktım, yeni yorumlar da var.
En çok da Sevgili Ramazan Topoğlu’nun yorumu ilgimi çekti. Onun yorumuna yanıt diye başladım, epeyce uzatmışım.

Yorumların yazıya dönüşmesi bende ilk kez olmuyor. Buraya biraz genişleterek alayım, meraklısına ulaşsın. Memleketin demokrasi ile imtihanı ve buna bağlı olarak ülkenin bulunduğu çıkmaz üzerine bu blogda yer alan yazılara aşina olanlar herhalde yadırgamayacaklardır:

Bu satırların yazarı, var olan sistem kadar, toplumun bu sistemi berbat etmesinden de şikayetçidir. Aslına bakılırsa, sistemle toplumu hele konu siyaset olunca birbirinden ayırmak manasızdır. Çünkü her birinin ötekini belirleyecek kadar etkilediği aşikardır.

Meseleye halkımızın demokrasi anlayışı, beklentileri, ekonomik ve siyasal hayata katkıları çerçevesinde bakacak olursanız, ortada önemli bir yetersizlik veya çelişki görürsünüz. Urfada ‘kepekli undan baklava olmaz’ denir. Anca ekmek, olsa olsa börek olur kepekli undan, diye eklerim ben.

Unumuzun kepekli olduğunu kabul etmekte yıllarca çok zorlandım, Artık açıkça söyleyebiliyorum: Aydınlanma romantizmi bize bu topraklarda demokratik birikimin ve üretim bilincinin yetersizliği, hak ve hukukun lafta kaldığı, kuvvetler ayrılığı yerine tarih boyunca her zaman tekçiliğin ve merkezciliğin egemenlik sağladığı, uzlaşma yerine çatışmanın geçerli araç sayıldığı gerçeğini unutturdu.

Artık kabul etmek zorundayız. Demokrasinin asıl sahibi olması gereken toplumumuz, tarihimizden gelen böyle bir sosyo kültürel yapının ürünüdür. Aydınlanma heyecanı ve genç cumhuriyetin çağdaşlaşma atılımı bu gerçeği görmemizi her nasılsa önlesi.

Halka rağmen halk için diyenleri de unuttuk.
Kişi başına üç beş bin dolarlık gelirle demokrasi ancak bu kadar olur, der dururdu Kamran İnan rahmetli. Onu da unuttuk.

Güzel yurdumuzda halk dalkavukluğunu önce demokrat parti, onun ardından sosyalist kardeşlerimiz başlattı ama dalkavukluğun suyunu asıl çıkaranlar, popülizmi dinle yoğurmakta büyük maharet edinmiş günümüzün güya siyasetçileri oldu; post modernist sapmayı da payanda yaptılar, sandıksal demokrasi ve otokrasi karmasında ‘hakkımız ve halkımız neylerse güzel eyler’ çizgisinde, devleti demeye dilim varmıyor, ülkeyi büyük bir çöküşün eşiğine getirdiler.

Ölü bizim Allah rahmet eylesin, diyerek kayıtsız kalacak değilsek, geldiğimiz noktada veya düştüğümüz çukurda artık gerçekçi olalım: Buradan bir U dönüşü beklemek saflığın akılsızlığın değilse romantizmin dik alasıdır. Bunun imkanı yok. Yol dar. Kafa dar. Kaynak yok. Borçlar çok, beklentiler ondan da çok. İnsan bozulduysa çare yok der zaten Tanpınar, ki sonuna kadar haklıdır.

Bu son derece çıkarcı ve yozlaşmış siyasal kültürle, düştüğümüz derin çukurdan, isterseniz çoklu organ yetmezliğinden deyin, kurtulmanın yakın zamanda imkanı ihtimali yok.

Urfa’dan başka bir deyişle devam edelim:
Çare ne, çaresize çare ne
Et kokmuş tuz basarsın
Tuz korkmuşsa çare ne

Açıkça ve kısaca söyleyeceğim:
Demokrasilerde halk her derde çaredir, bizde ise halkın kendisi biçaredir.

Ali Serdar üstat güncel konuda doğru söylüyor.
Bu aşamada hiçbir nedenle oy bölmenin manası yok. Akıllıca tutum, en büyük muhalif partiyi desteklemektir.

Ama şu var: Öyle arı duru bir akıl, ülkemiz aydınlarında daha doğrusu kendine yadın diyenlerde bile ne yazık ki yoktur.

Gerekli gereksiz ve zaman zaman yıkıcı tartışmalar ve yıpratma kampanyaları kırk haraminin değirmenine su taşıyor hala.

Unutmayalım: KK böyle bir yapıda ilkeli davranma imkanına sahip değil, olamaz. Bence onun en büyük başarılarından en önemlisi olan altılı masada da seçimlerden az önce veya hemen sonra bir dizi sürtüşme, hatta kopmalar görürsek şaşmayalım.

Kılıçdaroğlu’nu tenzih ederim, dünyanın her yerinde özellikle bu ülkede iktidar insanı fazlası ile bozar. Bu siyasi yapıda bu kadar muhtaç bir halk ve her ilkesizliğe çanak tutmaya dünden hazır herkesi hepimizi ve özellikle seçilmekten başka derdi olmayan politikacıyı kesinlikle bozar.

İsmet İnönü’nün Köy Enstitülerinin kapanmasına karşı çıkanlara ne dediğini anımsadım bu noktada. Koca İnönü bile, köy enstitüleri için yaptığımız en önemli şeydir dedikten sonra seçime giderken okulları kaldırmaya mecburuz manasında konuşur.

Diyeceğim, sözüm ona demokrasi ve yüce halkımızın fazileti onu bile eserini korumaktan ve seçmene karşı ilkeli durmaktan alıkoymuş. Altılı masa şimdilik ilkeli görünüyor. Kime karşı durduğunuzu bilmek ve ona karşı birleşmek kolaydır ama bunun dışındaki konularda ittifak içerisinde siyasi rekabeti uyumlaştırmak bizim buralarda bildiğimiz bir şey değildir.

Çünkü toplum ve kendisine çok benzeyen siyasetçisi hukuktan, demokrasiden ve özellikle uzlaşma kültüründen nasipsizdir. Politikayı savaşa benzetenlere halk arasında çok rastlarsınız, savaşta hile nasıl meşru ise siyaset hayatında yalanın, devlet yönetiminde talanın, seçimlerde her türlü hilenin ve oyunun meşru olduğunu kabul edenlerin sayısı bizde azımsanamayacak kadar çoktur.

Çoğu siyasetçi için ise politikanın anlamı, devlet olanaklarını yandaşlara peşkeş çekmekten, yeniden seçilmekten ibarettir. Son yıllarda ise kamu çıkarının siyasal ve kişisel çıkarlar için hunharca savrulması siyasal kültürümüzün en belirgin vasfı haline gelmiştir.

Kısacası, ülkenin yönetim sorunu; geçerli siyasal kültürle ve onu şekillendiren toplumsal yapı ile yakından bağlantılıdır. O yapı nedeni ile Cumhuriyet hükümetleri yeterli tasarrufu, üretkenliği, zenginliği yaratmakta ve gelir adaleti sağlamakta aşikar biçimde yetersiz kalmıştır. Rant ve devlet yağması bugün en saygın ekonomik faaliyet veya kapkaççılı alanıdır. Dahası, siyasetin finansmanı ile kara para, kirli ekonomi ve suç örgütleri arasında oluşan güçbirliğinin yaygınlaştığını gösteren emareler fazlası ile mevcuttur.
…..

Şimdi yeniden Fikret Sevinç kardeşimizin yazısının özüne ve sorusuna dönelim: Böyle bir yapıda insan haklarına, adalete ve eşitliğe, hakça bir paylaşıma odaklanan bir siyasal parti ve o parti sayesinde gerçek manada bir demokratik düzen kurmak mümkün mü?

Olumlu yanıt vermek bana pek mümkün gelmiyor. Çoğu kişinin aynı kanıda olacağını sanırım.

Peki ne yapacağız? Çıkış imkansız mı? Kabul edilebilir bir formül şimdilik yok, çünkü kabul merci bu kültürü besleyip yaşatan necip milletimiz yani baş tacımız yüce halkımız.

‘Eleştirmek yerine çözümün varsa onu söyle’ diyen garip olduğu ölçüde yaygın bir mantık var memleketimizde. Teşhis eden tedavi de etmek zorunda öyle mi? Böylesi açmazlarda eleştiriler daha doğrusu teşhisler hoşa gitmezse sıkça öneri talebiyle kesilmek istenir.

Ben burada çözümü değil ama çözüme giden yolu bir biçimde ifade etmeye çalışayım. Hikaye şu: Tımarhanede bir başhekim seçimi yapıldığını düşünün. Seçimde doktorlar da oy kullansın, hastalar da. Seçildiği gün hastanenin penceresinden bir Rodin heykeline, bir bahçede gezinen hastalara, geceleri de ışıldayan yıldızlara uzun uzun baksın yeni başhekim.

Bir de Guguk Kuşu’ filmindeki oylama sahnesini bulup izleyin. Önceliklerini şaşırmış ve bir kısmı aklını yitirmiş adamların oylarına mahkum olanların baktığı noktadan bakmaya çözüm bulmaya çalışın. Belki o zaman çıkış için bir şeyler bulabilirsiniz.

Yani ne demeye çalışıyorum?
Bu topraklardaki bin yıllık yapılar o kişileri, onlar ise bizi bugünkü çöküşe getiren siyasal kültürü üretti. Kişiler on yılda yüz yılda yeni çağdaş yapılar üretemiyor. Başka pencerelerden bakarsak yaratıcı çözümler buluruz belki, diyorum.

Hadi iyimser olalım: Hçbir zaman olmaz, demedim, demem. Zaman alacak, birkaç nesil daha harcanacak ama bir zaman sonra mutlaka çıkarız.

Hızımı alamamış olmalıyım ki aşağıdaki resmî paylaştım arkadaşımla. Üstüne de şu notu ekledim:
Neden tımarhane penceresinden bakmalı, sorusunun cevabını Russell amcam yıllar önce söylemiş. Ahmaklığın kitlesel insanda sınırı yok ama zeka sınırlı her zaman. Sınırı aşmanın yolu başka pencerelerden bakmak, olmayacak şeyleri düşünmek. Delicedir, doğru.

Resmi burada paylaşamadım.
Müstehçen olduğundan değil canııım. Gereksiz.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir