Ukrayna’nın işgali nedeniyle Rusya’ya karşı aşamalı olarak uygulanan ekonomik yaptırımların caydırıcı olmayacağı ilk günlerde çokça dile getirildi. Daha sonra kapsam genişledi. Başlangıçta sadece Putine’e ve yakın çevresine yönelik olan yaptırımlar çeşitlendikçe, bazı yaptırımlardan sıradan Rusların da etkileneceği görülmeye başlandı. Aleni olarak açıklanıp uygulanan ‘resmî’ yaptırımlardan sonra, batıda yaşayan kişilere gruplara yönelik informel yani ‘gönüllü yaptırımlar da yaygınlaşıyor son günlerde. Kimi şirketler ve bireylerce uygulanan, birkaç örnekte votka dahil Rusya ile ilgili her şeye karşı tavır alınması, dışlanması hatta yasaklanması çizgisine varan türlü çeşitli ayrımcılık uygulamaları batıda birçok ülkede görülüyor. Bunların ciddi sorgulamalara, tartışmalara yol açması ise gayet olağan. Ekonomik yaptırım nereye kadar diye sorarken amacımız resmî ve genel nitelikli yaptırımların dışındaki ‘gönüllü yaptırımlar’ ile ilgili birkaç soruyu mercek altına almak ve konuya ilişkin birkaç düşünce kırıntısını paylaşmak. Uç noktada ‘kültürel faşizm’ olarak nitelenen meselenin temel sorusu bence şu olabilir: İşgalden sadece Putin ve çevresini değil, ülkesinde veya batıda yaşayan her Rus vatandaşını sorumlu tutmak ne ölçüde makul, mantıklı ve hakçadır? İster istemez yanıtını içinde taşıyor bu soru. Peki, o vatandaşın veya vatandaş olmayan başka birinin Putin’e ve/veya işgale onaylayıcı bakması, işgal destekçiliği olarak kabul edilebilir mi? İlk soruda sözünü ettiğimiz hakçalık yargılamasında, bu dikkate alınması gereken bir etken olmalı mı? Tolstoy ve Dostoyevski gibi Batı kültürünün yapı taşları haline gelmiş yazarların ve diğer Rus sanatçılarınının eserlerini yasaklama eğilimine ne demeli? Böyle bir tavır Rus olan her şeyin zihinsel planda dışlanmaktan öte linç edilmesine benzetilebilir mi? Peki, bu bireysel tavırları faşizm olarak nitelemek hakça mıdır? Fiili işgal sıcak savaşı, o da yaptırımları ve ardından ekonomik savaşı tetikledi, onunla birlikte kültürel savaş aşamasına mı geçiyoruz? Sıcak savaşa karşı ekonomik savaş hakça ise onun uzantısı neden kültürel savaş olmasın, kültürel dışlama neden hakça bir öz savunma sayılmasın? Sorun çok yönlü. Sorular çoğaltılabilir. Ne var ki yanıtlanmaları bu sayfanın sınırlarını ve yazarının haddini aşar. Kaldı ki, meselenin doğası gereği yanıtlar, benimsenen değer yargısına göre değişir ve çok nadir haller dışında bir yanıtın diğerine üstünlüğünü savunmanın geçerli dayanağı sanırım yoktur.
O nadir haller neler olabilir?
Başta savaş hukuku olmak üzere genel ahlak veya etik kurallarında birkaç ipucu bulmamız mümkün. O kuralları da kendi değer yargımıza göre anlayıp yorumladığımız kaçınılması olanaksızbir başka gerçek.
Tüm bunlara rağmen yine de düşünmeye devam etmekte yarar.
Bize ışık tutması muhtemel iki kavramla yola çıkabiliriz.
1. Silahsız sivillere saldırmamayı öngören yerleşik hukuk kuralları. Bu kurallar yeterince açık. Aşağıda biraz daha açıklanacak.
2. Nefret suçu kavramı.
Nefret söylemi ve nefret suçu bir toplumda farklı din, dil, ırktan veya başka bakımlardan azınlıkta kişileri veya grupları ötekileştirme, düşmanlaştırma, ayrıştırma olarak ortaya çıkıyor. Hemen hemen her ülkede son yıllarda gelişen ve kökleşen hukuk akımı, çoğunluk dışında kalan bireyleri ve grupları çoğunluğa karşı korumak amacı güdüyor. Kısa yazmaya yemin ettim. Ayrıntıya girmeyeceğim. Şu bağlantıda kapsamlı bilgiler var. https://perspektif.eu/2020/03/14/nefret-soylemive-nefret-sucu-nedir/ Peki, sıcak savaşın sürdüğü bir ortamda bu kuralların uygulanması ne derece mümkün? Soru yerindedir, çünkü öfke ve nefret duygularının kitleselleştiği, kitlesel hale geldiği ölçüde insancıllığını yitirdiği, şiddet dilinin gündelik yaşamda egemen olduğu bir ortamda, hukuk kurallarının işletilmesinin önünde zaten var olanların dışında başka sayısız engel daha oluşur. Kaldı ki, savaş veya işgal gibi vahim bir insanlık suçunu işleyenlere karşı, adail davranmaktan söz etmek de çoğu kişiye fazlası ile ters gelebilir. Ne var ki, hukuka her koşulda saygılı ve sağduyulu bireyler için, nefret söylemi ve onun eyleme dökülmesi halleri kabul edilebilir eylemler değildir. Ancak, bunu söylemek etik bir ilkeyi anımsatmaktan öte pek bir anlam taşımaz. Aynı nedenle savaş hukuku kavramı da sokaktaki adam için yadırgatıcı, hatta tuhaftır. Güya var olan hakkın güç kullanılarak elde edilmesinde tek hukuk güçlünün hukuku olarak görünür. Peki aslında nedir savaş hukuku? Tarifi kapsamlı ve nefis bir makalede buldum: ‘Açıkça ilan edilmiş olsun veya olmasın, bütün savaşları düzenlemeyi amaçlayan “savaş hukuku”, savaşan ülkelerin birbirleriyle ve savaşa katılmayan ülkelerle olan ilişkilerini düzenlemekte, ayrıca bireylerin savaştaki hak ve sorumluluklarını belirtmektedir. Savaş hukukunun faydası, savaş sebebiyle yapılması gereken askeri eylemler ile insancıl gereklerin bağdaştırılmasına çalışılmasıdır. Savaş hukukunun amacı ise, savaşın sebep olduğu vahşeti olabildiğince en az düzeye indirmektir.’ http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2008-79-470 Savaşın vahşet olarak nitelendirilmesinden sonra onun insancıl hale getirilmesinden söz edilmesi dikkate değer. Kavram kendi içinde çelişkili görünse de, uygulanması ve ihlallerin cezalandırılması çok zor olsa da, bu hedefe yönelik kurallara birer etik değer olarak saygı duymak mümkündür.
Savaş hukukunun öngördüğü üç temel ilkeden söz ediyor aynı yazar, aynı metinden alıyorum:
1. Savaşta gereksiz acı ve ıstırap verecek şekildeki davranışlardan kaçınılacaktır.
2. Düşman eline geçen esirlere, hasta ve yaralılara, sivil halka insanca davranılacaktır.
3. Barışın geri getirilip sürdürülmesi esas hedef olacaktır.
Devam ediyor:
Savaş hukuku kuralları incelendiğinde, bunların üç temel ilkeye dayandığı görülmektedir. Bu ilkeler sırasıyla; “askeri gereklilik” “gereksiz acı ve ızdırabın önlenmesi” ve “orantı” ilkeleridir. Askeri gereklilik ilkesi; uluslararası hukukun yasaklayıcı hükümlerine uygun olmak şartıyla, düşmanın en kısa sürede teslim olmasını sağlamak için gerekli askeri önlemlerin alınması şeklinde tanımlanmaktadır. Bu ilke savaşan tarafın düşmanın kısmen veya tamamen boyun eğmesini sağlamaya yetecek derecede kuvvet kullanılmasına imkan vermektedir. Gereksiz acı ve ıstıraba sebep olmama ilkesi ise, savaşta insancıl davranış kurallarına uyulmasını gerektirmektedir. Buna göre, savaşta acı veren silahlar ve mermiler ile malzemelerin kullanılması yasaktır. Tekrar sormanın yeri geldi sanırım: Tamamen cephe dışında ve saldırı veya savaş kararında katkısı olmayan kişilerin resmî veya gönüllü yaptırıma muhatap olması hakça mıdır, hangi durumlarda ne ölçüde hakçadır? Önemli bir konunya daha değinmeliyim: Savaş hukukuna ilişkin uzun zaman içerisinde oluşmuş uluslararası kurallar sıcak savaş haline ilişkindir. Ekonomik yaptırımların genel ve yaygın biçimde bir çatışma, saldırı veya işgal durumunda kullanılması konusunda bildiğimiz kadarı ile belirlenmiş kurallar henüz yoktur. Ve yine bildiğimiz kadarı ile bir saldırıya karşı ekonomik yaptırımların bu denli geniş kullanılmasının tarihte başka bir örneği yoktur. Bu nedenle, karmaşanın var olması doğaldır.


