Kültürel Dindarlık

Mehmet Karabatak kardeşim birkaç hafta önceki helalleşmek konulu uzun yazıma dün gece güzel bir yorum yazmış.

’Kemal Bey, toplumun iyice kutuplaştırıldığı dönemde normalleşme öneriyor anladığım kadarıyla,’ diye başlamış. ‘Son yıllarda her şeyin dinsel kavramlarla ifade edilmesinden etkilenerek helalleşme kavramını yanlış kullandı gibi. Kavram barışmak olmalıydı. Her şeye karşın iyi niyeti destekliyorum…’ diye bitirmiş.

Ona yorum olarak yazdıklarımı burada yazı haline getirmek istedim, çünkü konu ilginç ve önemli. Mesele sadece helalleşmekle ilgili değil. Laik veya bilimsel diye nitelenebilecek duruşla kültürel dindarlığın kesiştiği veya örtüştüğü ama çoğumuzun kimi zaman şehla, kimi zaman şaşı baktığı genişçe bir alan var. O alanda kısa bir gezinti olacak bu yazı.

Helalleşme sözcüğüne ilişkin yukarıdaki eleştiriden başlayalım. Gerçekten de ‘helalleşme’ öte dünyada yani hesap gününde sorumluluğu azaltmak veya sorumlu olmamak amacı güder, haliyle din kaynaklıdır. Peki, Kılıçdaroğlu’nun o sözcüğü tercih etmesi yanlış mıdır? Dinsel kökenli bir sözcük meramı en iyi ifade ediyorsa, neden o kullanılmasın? Dini siyasete alet etmemek için mi? Dinsel öğretiyi hayatın gerçeği hem de tek gerçeğiymiş gibi sunmaktan kaçınmak için mi? Laikliğe ters düşmemek için mi?

Bana kalırsa, kökü ister dinden ister başka düşünce veya inanç sistemlerinde olsun, bir kavram hatta gelenek toplum tarafından benimsenmiş içselleştirilmişse, yani dile düşünceye, davranışa oturmuşsa, artık sadece dinsel değil, aynı zamanda kültürel bir değerdir. Kutsanmayabilir, ama dışlanamaz, yadsınamaz. Yeri geldiğinde kökeninden bağımsız bir şekilde de kullanılabilir. Elbette, meramı iyi ifade etmesi şartı ile.

Helalleşme günümüzde kökeninden gayet bağımsız olarak cehennem korkusundan ziyade vicdani veya sosyal bir gereklilik sayılır. Günlük hayatta gayet yaygın olarak, özür dilemenin, saygının, hatayı kabul etmenin ve evet affetmenin özel bir biçimidir. Yaşanan acılardan, açılan yaralardan duyulan üzüntünün ifadesidir. Köprüleri yeniden kurmanın ve kırılmış kalpleri onarmanın bir yoludur.

Kökeni ne olursa olsun, helallik istemek veya helalleşmeye benzer bir girişim yapmak için illa da o ekolden veya o dinden gelmeniz şart değildir.  Bunu dinin emri olarak talep etmek veya etmemek de değildir. Eylemin özü ve amacına bakılarak, onun kökeninden ayrı düşünülebilir, bence düşünülmelidir. Yoksa bilimselliğin dar kalıplarına mahkum olmakla eleştirdiğimiz kesimlerin çizgisine düşeriz. O dışlayıcı tavrı paylaşmış oluruz.

Kimi dinsel rituellerin, menkibe ve mesellerin, mecazların ve yağınla kavramın kültürün bir bileşeni haline geldiği sayısız örnekten biridir helalleşme. Bu türden kültürel birikimleri düşünce ve metafor dünyamızdan dışlamanın kültürü yadsımak değilse bile, onu bir ölçüde çoraklaştırmak anlamına geldiği de söylenebilir. Dinsel ögelerin zamanla kökeninden koparak birer kültür bileşeni haline gelmesi epeyce yaygındır. Örnek derseniz, bayramları alalım. Bayram kutlamanın, her bayramda içkin olan toplumsal dayanışma fikrini pekiştirmenin nesi neresi yanlış? Kurban kesmeden de kurban bayramını kutlamak mümkün. Fitre vermeden şeker bayramını kutlamak gibi. Bundan neden kaçınalım, ya da adını fitre koymadan veya açıkça fitre diyerek yoksullara bayram öncesinde yardım etmekten neden o dinden olmasak da, o dine diyanetin öngördüğü gibi inanamasak da huzur duymayalım? Daha kısa söylemeli: Sırf dinsel yanı var diye, insani davranışları neden benimsemeyelim? Onları inançlı veya inançsız insanlarla paylaşmak bize neden ters gelsin?

Üsütnde pek düşünmediğimiz, ilk bakışta doyurucu yanıtları olmayan sorular bunlar. Birkaç yıl önce en küçük kardeşimin eşi ve çocukları ile birlikte yaptığımız Mardin gezisinde yaşadığımız küçük ama bu yazı bağlamında epeyce anlamlı olayı hatırladım şimdi. Süryani Kilisesine girdiğimizde ayin vardı, ben ve babaları ile birlikte yeğenlerim kilisede ayini ilgiyle izliyorduk. Kız kardeşime baktım, uzakta kalmıştı, yalnızdı, yanına gittim. Rengi sararmıştı. ‘Buradan çıkalım abi’ dedi, sesi titriyordu. Korkmuştu. ‘Ben bi tuhaf oldum, rahatsız oldum,’ dedi. Çıktık.

Kiliseye girmesinin ve hele ayini izlemesinin dinine imanına zarar vereceğini düşünmüş olmalıydı. O sırada kutsal değerlerine ihanet etmekte olduğunu söyleyen biri vardı içinde belki de.

Bir önceki paragraftaki soruları sorarken bu olayı anımsamam elbette manidar. Batıda bulunduğum yıllarda Noel kutlamalarına kimi zaman kilisede müzik de dinleyerek zevkle katıldım. Tamamen rastlantıdır. Daha birkaç saat önce İstiklal Caddesinde dolaşırken Sen Antuan kilisesinde Noel şarkıları dinlemek için uygun saatlere baktım. Fırsat olursa, birkaç kez gideceğim. Güzel müzik, muhteşem ortam. Şahane bir mimari. Giderim, zevkle dinlerim. Dinlerken düşünürüm, dinlenirim. Bu yüzden kişiliğime halel geldiğini geleceğini hiç sanmam. İki yüzlü davrandığımı söyleyene ise güler geçerim. Takiye yakıştırmalarına aldırmam, gülesim de gelmez.

Benzer bir örnek daha: Taziye evlerinde ‘hatır’ almaktan sonra sıra duaya geldiğinde herkesle birlikte ellerimi açar göğsüme kadar kaldırırım, ayet okunduğunda anlamasam da dinlerim, okunurken konuşan olursa rahatsız olurum. Dahası, uyarsam mı acaba derim. O sessizlikte kendimle baş başa kalmam değerlidir. Öleni, yakınlarını, faniliği, hayatın geçiciliğini bir kez daha düşünürüm. Fatiha çağrısı yapıldığında da tereddütsüz elimi kaldırırım, sureyi okurum. Hem de Arapçasından. Anlamını bilmediğim sureleri güya duadır diye tekrar etmenin manasızlığını çocukluğumdan beri hep savunmuş olsam da yeri geldiğinde içimden okumaktan çekinmem. Bu beni ne dindar yapar, ne softa yapar, ne kafir, ne de iki yüzlü. Ne de huzursuz eder beni. Allah rahmet etsin derim. Allah kavuştursun da derim. Işıklar içinde uyusun demekten çok daha doğal, normal, doğru ve iyi gelir bana.

(Bu yazıyı yazdıktan uzun bir zaman sonra yine tam da bir Noel günü şunu öğrendim: 1964 yılında Noel öncesinde bir hanım Bertrand Russell’a bir mektup yazar ve ona ‘bir ateist olarak Noel için ne dersiniz? Noel kutlar mısınız? Noel kutlamaları sizi rahatsız etmez mi?’ Büyük filozofun aynı yılın 29 Aralık günkü mektubunda verdiği yanıt gayet nettir: Noel bayramına dinsel bir değer atfetmem. Güzel bir adet olarak görürüm. Noel etkinliklerinden kaçınmam için de hiçbir sebep aramam, ben de katılırım. Çünkü benim için Noel dinsel bir şey değildir.’)

Ne demeye çalışıyorum? Şu yaşanmış hikaye söylüyor: Ateist olduğunu ilan eden birine Urfada arkadaşları şaşkınlıkla sormuşlar: ‘Hakikaten ateist oldun mu? ‘He vallahi,’ diye cevaplamış. Kültürel dindarlık derken kastettiğim aynen budur. Kültürel dindarlık, başta dil ve sözcükler olmak üzere kökeni dinsel olan yığınla ögenin ve ritüelin kültürel gerçeklik olarak, klasik şekilde dindar olmayanlar tarafından benimsenmesi, kullanılması ve uygulanmakta olmasıdır. Kültürel dindar, dini sembolleri ve sözcükleri inançtan bağımsız olarak görür, kendi kültürünün unsurlarından biri yani kendi kimliğinin çok da önemli olmayan zenginleştirici bir parçası sayar.

Öte yandan, yer yüzünde her şeye sadece dinsel açıdan ve kendi inançlarının penceresinden bakanların kültürel dindarlığı de onaylanmaz hatta aşağılanmaya layık bulmaları ise olağandır. https://www.yenisafak.com/yazarlar/faruk-beser/kulturel-dindarlik-da-olur-mu-40378

Benzer bir tutumu, bilimden gerçek anlamda nasiplenmiş olanlara ise elbette yakıştıramam. Batı toplumlarının birçoğunda kültürel dindarlığın çok yaygın, bazı yerlerde ise tümü ile egemen olduğunu ayrıntıya girmeden söylemek mümkündür. Mesela Apple firması Adem ile Havva’yı kutsamak veya kutsal kitaplardaki yaratılış hikayesini yaymak gibi bir amaç herhalde gütmez, Yine de Yasak Elma’yı amblem veya logo olarak seçer. Herkesin bildiği beş bin yıllık bir imajı metaforu kullanmak akılcıdır. Onun tarihsel hatta efsanevi gücünden yararlanır. O kadar. Onu kullanmaları ne günaha sokar insanı, ne de dindar yapar. Aslında Noel’lerde de çoğu insanın günahı hatta dini veya İsayi düşündüğü yoktur. Noel kutlamakla laikliğe aykırı davrandıklarını söyleseniz, size hayretle bakıp gülerler. Dinsel hayatta bile unutulmuş bir hassasiyetin altını her fırsatta ve fazlası ile kalınca çizmek bize özgüdür. Açıkçası davamıza veya dinimize ihanet korkusundan öküz altında buzağı aramaya benzer bir garipliktir.

Diyeceğim o ki, yasak elma veya onun ısırılmış versiyonu yalnızca Apple firmasının patronları için değil, ürünlerini kullananlar için de sadece kültüreldir, yasak elma artık kökeninden ayrı kendi başına, pek de ciddiye alınmayan hikayesi ile birlikte kültürel bir ögedir.

Konunun bir de inançlara ve gerçek inançlılara saygılı olmakla ilgili olan yönü var. Onu şimdilik bir yana bırakayım. Çok okuyup fazlası ile düşünmüş bir abimin geçen hafta Ankara’da sohbetlerimizin birinde bana söylediği sözü yazayım. ‘Ben kültürel müslümanım.’

Bunu söylediğinde, ona yukarıda yazdıklarımdan söz ettim. Değerli bir iş adamı dostumla yıllar önce aramızda geçen konuşmayı da aktardım. O konuşmayı burada da yazayım. Arkadaşım küçük denebilecek bir kentin büyük bir iş adamı. Kendisi ramazanlarda iftar ziyafeti vermekten ‘dinsel’ gösteri olmasın diye kaçındığını, ama herkesi bir araya getirmek gibi bir olanağı kullanmadığı için de üzüldüğünü söyledi, fikrimi sordu. Dinsel uygulamaların sosyal içeriğini dindar veya tutarsız görünmemek için reddetmenin anlamlı olup olmadığını uzun uzun konuştuk. İsmet Paşa ile ilgili bir anı yolumuzu aydınlatmaya yardımcı oldu. Paşa seçim meydanlarında Allah’ın adını anmaz, çevresindekilerin ısrarına rağmen bundan laikliğe aykırıdır diye ısrarla inatla kaçınırmış. Menderes her türlü din sömürüsünü her fırsatta yaparken, bununla  sempati ve oy kazanırken İsmet Paşa bundan hep uzak durmuş, çevresi onu yıllarca ikna edememiş. Sanırım Uşak mitingi başlamadan önce partinin kurmayları aynı taleple Paşayı epeyce sıkıştırıp bu kez söz almışlar. Miting bitince, ‘Paşam söz vermiştiniz, yine yapmadınız’ diye serzenişte bulunduklarında Paşa kendisine yakışan bir muziplikle:

-Allahaısmarladık dedim ya, diye cevap vermiş.

Allaha ısmarladık, demeyi bile laiklikle veya kendi kişiliği ile bağdaşmaz sayan aşırı hassas bir yaklaşımı, İsmet Paşaya olan hayranlığıma rağmen paylaşmıyorum. Bunu onun halktan kopması, kültürüne yabancılaşması iddialarına dayanak yapmanın gayet mümkün olduğunu düşünüyorum.

Meselenin özü benim için gayet nettir: Barışmak gibi zıddı küslüğü, kavgayı hatta savaşı anımsatan bir sözcük yerine toplumda karşılığı olan daha yumuşak daha davetkar bir sözcüğün seçilmesi yani HELALLEŞME denmesi beni hiç rahatsız etmiyor. Açıkçası bu tercihi çok yerinde ve hatta akıllıca buluyorum. Konuyla ilgili bir düşüncemi de paylaşmalıyım. Bana kalırsa Ateist veya agnostik de olsanız kültürel anlamda bile dindar görünmemek için aşırı bir özen göstermek, dilin kimi olanaklarını kullanmaktan kaçınmak içşn çaba göstermek, birilerinin daha dindar görünmek için her fırsatı o dili kullanması gibi, yani onunki kadar tuhaf ve garip geliyor.

Daha ileri gidiyorum: Öyle bir tavrı, zaman zaman gereksiz bir dürüstlük ya da aşırı bir tutarlılık gösterisi olarak görüyor ve kendi adama gayet yapay buluyorum. Çünkü din hemen hemen tüm kültürlerin içinde erimiştir, bu nedenle kültürel dindarlık hepimizin mayasında vardır, inkarı yorar insanı. Esas olan doğallıktır. Geldiği gibi söylemek ve yaşamak gerek. Yorgunluğa değmez.

18 Aralık 2021

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir