“Kanun-u Esasi” ile beraber, “hangi din ve mezhepten olursa olsunlar”, tüm Osmanlıları eşit
vatandaş sayan anlayış da rafa kaldırılıyordu. O yıllarda “hafiye ordusu”, Hamidiye alayları
ve Zaptiye Nezareti kendilerine düşeni yaptılar.
Dünden bugüne Türklerin ‘Göç’le sınavı
“Mültecilere 40 milyar dolar harcayan Türkiye, evelallah bir 40 daha harcar; bu milletin
bereketli bir kesesi var!”.
Bu sözleri Başkan Erdoğan 4 Mart 2020 tarihinde, AKP grup toplantısında söylüyordu. Oysa
hayli talihsiz bir açıklama oldu! Bir hafta sonra Türkiye’de ilk korona vak’ası kaydediliyor ve
izleyen aylarda da, “bereketli kese”, değil mültecilerin, perişan halkın bile yardımına
koşamıyordu! Suriye iç savaşıyla tetiklenen göç dalgaları birbirini izlemiş, sonunda da
Türkiye kaygıyla Afgan sığınmacıları bekler hale gelmişti. Halkın büyük çoğunluğu farklı
düşünse de, “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” diyordu Tayyip Bey. (20
Temmuz 2021). Ve bu arada Uluslararası Göç Örgütü (İMO) her hafta 30 bin kadar Afgan’ın
ülkesini terk ettiğini açıklar ve AB yetkilileri de yeniden “para yardımı”ndan söz etmeye
başlarken, Van’a sığınan Afganlar da bir Fransız gazeteciye Türkiye’nin kendileri için “düşler
ülkesi” olduğunu anlatıyordu. (Le Monde, 9 Ağustos 2021)
***
Göçlerle oluşmuş ve tarihinde sayısız göçler yaşamış bir milletiz. Osmanlı kuruluş
döneminde, bir yandan “kolonizatör dervişler” (Ö. Lütfi Barkan) barışçı yerleşimlere öncülük
ederken, öte yandan da savaşta ölenlerin ya da korkup kaçanların yerini almak üzere başka
yerlerden “sürülüp getirilenler” nüfusu azalmış şehirleri ve boşalmış köyleri
“şenlendiriyordu”
16. yüzyıl sonlarında tımar sistemi çökmeye başlayınca, bu kez de Saray, “ferman”lar,
“adaletname”ler ve “Men-i Mürûr tezkereleri” (geçiş yasakları) ile bu göçleri düzene sokmaya
çalıştı. Ne var ki bunlar da akıntıya karşı kürek çekme kabilinden önlemler olarak kaldılar.
***
Batı’da kapitalizmin gelişmesi, bizde 1838 Ticaret Anlaşması, Batı’da tahıl ticaretinin
serbestleşmesi (1846) ile Osmanlı-Avrupa ilişkilerinde yeni bir dönem başlattı. Balkanlar
potansiyel bir tahıl deposu haline geliyor ve bölge için “iskân projeleri” tasarlanıyordu.
Artık gözler Balkanlara çevrilmişti ve o dönemde Avrupa’nın fakir bir ülkesi olan Almanya’da
bölgeye özel bir ilgi vardı. Nitekim 1856’da Islahat Fermanı’nın ilânından hemen sonra, bazı
Alman aileler Osmanlı hükümetine başvuruyor ve kendilerine ekip biçecekleri toprak
verilmesini istiyorlardı. İlk Osmanlı “Muhaceret Nizamnamesi” de bu dürtüyle hazırlandı.
Neler içeriyordu bu Nizamname?
Şubat 1857’de yürürlüğe giren on dört maddelik Nizamname’ye göre Rumeli’de ve Asya’da
sicili temiz Avrupalı göçmenlere toprak verilecek ve onlar da Sultan’a sadakat yemini ederek
bu toprağı işleyeceklerdi. İlk yıllarda her türlü vergiden muaf tutuldukları işletmeciliği yirmi
yıl boyunca başarıyla yürüttükleri takdirde de işledikleri arazinin sahibi olacaklardı.
Öneriler cazipti. Ali ve Fuat Paşa liberalizminin egemen olduğu yıllarda devlet de bunları
hayata geçirmek için elinden geleni yaptı. Ne var ki olmuyor, Nizamname çeşitli nedenlerle
beklenen sonucu vermiyordu. Bir yandan Kırım Savaşı’nın tetiklediği kitlesel göçler, öte
yandan da bu savaşla nüfuzu artan Fransa İmparatoru III. Napolyon’un “milliyetler ilkesi” bu
nedenlerin başında idiler. Balkan halkları arasında “ulusal kurtuluş” düşüncesi dışarıdan
körükleniyor, bu da Osmanlı yönetici zümresinin kaygılarını artırıyordu. Üstelik artık
sahnede Metternich gibi “Herkes olduğu yerde kalsın!” diyen muhafazakâr aktörler yoktu.
Bu koşullarda Osmanlıların çağa uygun bir “entegrasyon” politikası düşünememiş olmaları;
dahası, böyle düşünenleri de düşman saymaları, belli ki sonunda kendilerine pahalıya mal
olacaktı! Nitekim yirmi yıl sonra Rusya’yla yeni bir savaş (1877-78) başlıyor ve neden olduğu
göç dalgalarıyla sığınmacılık tarihimizde yeni bir sayfa açılıyordu.
***
Gerçekten de “93 Harbi” (1877-1878), başlangıçta İngiltere’nin kışkırtıcı tutumu, sonra da
Başbakan Gladston’un ırkçı hezeyanıyla, halk arasında “Tanzimatçılığı” gözden düşürmüş ve
Abdülhamit’in sözde “İslamcı”, gerçekte fırsatçı “istibdat”ına yol açmıştı. Savaş sonrasında
ülke felaket içindeydi; kendini savunmaktan bile acizdi. Irkçı Gladston Türkleri aşağılarken,
feci koşullarda göçe sürüklenen Müslümanların durumunu ünlü coğrafyacı Elysée Réclus
şöyle anlattı: “Türkleri tekrar Asya’ya kovmak sık sık söz konusu oldu. Fakat nasıl yok
edildiklerine bakılırsa, bunlardan Boğazları geçecek pek insan kalıp kalmayacağını kendi
kendimize sormamız gerekiyor. Kırımlar, açlık, tifüs, hareket halindeki orduları izleyen tüm
hastalıklar şimdiden Müslüman halkta bir nüfus düşüşüne yol açtı; şimdi devamlı baskı ve
sefalet tahrip işlemini tamamlayacak”. (Marseillaise; 3 Nisan 1878).
***
İşte Sultan Abdülhamit, zulüm idaresini tam da bu durumun halkta yarattığı düş kırıklığı ve
husumet üzerine kurdu. Ulusal akımlar Balkanları şiddetle sarsarken, Yıldız Sarayı’nda
ulusal uyanışlar lanetleniyor; devletin kurtuluşu, seküler bir yaklaşımla, dinsel ve etnik
ayrımcılık yapmayan bir ulus tasarımında değil, çağdışı bir din anlayışında ve “cemaatçilik”te
aranıyordu. Mithat Paşa ve Yeni Osmanlıların çağdaş bir zihniyetle hazırladıkları Anayasa da
bu karanlık anlayışın kurbanı oldu.
Gözler artık Avrupa’ya değil, Şam’a, Bağdat’a, Hicaz’a çevrilmişti ve “Kanun-u Esasi” ile
beraber, “hangi din ve mezhepten olursa olsunlar”, tüm Osmanlıları eşit vatandaş sayan
anlayış da rafa kaldırılıyordu. O yıllarda “hafiye ordusu”, Hamidiye alayları ve Zaptiye
Nezareti kendilerine düşeni yaptılar ve “çağdaş vatandaş” ülküsü de kısa sürede yerini
geleneksel cemaat ve kul politikasına bıraktı. Sultan Hamit ile Müslüman tebaayı
birleştirmeye aday en etkin araç ise Bağdat ve Hicaz demiryolları olacaktı.
19. yüzyılın, uygarlıkta insanlığın en ileri hamlelerine sahne olan son çeyreğini Osmanlı
Devleti işte böyle harcadı. Daha da kötüsü, Sultan Hamit’in mirası, izleyen yıllarda İttihatçı
milliyetçiliği de şekillendiren bir kaynak teşkil etti. İttihatçı komiteciler Alman komutanların
yönetiminde dünya savaşına bu anlayışla katıldılar ve savaş içinde yaşanan iki felaket de
aynı anlayışın ürünü oldu: 1915 yılında bir yandan Doğu’da Ermeni örgütler terör yapıyor
diye tüm Ortodoks Ermeniler Suriye çöllerine sürülüyor, öte yandan da Kuran ayetlerine
dayanılarak Mısır’a, fetih amacıyla, bir sefer (Kanal Harekâtı) düzenleniyordu.
***
Sanırım dikkatleri bir yaklaşım sorununa çekmeye çalıştığım tarihi parantezi burada
kapatabiliriz. Gerçekten de, 1919’da, Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı ve laik Cumhuriyet’le
noktalanan devrimci hareketin olağanüstü niteliğini anlamak için bu tarihi arka planı asla
gözden uzak tutmamamız gerekiyor. Üstelik aynı yaklaşım, çok partili hayata geçildikten
sonra her türlü fırsatı devrim düşmanlığı için kullanan siyaset bezirgânlarını anlamak için de
gereklidir! Örneğin bugün yaşadığımız “göçmen sorunu”, bu tarihi aynada, salt göç ve
sığınmacılık sorunlarını aşan boyutlarda, “ulusallık”, “çağdaşlık” ve “uygarlık” sorunları
şeklinde karşımıza çıkıyor. Geçmişteki göç ve iskân hareketlerini anlamadan ve kapitalizmin
bu alandaki dönüştürücü işlevini hesaba katmadan, bugün uygulanan politikayı gerçekçi
şekilde değerlendirmenin mümkün olmadığını düşünüyorum.
***
Bu politika nasıl oluştu?
Öyle anlaşılıyor ki, tüm muhafazakâr liderler gibi, Tayyip Bey de gençlik yıllarından itibaren
düş âleminde bir “Devr-i Saadet” aramış ve bunu “Devr-i Sultan Hamit”te bulmuştu. Hep
demokrasi ve seçimlerden söz etse de, temel referanslarının ortaya koyduğu gibi, aslında
kendisi için esas olan “İslam cemaati” ve müminlerin “teslimiyeti” idi. “Cemaatçi (yeniden)
yapılanma” da “külliye”ler çerçevesinde gerçekleşecekti. İç ve dış politika böylece
siyasallaşmış bir İslam potasında bütünleşti ve en çarpıcı ifadesini de Suriye politikasında
buldu!
Gerçekten de, Suriye’de taraf olduğumuz iç savaş kaybedildikten sonra Türkiye’ye akan
milyonlarca Suriyeliye, Erdoğan hiçbir zaman “mülteci” gözüyle bakmadı. Ona göre ortada
bir din kavgası vardı ve bu kavgada Suriyeli “Muhacirler” ile Türk “Ensar” “müşrik”lere karşı
yan yana savaşıyordu. “Muhacir”ler Peygamber ve onunla beraber Medine’ye göçen
Mekkelileri, Türkler de onlara Medine’de destek olan “Ensar”ı temsil ediyordu. Tayyip Bey bu
ayrımı sık sık tekrarlıyor ve bunu anlamayan Kılıçdaroğlu’nu da şöyle azarlıyordu:
“Ana muhalefetin başı, ‘Türkiye’deki Suriyelileri tekrar ülkelerine göndereceğiz’ diyor. Bunun
insanlıktan nasibi var mı? İnsanlıktan nasibini almamış olan bir kişi ancak bunu söyleyebilir.
Bunlar (Suriyeliler) muhacir, biz ise ensarız. Ensar ile muhacir nedir o adam bilmez; o
hassasiyeti anlamaz”. (Milliyet, 21 Ekim 2018).
Düşünce buydu. Oysa öyle görünüyor ki Tayyip Bey de Arap dünyasında genellikle Arap
olmayan Müslümanların “Mevali” adı altında toplanıp küçümsendiğini anlamıyor ya da
önemsemiyordu?
***
Aslında iç ve dış göçlerin bambaşka dürtülerle gerçekleştiği çağımızda, bizi bugünlere getiren
“muhacir-ensar” ayrımı tam bir Ortaçağ zihniyetinin ürünüdür ve küreselleşmiş bir
kapitalizmin başat olduğu koşullarda uygulanamaz. Uygulamaya kalkarsanız da ortaya 21.
yüzyıl teknolojisi ile 16. yüzyıl “külliye”leri inşa etmek ya da yangın uçağı bulamayan bir
ülkede SİHA’larla eski Osmanlı eyaletlerinde fütuhata kalkışmak gibi garip durumlar ortaya
çıkar! Ve sonunda da -atı alan Üsküdar’ı geçtikten sonra- “Yabancılar ve Uluslararası Koruma
Kanunu” (2013) gibi çağa uygun yasalar çıkarmak zorunda kalırsınız!
Gerçek şu ki kapitalist dünyada göç hareketleri “egoist hesabın buzlu suları”nda (Marx)
şekilleniyor ve ileri bir ülkenin sınırlarını geçen her bahtsız için kılı kırk yaran araştırmalar
yapılıyor. İsviçreli sinemacı Xavier Koller, yıllar önce, kartpostallarda gördüğü bir diyara
“umuda yolculuk” yapmaya kalkışan Maraşlı ailenin aslında nasıl felâkete koştuğunu gözler
önüne sermişti. Finli yönetmen Aki Kaurismäki de Helsinki’ye sığınan Faslı bir emekçinin,
kaçak işçi çalıştıran bir lokantacıyla saldırgan ırkçılar arasında hayata tutunmaya çalışarak,
nasıl “umudun öteki yüzü”yle (2017) tanıştığını anlattı. 2015 Eylül’ünde cansız bedeni Bodrum
sahillerine sürüklenen Aylan Bebek’in dramı ise henüz yazılmadı!
***
Batı’nın “sığınmacılık” konusundaki tutumu böyledir ve Erdoğan Batı dünyasındaki riyakâr
ve egoist tutumu kınamakta kuşkusuz haklıdır. Ne var ki bu tutumu mümkün kılan “açık
kapı” politikasının da -çağdışı “muhacir” anlayışıyla ve AB ile işbirliği içinde- yine Erdoğan
tarafından uygulandığı da asla unutulmamalıdır!
Bu politikanın hukuki dayanağını 2013 yılında AB ile imzalanan “Geri Gönderme Anlaşması”
(Dublin III Tüzüğü) teşkil ediyordu. Bu ve bunu izleyen anlaşmalar “Güvenli 3. ülke”, “ilk iltica
ülkesi” gibi kavramlarla milyonlarca göçmeni Türkiye’ye bağlıyor ve karşılığında da -bahşiş
kabilinden- bir yardım öneriyordu. Anlaşmalara göre bir ülkenin “güvenli ülke” sayılabilmesi
için, o ülkede insanların “ırk, din, milliyet, toplumsal köken, siyasi düşünce gibi nedenlerle
tehdit altında bulunmaması; işkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı davranışlara maruz
kalmaması; sivillere yönelik şiddet, çatışma kaynaklı ciddi tehditler olmaması” gibi şartlar
aranıyordu. Oysa AB sözcülerine göre Türkiye’de bu şartlar Türkler için bile mevcut değildi ve
bu yüzden de AB parlamentosunda “yaptırım” önerileri oylanıyordu. Eğer bu öneriler
uygulanmaya konmuyorsa, bunu sağlayan da AB üyeleri arasında en katı göçmen politikasını
yürüten Macaristan idi.
***
Gerçekten de yıllardan beri AB kapılarında bekleyen Türkiye, Birlik’teki en büyük dayanağı,
Birliğin göç konusunda en dışlayıcı tutumu benimseyen ülkesinde bulmuştu. Öyle anlaşılıyor
ki aradaki sözlü “pazarlık”ta Türkiye göçmenleri içerde tutacak; Macaristan da “yaptırım”ları
önleyecekti. Merkel de “Tamam!” diyecek, zevahiri kurtaracaktı! Gerisinin önemi yoktu.
Başbakan Victor Orban, göçmen krizinin zirve yaptığı 2015 yılında, Wall Street Journal
muhabirine, “Artık Avrupalıların umudu Erdoğan; her pazar Erdoğan’ın iktidarı için dua
etmeliyiz!” diyor (2 Ekim 2015) ve beş yıl sonra Türkiye’yi ziyaret eden Macar Dışişleri Bakanı
Szijjarto da, basın konferansında Türkiye’ye teşekkür ederek, eğer Türkiye “4 milyon
göçmeni” ağırlamasa, “Balkanlar üzerinden büyük kitleler halinde yüz binlerce yasadışı
göçmen Macaristan’ın güney sınırlarında belirecekti” açıklamasını yapıyordu. (AA, 8 Aralık
2020).
İşte bugünlere böyle geldik. Ve bugünlerde de, “mülteci sorunu”, bir yandan iktisadi kriz, öte
yandan da bazı sorumsuz politikacıların katkılarıyla beslenen ırkçılık ortamında, siyasi
rejimimiz üzerinde yeni bir tehdit oluşturmaya başladı.
Türkiye’yi zor günler bekliyor.
15.08.2021
Taner Timur – Birgün gazetesi


