Adına öteden beri toplumsal buhran veya çoklu organ yetmezliği diyorum, bugün çoğumuza sadece bir kez daha girdiğimiz geçici ekonomik krizlerden biri gibi görünen bizim büyük çıkmazımızı bu başlık altında sergilemek niyetindeyim. Meseleyi bir modernleşme ve gelişme çıkmazı olarak veya ülkenin beka meselesi olarak nitelemek ne denli doğru olur, bilmiyorum. Bunu ilerledikçe görebileceğiz.
Önce ana parçaları paylaşacağım. Bütünlemek sonraya kalacak. O aşamaya gelinceye kadar parçalar arasındaki bağları her okuyucu kendince kuracak. Ülke sorunlarına zaten kafa yoran kişiler için bunun gayet mümkün ve belki çok daha doğal hatta yararlı ve keyifli olduğu fikrindeyim.
Çıkış noktamızı açıkça söylemek isterim: Bizi bu çıkmaza mahkum eden çok partili rejime geçişimizden beri benimsenen toplumsal paradigma. Adını koymakta şimdilik güçlük çektiğim o paradigma derin tarihsel köklere sahiptir. Yeniden serpilip güçlenmesinde en büyük rol, kanımca iktidardan başka hiçbir şeye değer vermeyen, oy uğruna her türlü sömürüyü mübah hatta hak sayan, iktidara geldikten sonra orada kalmak için her türlü hileye başvurmakta sakınca görmeyen politikacı esnafına aittir. Başka deyişle, bu paradigmanın oluşumunda ve sürdürülmesinde en büyük sorumluluğun yönetici sınıflara ve dolayısı ile siyasal sisteme düştüğü görüşündeyim. Başka etkenlerin payını ne büsbütün yok saymak ne de azımsamak mümkün; ne var ki ülkedeki çarpık siyasal yapı ve onun etkili güç merkezleri bu paradigmanın özellikle son elli yılda serpilip kökleşmesini sağlayan etkenlerin başında yer almaktadır.
Paradigmanın görünüşleri ortada: Üretmeden tüketmenin, kamu malından ve gelecek kuşakların sırtından zenginleşmenin hem mümkün hem de hakça olduğunu hayal diye seçmene satan her devrin politikacısı, bu çıkmazı derinleştiriyor, o çıkmazdan kurtulmanın maliyetini de artırıp gelecek kuşaklara yıkıyor. Bu tahripkar siyasal paradigma özellikle son elli yılda sadece kendine göre bir seçmen bir kitlesi yaratmakla kalmadı, aynı kabullerin toplumun hemen her kesiminde belli bir biçimde yerleşip paylaşılmasına da yol açtı. Üretmek yerine talanı, nitelik yerine niceliği önemseyen, emeksiz zahmetsiz yaşamayı her durumda kendisi için hak sayan, her meseleye kısa vadeli dar çıkarlardan bakan çağdışı paradigma giderek çok daha fazla egemen oldu. Her türlü faydayı hemen bugün ve maliyetini gelecek kuşaklara bırakarak elde etmeye çalışmanın fazilet sayıldığı bir zihinsel ve ahlaksal yapı oluştu. Demokrasinin düşünsel temelleri, bu arada eşitlik, adalet, dayanışma ve insan hakları gibi temel değerlerin karşılığı yaygın ve yerleşik olarak toplumda zaten hiç var olmadı. Kısacası, cumhuriyet ve demokrasi onu besleyecek kollayacak sivil toplumu oluşturacak sosyal ekonomik koşulları, kısacası bilinçli bir orta sınıfı yaratamadı. Belki tüm bunlardan çok daha önemli olarak, ülke kalkınma İçin gerekli kaynak meselesini kalıcı olarak bir türlü çözemedi, çözmeyi önceleyecek bir dönemi de hiç bitmeyen siyasi mücadelelerin de etkisiyle ne yazık ki yakalayamadı. Geldiğimiz noktada, temelli bir paradigma değişikliğini başarmadan o çıkmazdan kurtulma ihtimali ve bundan kurtulmadıkça, çağdaş ve bağımsız bir topluma doğru ilerlemenin imkanı kanımca bugün artık yoktur. Üstelik negatif seleksiyona dayalı sandıksal demokrasi, rasyonel değişimi sağlayacak mekanizmaları tamamen tıkamış durumdadır. Siyasal sistem halkı, halk ise sistemi yok edecek bir süreçle son derece yozlaştırmıştır. Peki, bu tahripkar paradigmanın ip uçları nerelerdedir, başlıca belirtileri temelleri nelerdir? Bizi çıkmaza bizi hangi mekanizmalarla sürüklemektedir? Paradigma değişikliği gerçekten mümkün müdür, mümkünse nasıl başarılabilir? Bu ve benzeri alabildiğine zor soruları kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı olarak yanıtlayacak metinler bulacaksınız burada. İlk bakışta birbiri ile kopuk görüneceklerdir, ancak tümü çıkmazımızla ilgili olguları tesbitleri fikirleri analizleri içerecek. Belli aralıklarla yeni metinler eklendikçe, konu bir bakıma en çok da okuyucunun feraseti sayesinde ve ilkin onun zihninde oluşacak, daha sonra bağlantılarla somutlaşıp vücut bulacak. Öylece umarım, ete kemiğe bürünüp yazı diye görünecek. Alışılmışın dışındaki bir süreçle oluşacak bir sergileme olacak. Aykırı olanı, söylenmemişi söylemeye çabalayan bir yaklaşıma hazır olun. İki yüz yıldır neden bocalıyoruz diye sormuş ve yıllar önce kendince yanıtlamış olan saygın bir bilim adımından gayet güçlü bir alıntı ile çıkıyoruz yola.
…..
“genç okuyucu! türk reform tarihinin âkıbetini anlatan bu hikâyeyi senin için yazdım. bugününü daha iyi anlamak için sen onu yeniden öğren; daha derinlere git ve yazdıklarımın doğru olup olmadığını kendin araştır. bugünkü türkiye’nin hangi şartlar içinde kurulduğunu o zaman daha iyi anlayacaksın ve onun da, gene dönüp dolaşıp bu hikâyede anlattığım aynı bozucu kuvvetler tarafından aynı âkıbete uğratılmasına razı olmayacaksın. sana bahsettiğim endam aynasının önüne geçtiğin zaman kendi ulusunu, tam “kurtulduk” dediğimiz anlarda, gene fakir, gene borçlu, gene dilenci durumunda, çoğunluğunu gene paçavralar içinde görürsen elbette buna razı olmayacaksın. karamsar olmana, yabancı milletlere ve devletlere düşman olmana, kin beslemene ne lüzum, ne fayda, ne de hakkın vardır. sorumluluk sana aittir. dünyanın hayalât dünyası olmadığını, hesap-kitap dünyası olduğunu idrak etmen yeter. kalkınmanın yolu heyecan ve kin değil, bilgi ve medenî cesarettedir.”
Niyazi Berkes
200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?
1964
…..
Neden sorusunun demokrasi açmazımıza ilişkin özlü yanıtı
Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu yazmış.
ÜLKEMİZ VE. GERÇEKLER…..
“Türkiye’de güçlü bir kent yoksulu, Marksist sosyologların deyimiyle lümpen-proleter bir sınıf siyasete ağırlığını koyuyor. Buna dayanan bir demokrasinin sürdürülebildiğine dair siyaset bilimi araştırmalarında hiçbir kanıta sahip değiliz. Burada kritik olan, seçmen temsilcisinden ne talep edecek, özgürlük, hukuka saygı, temiz siyaset mi? Yoksa iş, kendisinin veya yakınlarının kayrılması, hiç katkı vermeden bazı kamusal yararlar mı? Tabii bu kasten evirip çevirip çarpıtılırsa o ayrı! Söylediğim çok net: MÖ 300’lerde Aristo’dan 20 ve 21. yüzyılda Seymour Martin Lipset’e kadar demokrasilerin oluşması için güçlü ve siyasetten bağımsız bir orta sınıf olması gerektiğini ileri sürmüş düşünürler vardır. Bu savların yanlışlanamadığı da görülmektedir. Türkiye’de güçlü bir orta sınıf yok, onun yerine kalabalık bir istihdam dışı kent yoksulu tabaka var. Orta sınıfın talebi özgürlük, haklar ve hukuk devletidir. Oysa istihdam dışı kent yoksullarının hukukun kendilerine yaradığını düşündüklerini gösteren bir kanıt da yok, hukuk dışı uygulamalardan olumsuz olarak etkilendikleri, özellikle yolsuzluklardan şikâyetçi olduklarını gösteren kanıt da yok. Çünkü içinde yaşadıkları ortam hukukun içinde değil zaten. İnsan kaynakları gelişimi düzeyi fevkalade düşük bir tabakadan bahsediyoruz. Bu kitlenin hukuk devleti bilgisi de yok, yaşadığı ortamda hukuka uymanın maliyeti de oldukça fazla. Gecekonduda oturan, kayıt dışı ekonomide çalışan, elektrik, su vb. hizmetleri ödeme gücü olmadığı için bunları bedava temin etmeye çalışan geniş kitlelerden söz ediyoruz. Bu tür bir yaşantının hukuk devleti, adalet ve hukuk kurallarına uygun işleyen bir imar, trafik, enerji vb. yasası talep etmek gibi bir lüksü olabilir mi? Hukuk devletinin bir iktisadi getirisi var, kalkınma sağladığını Daron Acemoğlu ve James Robinson kitaplarında ispatlıyorlar.
Ancak, hukuk devleti aynı zamanda pahalı da, kullandığınız elektriğin, suyun, kanalın faturasını ödeyecek, trafik kurallarına uyarak araç kullanacak, imar yasalarına uygun ev yapacaksınız. Bu masraflara katlanmak için profesyonel meslek sahibi olmak ve o düzeyde gelir gerekiyor. Onun için orta sınıfın yaygın olduğu ülkelerde hukuk devleti ve ona dayalı çalışan bir demokrasi yaşıyor ve ekonomi kalkınıyor. Bugün önümüzdeki sorun da bu: Demokrasi olmadan hukuk devleti olmuyor, hukuk devleti olmadan ekonomik kalkınma olmuyor, ama Türkiye henüz yarışmacı bir otoriter devlet. ”
…..
“Emperyal geçmişe sahip milletlerin imparatorluklarını kaybettikten sonra oluşan yeni sosyolojik, ekonomik, kültürel ve siyasi gerçeklere adaptasyonları kolay olmayabilir. İmparatorluk fanusunun içindeki sayısız etnik grup ve uçsuz bucaksız topraklar üzerindeki ‘hâkim millet’ statüsünün yitirilişi kendini asli ve kurucu unsur olarak gören milletler ve yitirilen imparatorlukların külleri üzerinde yükselen yeni devletler açısından yüzleşmesi zor olan şu sorunsalı doğurabilir: egemen millet ayrıcalığının yitirilmesi neticesinde kendilerinden koparak devletleşen diğer uluslar ile eşitlenmiş statüyü kabullenebilme. Siyasi literatürde ‘post-emperyal sendrom’ olarak da bilinen bu konsept imparatorlukların çok milletli-heterojen yapılarına rağmen ‘başat’ ve ‘üstün’ millet statüsünün ani kaybının neden olduğu travma ve komplekslerin uzun vadedeki yıkıcı etkilerini açıklamak için kullanılır.” (Görkem Dirik) Eşe dosta ve siyasetle ilgilenen arkadaşlara Türkiye’de, içerideki azınlıklara ve çevre ülkelerine yıllardır yukarıda bahsedilen gözle bakıldığını anlatıp durdum. Kahraman Türk milletinin çevre ülkelerin halkları ve yurt içindeki azınlıkları yönetme hakkını azgın ve saldırgan Batı elimizden aldı. Lanet olsun onlara görüşü ile halâ Batı düşmanlığı yapıyoruz. Halâ o topraklar bizimdi teranesiyle ah vah çekiyoruz. İmparatorlukların dağılmasının dünyanın kaderi olduğunu bir türlü anlamıyoruz. Aslında bu durumu diğer dağılan imparatorlukların halkları da kolay benimsemiyor ama, azınlık haklarına yaklaşım konusunda bizim kadar katı davranmamayı öğrendiler. Biz ise Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından kim sorumludur tartışmaları bağlamında fikir gurupları oluşturuyoruz. Bu sağcımızda da solcumuzda da böyle. Hiçbiri dağılmayı içine sindiremiyor. Bu yüzden de kısır tartışmalara yapmaktan, yeni bir politika ile yeni ufuklara yelken açmayı başaramıyoruz.
FB arkadaşım Nurettin Doğru’nun paylaşımı ve yorumu
24 Aralık 2021
…….
https://www.facebook.com/100001062050160/posts/2090382437673804?sfns=mo
Çok Değerli Bir Yazı Dizisi
Dünkü derste ülkemizde son yetmiş yılda yaşanan yığınla krizin temelinde bütçe açıkları olduğunu konuştuk. Tek neden elbette bu değil, hemen ardından cari açıkları saymak gerek. Bunları yaratan sebepler arasında düşük faiz ve düşük politikalarını da saymak gerek. Birbirini yol açan etkenler ve yığınla neden arasında bir gerçek çok açık ve net görünüyor: Toplumun devletten ve siyasetten taleplerinin vergilerle desteklenmesi gibi mantıklı ve tutarlı bir gelenek bizde yok. Toplum kendini değil, gelecek kuşakları vergilemeyi tercih ediyor, dense yeridir. Borçlanmayı artırmak aslında tam olarak bu. Siyasal yapı bu eğilime uygun davranıyor. Siyasetçi de toplumsal taleplere uygun düzeyde vergi almaktan kaçınmayı seçilme ve iktidarda kalma stratejisinin doğal bir gereği olarak görüyor. Bu tercihin kaçınılmaz sonucu elbette borç sarmalı ve enflasyon. Borçtan üreyen faiz borcu çoğaltıyor; tasarruf fikri yok oluyor, tüketim alıp gidiyor başını, fiyatlar dört nala kalkınca düşük kur politikası ile dizginlenmeye çalışılıyor, yatırım olmayınca düşük faiz politikası ile çare aranıyor. Kanama bunlar da çare olmayınca yeniden kriz, yani işsizlik ve yoksulluk.. Sonra da sosyal düzenin çatırdaması. Onun sonucundan oluşan zincirleme hatalar ve sorunlar: düşük veya yüksek faizler, döviz kıtlıkları, ithalat zorlukları derken iflaslar, yönetim krizleri, darbeler ihtilallerle birlikte gelen acı reçeteler, iktidar yarışının daha sertleşmesi, çatışmanın ayrışmanın tırmanması. Gerisini saymaya, az gelişmişlik zincirinin izleyen halkaları resimlemeye dilim varmıyor. Kısacası birbirini besleyen sorunların ardından ekonomik krizden siyasal krize sık sık gider dururuz. Kanımca kök neden, kamu hizmetlerini talep eden toplumun bunun karşılığı olan vergiyi ödemek istememesi, siyasi yapının ise bu tavrı veri kabul etmesidir. Sonuç tekrarlanan krizler ve geri kalmışlık zinciridir. Bu sonuçtan siyasal partilerden seçim yöntemlerine, bürokratik kurallardan devlet önceliklerini belirleyen kurallara, baskı gruplarından meslek örgütlerine kadar genel anlamda siyasal sistem sorumludur. Kapsamlı bir analiz için siyasal sistemin alt ve üst sistemlerine daha yakından bakmak da gerekiyor. Öyle bir analizin ise yeri burası değil. Ancak şu kadarını görmek elbette mümkün: Yerli yabancı yatırımcı tercihinden halkın oy verme davranışına kadar herkes hepimiz ama en çok, devlet dediğimiz geminin dümeninde kaptan olan tüm siyasal yapı yüzünden doğuyor bu sonuç. Eklemek gerek: devletin gidişinden işleyişinden, siyasal yapıyı etkileme belirleme gücü olduğu ölçüde, elbette halk da sorumlu. Şeytanı dışarıda arayarak, kendimizden başka herkesi suçlu hatta hain sayarak ne sorunu anlamak, ne çözmek mümkün.
=====
Tansu Hanım Ne Bilir?
Merkez Bankası eski başkanlarından Bülent Gültekin o dönemdeki Başbakan Tansu Çiller’in krize karşı aymazlığını anlatırken, hazırlıklar yaparak gittik kendisine açıkladık ama sorunu anlayamadı diyor ve ekliyor: 1994 krizinin baş sorumlusu odur. Şu cümleleri bence çok değerli: ‘Ülkemizin ekonomide kronik bir sorunu vardır. Düşük tasarrufla yüksek büyüme ancak yabancı sermaye ile sağlanıyor. İhracata yönelik büyüme gerçekleşmediği sürece de ülke periyodik olarak kambiyo krizlerine giriyor. Serbest kur da sorunu çözmüyor.’ Çirkin politikacıların en çirkinlerindendir Tansu Hanım. Şimdi yeniden piyasada. Bir şey hariç, hiçbir şey bilmediği söylenir. Piyasaya o kadar zamandan sonra bugünlerde çıkması belki de bundandır.
Bu arada… Bugünkü kriz aynı nedenle doğdu. Ekonomi politikaya, siyasi menfaatlere kurban edildi. Hormonlu büyüme ile seçmen rüşvetleri verilerek seçim kazanıldı, ama cari açık ve bütçe açıkları yüzünden borçlar arttı; faiz döviz tırmandı, döviz uçtu ve böylece ülkenin geleceği karartıldı. Anlayan mı var?
20 Temmuz 2018
======
Ayşe Hür borçlanma süreçlerinin sadece Cumhuriyet döneminde değil, Osmanlı’da da uzun yıllar aşağı yukarı aynı biçimde sürdüğünü, tarihin başka bir kesitinde krizlere yol açarak bugünküne çok benzer sonuçlar yarattığını yukarıda bağlantısını verdiğim yazı dizisinde yeterli ayrıntıda, gayet duru bir şekilde anlatıyor. Yazı dizisi bir yandan bu nedenle çok değerli. Öte yandan, bu dersleri verdiğim uzun süre boyunca hep önümüze gelen şu sorulara dayanak sağlayıp daha çok anlam kattığı için de çok önemli: Aynı yöntemleri bu kez farklı sonuçlar vereceğini umarak yıllarca uygulayan bir toplum, her anlamda ağır bedeller ödemesine karşın neden sorunun özünü göremiyor? Neden bu tarihsel çıkmazdan kurtulma yolları yöntemleri aramakta bu kadar yetersiz duyarsız kalıyor? Sistemin sorunlu olduğunu, yeni bir toplumsal uzlaşma ile daha akılcı ve çağa uygun bir yapıya evrilmesi gerektiğini, bunu başaramaması halinde doğacak vahim sonuçların on yıllarca tamir edilemeyeceğini neden fark edemiyor? Kendimce bulduğum yanıt: paradigma körlüğüdür. Bireysel fiziksel değil topyekün bir körlükten söz ediyorum. Toplumun her kesiminde sadece gözler değil tüm algılar kapalı hale geliyor, dumura uğruyor; seçilmişi, seçkini, akademisi aydını, siyasetçisi bürokratı, işçi ve işveren dünyası ile her kesimden insanın çok büyük bir bölümü önüne konulandan başka bir seçenek düşünemez, günün dayattığından ötesini göremez, kişisel gönencini kollamaktan başka bir şey yapamaz oluyor. Sağduyu dünyayı terk ediyor. Bireyselliğin en berbat şekli olan neme lazımcılık her yana egemen oluyor. Oysa tam da şimdi, ortalığın toz duman olduğu bir dönemde, her şeye tepeden tırnağa yeniden deve dişi sorular sorarak bakmak zamandır. Yazıları dikkatle ve mümkünse birkaç kere okumanızı öneririm. Sorunun değil çözümün bir parçası olmak isterseniz tabii.
…..
-_Alıntıdır_-
2020 YILI İTİBARİYLE TÜRKİYE’NİN GENEL EĞİTİM SEVİYESİ
YAZAN: Mehmet ASAL, K12 Okulları Yönetim ve İşletme Danışmanı
EĞİTİM DÜZEYİ/KİŞİ SAYISI/NÜFUSA ORANI
AÇIKLAMALAR
1.Okuma yazma bilmeyen
2 024 979
%3
2.İlkokul Mezunu (5 yıllık)
17 579 747
%24
3.Okuma-yazma bilip okul mezunu olmayan
7 782 603
%11
4.Diplomasız
İlköğretim mezunu (8 yıllık)
5 678 694
%8
5.Diplomalı
Ortaokul ve Dengi meslek Okulu
13 365 564
%18
6.Diplomalı
Bilinmeyen
620 860
%1
1.NCİ ARA TOPLAM
A.Cahil sayılabilecek kesim
47 052 447
%63
B.Lise ve Dengi Meslek Mezunu
15 426 019
%21
C.Yüksek Okul/Fakülte Mezunu
10 257 791
%14
Yüksek Lisans ve 5/6 yıllık okul
1 083 331
%1,5
Doktora Yapmış
211 581
%0,5
2019 yılında Türkiye nüfusunun yaklaşık 82.000.000 kişi olduğu kabul edilerek ve TÜİK resmi internet sitesinde yer alan 01 Eylül 2020 tarihindeki bilgiler esas alınarak yapılan hesaplamaya göre; Tabloda 1.nci ara toplam olarak görülen, 47 052 447 nüfusa 6 yaşa kadar olan kesimi de (8 milyon) eklersek, 55 Milyon insanımız eğitimsiz denilecek seviyededir. Diğer bir ifade ile; nüfusumuzun %67 si eğitimsizdir ya da çok düşük eğitim düzeyindedir. Toplam 82 Milyonun Sadece 27 Milyonu ki o da toplam nüfusun %33’ü etmektedir, lise ve üstü eğitim seviyesindedir. Hiç okul bitirmemiş 6 yaş üstü insan sayımız 9 milyon 807 bin 582 dir. Bunun çoğunluğunu, (6 milyon 185 bin 858) kadınlar oluşturmaktadır. Nüfus sayımı kayıtlarından anlaşıldığı gibi, eğitim durumuna göre Türkiye’de en çok ilkokul mezunu bulunmaktadır. (17 milyon 580 bin) Bizi kim mi yönetiyor? %63’ü cahil denebilecek düzeydeki halkın belirlediği iktidarlar. Kalan %37’sinin ne yaptığı ise maalesef sonucu değiştirmemektedir. Bu %63’lük cahil sayılabilecek kesime hitap edebilen, sadaka kültürü ve tevekkül aşılayıp dini siyasi amaçla kullanan partiler bizi yönetmeye devam edecektir. Bunun adı nedir? Kalitesiz, çoğulcu sözde demokratik sistem. Bir zamanlar bir sanatçımız seçimdeki oyunun değerinin cahil biri ile aynı değerde olduğundan şikâyet ettiğinde kendisini kolaylıkla ANTİDEMOKRAT olarak damgalamadık mı? Demokrasi bu mu? Demokrat olmak ve demokrasi ile yönetmek ve yönetilmek istiyorsak önce ASGARİ EĞİTİM DÜZEYİNDE herkesi bir seviyeye taşımak zorundayız. Ülkesinin Başkentini dahi bilmeyen, hala Kenan Evren’i Cumhurbaşkanı sanan, Kıbrıs’ın Karadeniz’de olduğunu söyleyebilecek kadar cahil bir güruhla demokrasi ancak bu kadar olur. Bu %63’ün (47,5 milyon) en az %30’u (14 milyon kişi daha) diğerlerinin seviyesine gelmedikçe bu ülkede KATILIMCI DEMOKRASİ VE SONUÇLARI’ ndan ümit yoktur. Nüfus artış oranları ve nüfus artışına paralel olarak öncelikle bu %63 lük kesiminden diğer kesime oranla fazla çoğalacağı dikkate alındığında, sonuç gelecek için de ümitsiz görünmektedir… 2002’den beri yapılan seçimler, oy değişim oranları, yaşanan onlarca skandal, kumpas ve yolsuzluğa rağmen iktidarın bir türlü değişmediği dikkate alındığında ve yukarıdaki tabloya bakıldığında ne yazık ki gelecekten umutlu olunabilecek bir durum göze çarpmamaktadır.
Ben burada sadece sayılardan hareket ettim. Eğitim kalite ve içeriğine hiç girmedim.
Üniversitelerimizin özerk olmaması, olamaması, Rektörlerinin seçimle değil de atamayla göreve
gelmesi, Dünyaya sundukları tez, makale ve araştırma azlığı, konu, kalite ve sayfa yetersizliği,
tezlerin uluslararası dergi ve platformlarda yayınlanmaması, ARGE kifayetsizliği, Uluslararası ödül ya
da madalya kazanmış mezun sayısının üniversitenin mezun sayısına oranının yetersizliği, dünyadaki
önemli firmaların CEO pozisyonlarında bulunan üniversite mezunlarının toplam mezun sayısına
oranının azlığı, Uluslararası yarışmalarda aldığımız neticeler, Lise ve Üniversite giriş sonuçlarımız,
eğitimin sürekli olarak din eksenine kayması, son yıllarda sayıları süratle artan İmam Hatip
Okulları…
Yukarıdaki tabloda bazı sayısal sonuçlar değişse de aslında bu vurdumduymazlıkla eğitimde bir yere varamayacağımızın en bariz örneklerini teşkil etmektedir. Tüm Sanayi Devrimlerini ıskalamış, üretimde, ilimde ve bilimde kopyacılığı esas almış, Çin’den sonra dünya da en fazla taklit üreten ülke olma sıfatıyla nereye kadar…
*Mehmet Asal*
K12 Okulları Yönetim ve İşletme Danışmanı
01/09/2020
…..
Açıkça söylenmeli: demokrasinin beşiğinde bile bilinçsiz bir halkla iyi ve doğru işlemiyor demokratik sistem. Çünkü faziletli ve üretken bireylerin sistemi demokrasi. Ucuz politikacıların peşine günahkarlara cennet vaat ettiklerinde bile düşmeye her an hazır ilkesiz ve lümpen kitlelerin rejimi değil. Sistemin ağır sakatlığı ise bütün risklerin ve yüklerin oy kullanmaları tarif gereği olanaksız olan gelecek kuşaklara sürekli olarak aktarılması. Demokrasilerin Çıkmazı (Yazının tamamı bu blogda)
…..
”Modernleşme esas olarak iki ya da üç çizgisi, üç boyutu olan bir süreç. Bir tanesi sanayileşme ve buna bağlı olarak emek üretkenliğinin artması, yani insanın doğa üzerindeki hâkimiyetinin büyük bir sıçrama geçirerek yen bir evre gelmesi; ikinci boyutu modernleşmenin, lâikleşme denilen şey, yanİ, dünyanın bir büyü bozumuna uğraması, dünyanın büyülü ya da tanrısal güçlerden arındırılması; üçüncü boyutu ki, bunun üzerinde Max Weber daha çok durmuştur, rasyonalizasyon, rasyonelleşme adı verilen şey, bu da bütün insan davranışlarına, insan eylemlerine kapitalist firma ile bürokratik devletin modellerine göre düzenlenen amaçlı rasyonel eylemin hâkim olması. ”
Prof. Dr. Ali Akay
Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı
……
”Vergi kaçakçısı bir toplumdan ulus çıkar mı?” – S. Seyfi Öğün
Değeri üreten ulus , adı devlet olan kamusal-kurumsal güce adına “vergi” denilen bir kaynağı “ne kadar”, “hangi kullanımların önceliği” üzerinden aktaracak; bunun denetimi nasıl sağlanacaktır? Ulus ile devlet ilişkisinin nasıl olacağını esasta belirleyen budur. Cumhûriyeti ve demokrasiyi mânâlı tecrübeler olarak olgunlaştıracak olan da budur. Türkiye’de söylemde çatışsa da devlet ve ulus fetişizmi buradan doğuyor. Varlık, zenginlik üretiyoruz, ama değer üretemiyoruz. Devlet “varlık” üretmenin sâdece aracı değil bizzât “kendisi” hâline geliyor. Ulusal girişimcilik ise devlet ile kurulan kuralsız veyâ kuralına uydurulmuş ilişkiler üzerinden, yağmacılığa dönüşerek şekilleniyor. Bürokrasiler ile girişimciler arasında kayıt dışı paylaşımlar temelinde, evet varlıklar büyüyor, zenginlikler oluşuyor, birikiyor, ama “değerli” işler değil bunlar. Demokrasi ise bunun erişim yollarını veriyor. Şahşîci, hemşehricilik temelinde, “klanokrasi” olarak işliyor süreçler. Değer üretmeden varlık büyütmek varolan değerleri de erozyona uğratıyor. Kültür, kimlik, inanç fetişizmi de bunun bir çıktısı. Soru basit: Vergi kaçakçılığının yaygınlaştığı, olağanlaştığı, sık sık affa uğradığı yerde hangi ahlâkî değer barınabilir ki? Vergi kaçakçısı bir toplumdan ulus çıkar mı? Devleti ve milleti ile bölünmez bir bütün olmanın esrârı nedir?Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün
2023 e Doğru Türkiye
=====
Japon iş adamı Sakura:
Siz Türkler rahatınıza çok düşkünsünüz. Mütevazi yaşamıyorsunuz. Daha sonra borç batağına giriyorsunuz. Ben işadamının sıradan evim arabam var. Görüyorum ki sizde böyle değil. Asgari ücretlide en lüks telefon var. Ayrıca milli değilsiniz. Marka sevdanız var. Biz Japonlar yatırımı bilgiye yapıyoruz. Siz hazıra konuyorsunuz. Üretemediğiniz taktirde sadece tüketici olarak kalırsınız.
=====
“Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir.
Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen çok az. Umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: “Yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen?” Öte yanda iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar. İnsanları birbirine bağlayan ülkü tümden yitti, kayıplara karıştı. Herkes, yarın sabah çekip gidecekleri bir handaymış gibi yaşıyor. Herkes kendini düşünüyor. kendisi kapabileceği kadar kapsın, geride kalanlar isterse açlıktan, soğuktan ölsün, vız geliyor…”
Dostoyevski
…
Yorumdan Yazıya: Modernleşme Sancıları
Mehmet Karabatak’ın Doğan Kuban alıntısını okuyunca sabahın erinde yazdığım satırları biraz daha berrak hale getirerek aşağıya alıyorum: İlginç saptamalar, diye yazdım. Şizofreninin iki türünden söz ediyor Kuban, ülke sorunlarına ilişkin görüşlerini açıklarken. Onları nasıl anlattığını doğrusu merak etim. Okumalıyım.
O paylaşım sayesinde dünden beri yeniden yoğun olarak kafa yorduğum en esaslı sorunumuzu bu vesileyle kısaca yazmaya çalışayım: Çoğunluk tarafından paylaşılan bir toplumsal vizyondan yoksun oluşumuz. İster değerler sistemi, ister felsefe ister kültür, isterseniz hepsini içermek üzere paradigma diyelim. Hemen hemen tüm sorunlarımız sadece bu nedenden değilse bile temelde bu ortak vizyon yoksunluğundan kaynaklanır. Kökeni tarihseldir, sosyolojiktir, ekonomiktir… Nedenleri irdelemeye girmeye burada gerek yok. Meramımı açıklamam burası İçin sanırım yeter. Bu topraklarda yaşayanlar (toplum demekten bilerek kaçınıyorum, yığın veya ahali demek de istemiyorum) yüzlerce yıldan beri beri, ortak değerler oluşturup onlar üzerinde uzlaşarak ortak bir gelecek kurma konusunda başarılı olamadı. Değer veya felsefe üretme anlamındaki eserleri ve kaynakları zaten çok kıt olan bu toprağın insanları, bu denli kısıtlı birikimden yeterince ortak değer üretemezdi, üretemedi. Bu nedenle başka kaynaklardan gelen ve kendisine uzak duran değerler sistemine ister istemez maruz kaldı, onlarla temasa geldiyse de hazmetmeyi başaramadı; sonuçta tıpkı Anadolu coğrafyası gibi göçebe köprüsü olarak iki arada bir derede yeni tuhaf bir bir yerde kaldı. O köprüde ne o değerlerden bir harmanlama yapabildi, ne kendi müktesebatı ile uyumlu bir çağdaş değerler demeti oluşturup üstünde mutabakat sağlayabildi. Bunlar olmadan devlet, hele ulus devlet herhalde olmazdı, buradaki ahali veya topluluk, toplum olamadan bir sosyal sözleşme yaratamadan güya devlet oldu. Bu yüzden, demokrasisi lafta kaldı ve hep şekilsel oldu; hukuk devleti yüzeyde bir devlet çarkı ile akılla yönetilemeyen yığınların sürekli bocaladığı hazin manzara ile karşı karşıyayız. Bu tuhaf manzaranın oluşma nedenlerinden, aynı zamanda kaçınılmaz sonuçlarından biri, üretken ekonomik yapı ve istikrarlı bir siyasal-toplumsal düzen kuramamış, çağdaş hukuku hayatımızın ekseni haline getirememiş olmamızdır. Bu arada, böyle paradigmamız bir ucube yapıyı destekleyecek kalıcı uluslararası ittifaklar da oluşturamadık. Oluşanlardan hep kuşku duyduk. Cumhuriyet tarihimiz de aynı zamanda, krizler ve çalkantılar tarihi ise bence esas nedeni budur. Başka bir şekilde de söylemeye çalışayım: Ortak bir toplumsal değerler sisteminden, makul ölçüde mutabakat sağlamış somut bir vizyondan yoksunuz. Böyle bir toplumsal oluşturacak felsefenin dayanacağı kendini hem ekonomik hem düşünsel anlamda yeniden üreten bir düzeni Cumhuriyet döneminin onca çabasına karşın da oluşturmuş değiliz. Benzetme hoş görülsün: Ergenlik krizi yaşayan çocuk yaşta evlenmiş yedi kocalı Hürmüz gibiyiz. Maymun iştahlı, her şeye sahip olmak isteyen, hiç bir şeye değer vermeyen ve üretmekte uzlaşmakta becerisi kısıtlı birbirine düşman değilse de her biri ötekinden alabildiğine kuşku hatta korku duyan yığınla güya insan kaynağı, bunu aşamayan bir ekonomik yapı ve bunu sömüren bir siyasal oluşumla birbirini kırıp kurarak patinajla zaman geçiriyoruz; var oluyorsak, gelecek kuşakların hakkını kemirerek var oluyoruz. Zamanımızı en çok iktidar veya birilerine üstün gelme mücadelesi, yani particilik seçimler, futbol ve diğer yarışmalar alıyor. Hemen her alanda, hukuk ve liyakat yerine kayırmacılık çıkarcılık egemen. İktidar mücadelesi yolunda her şeyi mübah, ilkesizliği şart sayıyoruz. Çökmeyi, yağmayı talanı haksızlığı ahlakına kolayca sindiren, geleceği inşa konusunda bir toplumsal sözleşmesi bulunmayan, lafta yücelerden yüce bir kitle. Ne bilimi ne üretme becerisi. Kendi yazdığı tarihle kendi övünen bir yapı. Dışarıdan esen siyasal ve teknolojik akımların, içeriden esen tepkisel esintilerle birlikte savruluyoruz. Böyle bir yapıda, geleneksel silahların dışında her türlü aracın insafsızca kullanıldığı sessiz, zaman zaman açık bir kavga yaşıyoruz. İktidar savaşı hiç bitmeyen bu kavganın en görünür hali bence. İktidarı devlet kaynaklarının ele geçirilmesi demek çünkü. Onu ele geçiren kazanacak sanıyor. Egemen olduğu ise kesin.
….
Sonra aklımda bu düşüncelerle sabah yürüyüşüne çıktım.
Yazıya dönüşecek kadar önemli bir düşünce kırıntısı diyerek bir ara bunu yazmaya karar verdiğimde eve dönüp duşumu almıştım.
Hepsi doksan dakika.
Ama gözden geçirip tam yazmak daha uzun sürecek.
31 Temmuz 2019
…..
İyi yaşamak için öğrenmeye üretmeye emek harcamak zorundayız. Üretmek her birimizin kişisel sorumluluğu. Dişi kanlı kapitalizme rahmet okutacak bir kazanma hırsı kendi kendini yok eder. Allah’ın rahmetine devletin merhametine inanmanıza kimsenin bir diyeceği olmaz ancak üretmek ve toplumsal sorumluluk her birey için kaçınılmaz bir görevdir. Vicdani bir görev. Yasadan ve yaptırımdan da önce vicdani bir görev. Bu gerçeği anladığımız zaman, ve ancak o zaman yüz yıldır içinde bocalamakta olduğumuz zihniyet meselemizi aşmaya başlayabiliriz. Bu gerçeği haykıran önderlerden nasipsiz toplumlar, o değişim noktasına gelinceye kadar vakit geçmiş ve büyük bir ihtimalle tren kaçmış olacaktır. Tarihİn hükmü? O zaman ne olur, dersiniz tarihin hükmü? Evet, fazlaca kötümser gelecek herkese. Yine de söylemek isterim. ‘Bu ölümcül gecikmenin sorumluluğu, sözüm ona vatanına sevdalı ihtiraslı liderlerle aydın geçinen ama aynı zihniyetin kölesi olmaktan bir türlü kurtulamayan her cenahtan okumuşlara aittir’ diye yazacaktır bir veya iki yüz yıl sonra tarih.
Umarım yanılırım.
Yazının tamamı bu blogda: Zihniyet Meselemiz ve Tarihin Hükmü
…..
Zihniyet meselemizin başka bir yönünü gayet berrak ve çok bir etkili şekilde ortaya koyan değerli bir yazıyı daha dikkatinize sunmak isterim.
“OT GİBİ YAŞAMAK İSTEMİYORSAN…”
Doç. Dr. Kenan Kıbıcı
Beyninde “korteks” adında bir kodamanı beslediğini biliyor musun?.. Ve yine beyninin içinde o büyük patrona getir götür işleri yapan “nöron” isminde milyonlarca nakliyeci işçin olduğunu? Korteksinin Hulusi Kentmen tadında bir işveren olması için de; ona gerekli malzemeyi taşıyacak Halit Akçatepe kıvamında nöronlara sahip olman gerektiğini? Nöronlarının bu nakliye eylemini gerçekleştirmek için tek gereksinim duyduğu enerji kaynağının sadece “bilgi” olduğunu? Anlayacağın benim güzel kardeşim; sen bilgiye ulaştıkça nöronların da canlanıp coşuyor. Haliyle ne kadar çok sayıda enerjik nöronun olursa o kadar zıpkın bir korteksin oluyor. Peki bu “korteks” denilen zımbırtı yaşaman için şart mıdır? Sırf nefes almaksa yaşama anlayışın, şart değildir. Parazit gibi, ot gibi yaşamak istiyorsan şart değildir. Peki nöronlarını “eğitim”le beslemezsen ne gelir başına bunu biliyor musun? Nöronların aç kaldıkça hayatta kalman ve yaşamaya devam etmen için beyninin “amigdala” bölgesi devreye girer. Yani hayvani içgüdülerini kontrol eden karanlık bölge… Sahneyi devralan bu “amigdala” bölgen; kalkıp da sana “oku, araştır, aşık ol, şiir yaz, eğlen, tatil yap, güzel bir film izle, balkonundaki saksıda biber yetiştir, hayvanları sev” filan demez. Bilakis; “yaşamını tehdit eden her şeyi yok et, seninle aynı kümeyi paylaşmayan her canlıyı imha et” diye dikte eder. Eğer kendini eğiterek “Korteks” bölgeni geliştirmezsen; işte bu “amigdala” bölgen darbe yapıp yönetimi ele geçirir ve sen de cehaletinin verdiği cesaretle sığ tartışmaların gölgesinde, kendini bir kümeye dahil edip, seninle aynı safta saf tutmayan her canlıyı yaşamın için tehdit kabul edersin. Teröristlerin kafası da budur, partizanların kafası da budur, holiganların kafası da budur, köktendincilerin de kafası budur, satanistlerin de kafası budur. Haliyle ne hacı hocalar çözer bu kördüğümü, ne de papazlar hahamlar… Ne tütsü yakarak dağıtabilirsin bu lağım kokusunu, ne de parfüm sıkarak…
Bu kaosun tek çıkış yolu vardır:
OKUMAK, SÜREKLİ BİLGİLENMEK, KENDİNİ YETİŞTİRMEK…
=====
Türkiyede son yetmiş yılda en az altı kez ciddi ekonomik krizler yaşandı. 1958 yılımda ülke pratıryum ilan etti, iflasını açıkladı. Sonrasında İMF reçeteleri uygulandı. İçinde bulunduğumuz kriz ise sorunun geçici değil sistemik olduğunu, bunun temelinde ise paradigmamızın bulunduğunu açıkça gösteriyor.


