Üç yıl önce (Mart 2018) öğrencilerimle aşağıdaki satırları paylaşmışım.
Dünkü derste ülkemizde son yetmiş yılda yaşanan yığınla krizin temelinde bütçe açıkları olduğunu konuştuk. Tek neden elbette bu değil, hemen ardından cari açıkları saymak gerek. Bunları yaratan ve besleyen etkenler arasında düşük faiz ve düşük kur politikalarının payı da küçümsenemez. Birbirine yol açan yığınla neden arasında temel bir gerçek çok açık ve net görünüyor: Toplumun devletten ve siyasetten taleplerinin vergilerle desteklenmesi gibi mantıklı, tutarlı be demokratik gelenek bizde yok. Toplum talep ettiği kamu hizmetleri için kendini değil, gelecek kuşakları vergilemeyi tercih ediyor, dense yeridir. Borçlanmayı artırmak aslında tam olarak bu. Siyasal yapı yani siyasi partiler başta olmak tüm toplum bu eğilime destek oluyor, ona uygun davranıyor. Siyasetçi de toplumsal taleplere kaynak sağlamak amacı ile ona uygun düzeyde vergi almaktan kaçınıyor, bunu seçilme ve iktidarda kalma stratejisinin gereği görüyor. Bu tercihin yığınla olumsuz ve aslında düpedüz gayrı ahlaki bir dizi sonucundan biri elbette borç sarmalı ve ardından da enflasyon. Bu süreci iyi anlamak gerekir. Borçtan üreyen faiz var olan borcu çoğaltıyor; tasarruf fikri yok oluyor, tüketim alıp gidiyor başını, fiyatlar dört nala kalkınca düşük kur politikası ve ithalatla fiyat artışları dizginlenmeye çalışılıyor, bu arada uygulanan düşük kur ithalatı cazip kılıyor, ihracatı ise güçleştiriyor, ardından üretim düşüklüğü, cari açıklar ve dış ödeme krizleri. Yeterince yatırım olmayınca işsizliğe de güya düşük faiz politikası ile çare aranıyor. Kanama artıyor, bunlar da çare olmayınca yeniden kriz, yani işsizlik ve yoksulluk.. Koşa vadeli başarılar ve çıkarlar uğruna uzun dönemli planlar uygulanamıyor. Sonra da sosyal düzenin çatırdaması ile birlikte oluşan zincirleme hatalar ve sorunlar: düşük veya yüksek faizler, döviz kıtlıkları, ithalat zorlukları derken iflaslar, yönetim krizleri, darbeler ihtilallerle birlikte gelen acı reçeteler, iktidar yarışının daha sertleşmesi, toplumsal çatışmanın ve ayrışmanın tırmanması. Gerisini saymaya, az gelişmişlik zincirinin izleyen halkalarını resimlemeye dilim varmıyor. Kısacası birbirini besleyen sorunların ardından ekonomik krizden siyasal krize sık sık gider dururuz. Kanımca kök neden, kamu hizmetlerini talep eden toplumun bunun karşılığı olan vergiyi ödemek istememesi, siyasi yapının ise bu tavrı değiştirmeye çalışmak yerine ondan yararlanmaya çalışmasıdır. Böylece tekrarlanan krizler ve geri kalmışlık zinciri, bize çok partili rejime düşünsel birikim olmadan geçmiş olmanın acı bir meyvesidir. Bu sonuçtan siyasal partilerden seçim yöntemlerine, bürokratik kurallardan devlet önceliklerini belirleyen kurallara, baskı gruplarından meslek örgütlerine kadar genel anlamda bütün siyasal sistem sorumludur. Kapsamlı bir analiz için siyasal sistemin alt ve üst sistemlerine daha yakından bakmak gerekiyor. Öyle bir analizin ise yeri burası değil. Ancak şu kadarını görmek elbette mümkün: Yerli yabancı yatırımcı tercihinden halkın oy verme davranışına kadar herkes hepimiz ama en çok, devlet dediğimiz geminin dümeninde kaptan olan tüm siyasal yapı yüzünden doğuyor bu sonuç. Eklemek gerek: devletin gidişinden işleyişinden, siyasal yapıyı etkileme belirleme gücü olduğu ölçüde, elbette halk da sorumlu. Şeytanı dışarıda arayarak, kendimizden başka herkesi suçlu hatta hain sayarak ne sorunu anlamak, ne çözmek mümkün.
=====
Ayşe Hür borçlanma süreçlerinin sadece Cumhuriyet döneminde değil, Osmanlı’da da uzun yıllar aşağı yukarı aynı biçimde sürdüğünü, o dönemde de krizlere yol açarak bugünküne benzer sonuçlar yarattığını anlatıyor. Aşağıda bağlantısını verdiğim yazı dizisinde, ilginç ayrıntılarla birlikte geçmişe ayna tutarken, bugünü da aydınlatıyor. Yazı dizisi bu nedenle çok değerli.
Öte yandan, bu dersleri verdiğim uzun süre boyunca hep önümüze gelen şu sorulara dayanak sağlayıp daha çok anlam kattığı için de çok önemli:
Aynı yöntemleri bu kez farklı sonuçlar vereceğini umarak yıllarca uygulayan bir toplum, her anlamda ağır bedeller ödemesine karşın neden sorunun özünü göremiyor? Neden bu tarihsel çıkmazdan kurtulma yolları yöntemleri aramakta bu kadar yetersiz duyarsız kalıyor? Sistemin sorunlu olduğunu, yeni bir toplumsal uzlaşma ile daha akılcı ve çağa uygun bir yapıya evrilmesi gerektiğini, bunu başaramaması halinde doğacak vahim sonuçların on yıllarca tamir edilemeyeceğini neden fark edemiyor? Kendimce bulduğum yanıt: paradigma körlüğüdür. Bireysel fiziksel değil topyekün bir körlükten söz ediyorum. Toplumun her kesiminde sadece gözler değil tüm algılar kapalı hale geliyor, dumura uğruyor; seçilmişi, seçkini, akademisyanı aydını, siyasetçisi bürokratı, işçi ve işveren dünyası ile her kesimden insanın çok büyük bir bölümü önüne konulandan başka bir seçenek düşünemez, günün dayattığından ötesini göremez, kişisel gönencini kollamaktan başka bir şey yapamaz oluyor. Sağduyu dünyayı terk ediyor. Bireyselliğin en berbat şekli olan neme lazımcılık her yana egemen oluyor. Daha kötüsü, toplumsal varlıklara karşı genel ve Gözü dönmüş bir ganimetçilik tavrı gelişiyor. Eskiden ‘bal tutan parmağını yalar’ denirdi. Devleti sömürmek artık bir ahlaki tavır haline geldi. Oysa tam da şimdi, ortalığın toz duman olduğu bir dönemde, her şeye tepeden tırnağa yeniden deve dişi sorular sorarak bakmak zamandır. Yoksa, gelecek karanlıktır. Yazıları dikkatle ve mümkünse birkaç kere okumanızı öneririm. Sorunun değil çözümün bir parçası olmak isterseniz tabii.
https://www.evrensel.net/haber/363414/osmanlidan-bugune-enflasyon-ve-borc-sarmali-i
https://www.evrensel.net/haber/363517/osmanlidan-bugune-enflasyon-ve-borc-sarmali-ii
17 Mart 2021


