“Kimse beceremeyeceği ticarete atılmaz; ama herkes ticaretlerin en zoru olan hükümet işine
gözünü bile kırpmadan girmek ister”…
Sokrates politikaya dair eleştiri yapmaktan kaçınmamış ve demokrasiye yönelik
düşüncelerini açıklıkla ifade etmiştir… En iyi yönetim biçimini tarife çalışmış, devleti ve
kurallarını, vatandaşlığı kavram olarak tarif etmeye uğraşmış, devletin ve polisin moral
görevlerinden bahsetmiştir… Sokrates’e göre polis veya kent-devletinin varlık nedeni, sadece
yurttaşlarının hayatlarını güvence altına almak değil onların mutluluğa erişebilmelerini
mümkün kılmak, ahlaken iyi bir yaşam sürmelerini sağlamak ve yurttaşlarına iyi bir hayat
temin etmektir… Aynı zamanda bir eğitim kurumu olan polis, yurttaşlarını gerçek mutluluğa
eriştirmekle, onları ruhlarına özen gösteren iyi insanlar haline getirmekle mükelleftir…
Devlete düşen, yurttaşlarını özellikle manevi yönden geliştirmek, onları kendi iyi telakkisine
göre erdemli varlıklar haline getirmektir…
Sokrates, polis ya da devlet ile vatandaş arasında yasaların çerçevesini çizdiği bir sözleşme
olduğunu söyler… Bu sözleşmeyle kaderini, sosyal sistemini bütün hayatı boyunca üyesi
olduğu topluluk ya da cemaate bağlı kılmış olan yurttaşın, başına buyruk hareket etmemek
gibi bir yükümlülüğü vardır… Sokrates, sözgelimi kendisinin Atina devletiyle bir sözleşme
yaptığını; bu sözleşme uyarınca devletin koruması, güvencesi ve rehberliği altına girdiğini;
doğmuş olduğu Atina’da, polisin medeni hukukuna göre yurttaş olduğunu, onun eğitim
sistemine göre yetiştirilip eğitildiğini söyler… Dolayısıyla, Sokrates diğer yurttaşlar gibi kendisinin de Atina devletiyle yasalarının esiri, hatta kölesi olduğunu kabul eder… Bireyin
iyiliği, moral gelişimi ve kendisini gerçekleştirip, potansiyelini hayata tam olarak ve doğru
geçirmesi için var olan, varlık sebebi iyilik ve adalet olan devletin ve hukukun kötü
olamayacağını iddia eden Sokrates açısından sorun, devlette ve yasalarda olmayıp, devleti
temsil edenlerde, yasaları uygulayanlardadır…
“Canınız sıkılmasın ama gerçek şu : Devlette görülen birçok yasadışı ve haksız işe karşı
doğrulukla savaşarak, size ya da herhangi bir başka kurula karşı gelen hiç kimse ölümden
kurtulamıyor… Evet, ancak hak yolunda çalışan bir kimsenin, kısa bir zaman olsun
yaşayabilmesi için, devlet adamı değil, yalnızca yurttaş olarak kalması gerekiyor”…
Sokrates, son olarak devletin yönetim sanatında uzman olmayanlar, yani herkes tarafından
temsil edilmesine; yasaların, gerçek adaletin, hayatın amacının ne olduğunu bilmeyen,
gerekli felsefi bilgelikten yoksun sıradan insanlar tarafından uygulanmasına karşı çıkar ve
demokrasiyi şiddetle eleştirir… Herhangi bir zanaat ya da meslekte ustalık veya uzmanlığın
kişiye kendi alanı dışındaki konularda hüküm verme hakkı kazandırmadığını savunur ve
Atina’da demokrasinin en büyük sıkıntısının bu olduğunu söyler… Atina’nın geleceği, herkesi
ilgilendiren politik kararlar tartışılır ve alınırken, önemli projeler ve politikalar belirlenirken,
özgür (köleler ve kadınlar oy kullanamazdı) her Atina yurttaşının aynı ya da eşit oy hakkına
sahip olmasına ve Atina demokrasisinin temelindeki “politik konularda bir kimsenin
görüşünün bir diğeri kadar iyi olduğu” düşüncesine karşı çıkar… Buna göre, mesleki teknik
bilgiye ihtiyaç duyulan konularda işin uzmanlarını çağırıp onların bilgisine başvuran halk
meclisinin, iş devletin yönetimine, Atina’nın istikbaliyle ilgili kararların alınmasına gelince,
“inşaatçı, ayakkabıcı, tüccar, kaptan, zengin veya yoksul” herkesi dinleyip, kararı gerekli bilgi
ve uzmanlıktan yoksun bu insanların oylarıyla alması Sokrates için çok anlamsızdı…
Her insan gerek doğası ve gerekse aldığı eğitimle bir iş ya da mesleğe uygundu… Dolayısıyla
politik meselelerle ilgili bu konuda eğitilmiş ve doğası gereği yetenekli kişilerin karar alması
gerekliydi, tıpkı diğer mesleklerde olduğu gibi… O, işte bu inancı nedeniyle, özgür Yunan
yurttaşlarının politik kararlara doğrudan katılmalarına hayatı boyunca karşı çıktı… Çünkü
politika ona göre, aynen kaptanlık, mimari, ayakkabıcılık gibi bir sanattı; dolayısıyla, bilgiden
yoksun çoğunluğun veya meclise kura ile seçilmiş görevlilerin kararlarıyla hayata geçirilecek
demokratik bir yönetim, bir sanat olan siyasetin ne özüne veya ruhuna ne de amacına uygun
düşerdi…
Sokrates, burada şöyle akıl yürütüyordu : “Ağır bir hastayı ameliyat etmek gerektiğinde, onu
herhangi bir kimseye bırakmaz, cerrahi kura ile seçmeyiz…Takımımızı temsil edecek bir
atlete ihtiyaç duyduğumuz zaman, söz konusu sporcuyu kura ile belirlemeyiz; bir yerden bir
yere gemiyle seyahat etme durumunda olduğumuz zaman, geminin kaptanı ya da
dümencisini, kura benzeri usullerle gelişigüzel bir biçimde seçmeyip, işin uzmanını, bu
sanatın eğitimini almış olanı ararız”…
Bu, Sokrates’e göre, devlet gemisini yüzdürecek kaptan için daha da fazla geçerliydi… Devlet
yönetimi, baştan sona tam ve gerçek bilgiye bağlı bulunan, bu yüzden mutlak bir disiplini gerektiren ciddi bir işti… Ona göre, böyle bir bilge hükümdarın yönetimi; yurttaşların bilinçli
ve istemli bir sözleşmeyle bağlandığı, özgürlük ve mutluluğun temin edilip korunduğu, bir
hukuki düzene sahip ve yasanın üstünlüğüne dayalı bir yönetim olmalıdır… Sokrates’in
tanım veya işaretlerinden, bunun anayasal monarşi veya aristokrasiye işaret ettiği açıktır…
İleride, öğrencisi Platon bu konuyu derinlemesine irdeleyip Devlet adlı eserinde halkı
yetkinliklerine bağlı olarak kastlara ayırarak sorunu çözmeye çalışmıştır… Devlet’i yazan her
ne kadar Platon ise de bu eserin babası Sokrates’tir…
Sokrates (Bildiğim bir şey var, o da hiçbir şey bilmediğimdir)
Serkan Talo
Felsefe Buluşma Noktası
Alıntı:
https://www.hepsiburada.com/bildigim-bir-sey-var-o-da-hicbir-sey-bilmedigimdir-sokratespm-HB00000V165H
………
“İnsanın kendisine karşı ödevi, yükünü bulmuş ve yükünü almış olmaktır”…
Sisifos (Sisyphus), Albert Camus felsefesinin merkezini ve kalbini oluşturan bir mitolojik ve
trajik karakterdir… Sisifos’un öyküsü, yazgısına mecbur ve yazgısına mahkum olan absürd
insanın öyküsüyle aynı denize dökülen iki ayrı ırmak gibidir – zorunlu bir akışta birleşir ve
çoğalırlar… Camus, absürd olanı, yabancı olanı ve intihar konusunu felsefi bahse açarken,
Sisifos söylencesinin cezp edici derinliğinden faydalanır… Bilge ve kurnaz bir ölümlü olan
Sisifos, Zeus’un sırrını açığa çıkarıp onu kızdırınca, meşhur cezasına doğru sürüklemeye
başlamıştır… O, tanrılara başkaldıracak, onları yadsıyacak ve efendisizliğe doğru kararlı bir
adım atacak cesarette ve keskin, korkutucu zekası ile tanrıları bile aldatabilecek
kabiliyettedir… Tanrılar böylesi bir alaycılığa ve aldatmacaya elbette göz yummuyacak,
Sisifos’u görülmemiş bir işkence ile cezalandıracaktır… Sisifos’un trajik cezası ise Camus’un
dilinden şöyledir :
“Tanrılar, Sisifos’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya
mahkum etmişlerdi; Sisifos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi
ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep… Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza
olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı”…
Sisifos’un tanrılar tarafından çarptırıldığı bu ceza, belki de ona gerçek yaşamın kapılarını
açmıştı… Yaşamın kendisiyle, yani yaşamın absürditesiyle yüzleşme fırsatını yakalamıştı
Sisifos… Kendi yükü ile, sürüklemek zorunda olduğu bir kaya ile baş başa kalmıştı… O, kendi
yüküyle ve kendi yazgısıyla sınanmış ve bu sınamadan kendisini çıkarsamıştı… Sisifos’u trajik kılan şey ise, bütün bu yükleri, bilinçli halde sırtlanmış olmasıydı… Camus’un deyişiyle,
Sisifos artık “absürd kahraman” dı…
İşte tıpkı Sisifos’un bir kayayı tepeye yuvarlaması ve her seferinde kayanın tekrar aşağı
düştüğünü izlemesi gibi, absürd insan da kendi yazgısını tepeye doğru yuvarlamak adına
yaşamı boyunca didinip durur ve her seferinde yazgısının aşağı düşüşüne şahit olur…
Açıkcası, absürd insan, modern Sisifos’tur… Ama Camus buradan bir umutsuzluk, bir
karamsarlık, dahası bir çökkünlük ve vazgeçiş çıkarsamaz – zaten öyle olsaydı, intihar ilk
seçeneğimiz olurdu… Camus’a göre, Sisifos mutlu bir karakter olarak tasarlanmalıdır…
Çünkü onun yazgısı kendi ellerindedir, kayası onun kendi biçimidir… Sisifos’un yuvarladığı
kaya, kendisinin dışında ya da kendisinden başka bir şey değildir… O kayanındır, kaya ise
onun… Tüm tanrıları yadsımış olan Sisifos, efendisiz yazgısının mutlak bekçisi olmuştur…
İşte tıpkı Sisifos gibi, absürd insanın da yazgısı kendi ellerindedir, kendisinindir ve kendi
içindir… Absürd insanın yazgısı, onun kendi biçimidir…
Gel gelelim, çaba ve gayret içinde olma, kayası uğruna biteviye didinip durma işi, hiç de
nafile, hiç de çılgınca bir iş sayılmaz… Çabalıyor, gayret ediyor, didiniyor olmanın kendisi, tek
başına bir ağırlık, tek başına bir ustalık, tek başına bir mutluluktur zaten… Biteviye çabanın,
gayretin ve didinmenin sonucunda neyin elde edilip edilmediğinin ya da didinme eyleminin
hedeflediği şeye ulaşıp ulaşmadığının hiçbir değeri yoktur bu halde… Yalnızca ve yalnızca
didinmek gerekir… Varlıkta olmanın ustalığı, ancak didinme ile kendisini gerçekleştirir…
Trajik kahraman Sisifos’un, absürd insana bağışladığı da işte budur; yüreğin kum tepeleriyle
kaplı çorak çölü ancak bu sayede bahçelerle, meyvelerle doldurulabilir… Camus’un söylediği
şekilde söylemek gerekirse :
” Kişi kendi yükünü her zaman yeniden bulur… Fakat Sisifos, tanrıları inkar eden ve taşları
yerinden oynatan daha yüce bir doğruluğu öğretir… O da her şeyin yolunda olduğu sonucuna
varır… Bu evren, bir efendisi olmadan, artık ne verimsiz ve de anlamsız gözükür ona… O
taşın her atomu, kederle dolu o dağın her bir taneciği kendi içinde bir dünya yaratır…
Zirveye yönelmiş mücadelenin kendisi bir insanın kalbini doldurmaya yeter… Sisifos’u mutlu
olarak imgelemek gerekir”…
Sisifos yükünü almış ve yüküyle yüzleşmişti… Öyleyse artık insanın da kendisine karşı ödevi,
yükünü bulmuş ve yükünü almış olmaktır… Yükünü alan insan, yazgısının özenli taşıyıcısı,
kendi kayasının biricik yuvarlayıcısı, kendi yükünün efendisi olarak absürd olana
başkaldırmaya başlamış demektir… Fakat yalnızca bu yetmez, yaratmak da gerekir öte
yandan… Çünkü yaratmak, dünyanın tozlu perdesini aralamaktır…
“YARATMAK, İKİ KERE YAŞAMAKTIR”…
Albert Camus (Başkaldırıyorum, o halde varız!)


