Bundan üç yıl kadar önce, İngiltere’de yayımlanan The Times Literary Supplement dergisi,
dünya edebiyat tarihinde örneğine az rastlanır bir ‘intihal’ olayını açıklamış, okuyanın
parmağını ağzında bırakmıştı. Biliyorsunuz, ‘intihal’, başkasının yapıtını az çok değiştirerek,
ya da hiç değiştirmeden kendi yapıtıymış gibi ortaya çıkarmaya deniyor. Türkçe’si, ‘aşırma’…
The Times Literary Supplement dergisinin açıkladığı ‘intihal’ Afrikalı bir yazarın, göz göre
göre, bir batılı romancının, daha 1934’te yayımlanmış bir romanını, sadece kişilerin adlarını
değiştirip Fransızca’ya çevirerek, üzerine kendi imzasını atması ile ilgili. Derginin, her iki
romandan sayfa sayfa örnekler vererek açıkladığı bu ‘aşırma’nın öyküsü şöyle:
1968 yılında Mali’li yazar Ouologuem’in Fransızca olarak yazdığı Le Devoir de Violence
(Zorbalığın Ödevi), Fransa’da, Seuil Yayınevi’nce basılıyor. Roman, piyasaya çıkar çıkmaz
büyük ilgi uyandırıyor Fransa’da. Edebiyat eleştirmenleri kolları sıvayıp Bay Ouologuem’in
romanına övgüler döşeniyorlar; romanı ‘Fransızca konuşan Afrika ülkelerinin edebiyat
alanında gitgide güçlenen canlılığının bir kanıtı’ olarak göklere çıkarıyorlar. Sonunda Le
Devoir de Violence, Fransa’nın bellibaşlı edebiyat ödüllerinden birine, Renaudot ödülüne
aday gösteriliyor. Ödül, bay Ouologueme veriliyor. 1971’de de kitap, Ralph Mannheim
tarafından İngilizce’ye çevrilip ABD’de yayımlanıyor. The Times Literary Supplement’in
belirttiğine göre, bu romanın ABD’de uyandırdığı ilginin Fransa’dakinden aşağı kalır yanı yok.
ABD’de televizyona çıkıyor bay Ouologuem; romanının ‘otantikliğini savunuyor; ‘Fransızca
yazdım ama, romanımda geleneksel Afrika ritmlerini ve Afrika’nın geçmişinin izlerini
bulacaksınız!’ diyor.
Buraya kadar herşey yolunda. Ama, The Times Literary Supplement’in bir yazarı, bay
Ouologuem’in romanını okuyunca ‘ben bu romanı daha önce okumuştum’ duygusuna
kapılıyor. Belleğini biraz kurcalayınca, bir de bakıyor ki, Le Devoir de Violence, İngiliz yazarı
Graham Greene’nin 1934 yılında yayımlanmış ‘It’s a Battlefield’ adlı romanından satır satır
aktarma değil mi!.. Hemen kolları sıvıyor ve bu ‘intihal’ i ortaya koyuyor. Bundan sonrasını
The Times Literary Supplement’in yazarından dinleyelim: ‘Roman, Bound to Violence adıyla
İngilizce’ye çevrilip ABD’de yayımlanınca, ‘işte ilk gerçek Afrika romanı!’ diye kıyametler
koparılmıştı. Bu aşırma olayından sonra, doğrusu, bu yargı insana bulantı veriyor. Ama
kimbilir, belki de bay Ouologuem’in hınzırca bir hesabı vardı: ülkelerini sömüren İngiliz
emperyalistlerinden, onların romanlarını alıp sömürerek, yani bir çeşit edebiyat
emperyalizmiyle öç almak istiyor olmasın?’
Aslında, bizim edebiyat tarihimiz dünyanın bu bakımdan en zengin edebiyatlarından biridir.
Üstelik bizim işin erbabı ‘intihâl’cilerimiz, Mali’li bay Ouologuem’in yüzünü kara çıkartmayacak kadar ince sanatçılardır bu alanda.
Günahı vebâli yazanın boynuna, üstâd Necip Fazıl Kısakürek’in, 1942 yılında İstanbul Şehir
Tiyatrosu’nda oynanan ‘Para’ adlı oyununun, bir İtalyan yazarından, Gerardo Gerardi’den
‘aşırma’ olduğu öne sürülmüştür. 7 Mart 1942 tarihli İnkılâpçı Gençlik gazetesinin manşeti
şöyledir:
‘Bir İntihal Dâvası: ‘Para’ piyesini, Şair Necip Fazıl, İtalyanca’dan mı aşırmış?’
Bu başlığın altındaki haberde, Yaşar Çimen adında birinin, bu iddiayı ortaya attığı, Tan
gazetesindeki sütununda da Refi Cevat Ulunay’ın bu iddiaya katıldığı belirtilmiştir.
Gerçekten de Ulunay’ın Tan’da çıkan yazısında şöyle denilmektedir:
‘Eşhas arasında acaip münasebetler buluyoruz. Para’daki banker ‘Has Altın’da (Gerardo
Gerardi’nin oyunun adı) avukattır; fakat karakter tamamen birdir; ve diğer şahıslar da 1. ve
2. polis memurlarına varıncaya kadar, aşağı yukarı birbirlerine benziyorlar. Hele bazı
cümlelerde aynı fikirleri dinledik ve okuduk.’
Ulunay’ın bu yazısını, Çınaraltı iktibas etmiş, ama üstâd Necip Fazıl’ın yanıtını da
yayınlamıştır. Üstâd, bu yanıtının bir yerinde şöyle demektedir:
‘İspat edilsin efendim. Ya ben eserimi bir yabancıdan çaldım; o halde ben rezil ve zelil bir
adamım. Kim olduğum meydana çıksın.’
Üstâd Necip Fazıl’ı ‘tenzih’ ederek, bir başka ‘intihâl’ olayına değinelim. Seçilmiş Hikayeler
Dergisinin Temmuz 1952 tarihli sayısında ‘Vitrinimiz’ başlıklı bir yazı yayımlanmıştır. Bu
yazıda bir başka üstadımızın, Peyami Safa’nın bir ‘aşırma’sından söz edilmektedir. Seçilmiş
Hikâyeler Dergisi’ne göre, Peyami Safa, ‘Server Bedi’ takma adıyla yayımladığı ‘Karşıki Evin
Işığı’ adlı öyküsünü, İtalyan yazarı Pirandello’nun ‘Öteki Evin Işığı’ adlı öyküsünden
aşırmıştır…
Dergi, bu konuda örnekler veriyor. Örneğin, Pirandello’nun öyküsü (Dr. Feridun Timur
çevirisi) şöyle başlamakta: ‘Fullio Buti, o odayı, aşağı yukarı iki aydan beri kiralamış
bulunuyordu. Eski zaman tiplerinden bir ihtiyar kadıncağız olan ev sahibi sinyora Nini ve
evlenmemiş geçkin kızı, onu hiç görmüyorlardı. Sabahları erkenden evden çıkıyor ve gece
geç vakit dönüyordu. Onun bir bakanlıkta çalıştığını, hatta avukat olduğunu biliyorlardı; işte
o kadar.’
Üstâd Peyami Safa’nın öyküsü ise, ‘Ferid Şakir bu odayı iki ay evvel kiralamıştı. Ev sahipleri
madam Mari iyi kalpli, fakat hesabını bilen bir kadın ve kızı 19 yaşında Evantiya, kiracılarının
yüzünü hiç görmüyorlardı. Ferit, her sabah güneş doğmadan evden çıkmayı ve geceleyin
gelmeyi âdet edinmişti. Ev sahipleri onun adliyede olduğunu biliyorlardı, ve biliyorlardı ki
Ferit avukattı. Fakat bütün bildikleri bundan ibaret’ diye başlamaktadır.
Gördüğümüz gibi, üstad Peyami Safa, bir Cingöz Recai ustalığıyla kırk yıllık Fullio Butti’yi, bir
kalemde, Ferit Şakir yapabilmiş alicengiz yazarlarımızdandır.
Peyami Safa, Fullio Buti’yi Ferit Şakir yapadursun, tam o sırada bir başka yazarımız, Oğuz
Özdeş de, Dorian’ı Kâmuran yapmakla uğraşmaktadır!
Servetifünun dergisinin 6 Ağustos 1942 tarihli sayısında yayımlanan ‘Oscar Wilde ve Oğuz
Özdeş’ başlıklı bir yazıda şöyle denilmiştir:
‘İnkılâpçı Gençlik’ gazetesinin 57. sayısında Oğuz Özdeş imzasını taşıyan ‘Mukaddes Alev’ adlı
hikâyeyi okuduğumuz zaman hayret ve şaşkınlıktan donduk!
Zira bu ‘telif’ hikâyenin mevzuu Oscar Wilde’ın ‘Dorian Gray’ın Portresi’ adlı romanından bir
pasajdan alınmış ve yalnızca kötü ilâveler yapılarak değiştirilmek istenmişti.
Bir buçuk sahife tutan hikâyenin dörtte üçü Oscar Wilde’ın, geriye kalanı ise ‘hikâyeci’nin…’
Servetifünun dergisi, bu ‘aşırma’yı, örnekleriyle ortaya koymaktadır. Örneğin, Dorian Gray’ın
Portresinden bir bölümü birlikte okuyalım (O. Şaik Gökyay çevirisi):
‘Dorian Gray içeri girince kız ona baktı. Sonsuz bir sevinç yüzünü aydınlattı.
– Bu akşam ne kadar fena oynadım Dorian.’
Oğuz Özdeş’in ‘Mukaddes Alev’ öyküsünde bunu karşılayan bölüm ise, Servetifünun yazarına
göre, şöyledir:
‘Gözleri sevinç ışıklarıyla parlıyordu: Kâmuran yanına gelince:
– Bu akşam ne kadar fena oynadım, değil mi? dedi.’
İşin garip tarafı, Oğuz Özdeş’in öyküsünün İnkılâpçı Gençlik gazetesinin 57. sayısında
yayımlanmış olmasıdır. Oysa, bir sayı önce ‘Bir İntihâl Dâvâsı: ‘Para’ piyesini şair Necip Fazıl,
İtalyanca’dan mı aşırmış?’ manşetiyle ortalığı toz dumana katan, bizzat bu İnkılapçı Gençlik
gazetesinden başkası değildir!..
Gerardo Gerardi, Pirandello ve Oscar Wilde’den sonra Çehov da bir Türk yazarının imzasıyla
yayımlanmak şerefine erişmiştir: Çehov’u Türk edebiyat tarihine ‘transfer’ etme şerefi,
Şahap Sıtkı İlter’e aittir!
Dünya gazetesinin 17 Ağustos 1954 tarihli (Sayı: 22) sanat eki’nde ‘Bir İhtihâl Üzerine’ başlıklı
bir yazı yayımlanmıştır. M. Özövez imzasıyla (bunun, takma bir ad olduğu anlaşılmaktadır)
yayımlanan bu yazıya göre, Şahap Sıtkı İlter, Seçilmiş Dergisi’nin 18-19sayısında çıkan ‘Hisse
Senetleri’ adlı öyküsünü, Çehov’un ‘Şarkıcı Kız’ adlı öyküsünden almıştır. Biz ‘almıştır’
diyoruz, yazının sahibi M. Ozövez ise şöyle demektedir: ‘Genç yazar (Şahap Sıtkı) mevzuu
olduğu gibi aktarmakla kalmamış, cümleleri de aslında tam bir sadakatle aynen aşırmıştır.’
M. Özövez bölüm bölüm örnekler veriyor. Bunlardan birini aktaralım:
‘Takatsizlikten ayakta duramayacakmış gibi gidip bir sandalyeye oturdu; bir şeyler
söylemeye çalışıyormuş gibi de uzun uzun solgun dudaklarını kıpırdattı. Nihayet,
ağlamaktan kızarmış gözkapaklarını kaldırarak:
– Kocan burada mı? diye sordu’ (Çehov’un, Şarkıcı Kız adlı öyküsünden)
‘Takatsizlikten ayakta duramıyormuşçasına bir sandalyeye çöktü. Bir şeyler söylemeye
çalışarak solgun dudaklarını kıpırdattı. Nihayet, ağlamaktan kızarmış gözkapaklarını
kaldırarak Mehlika’ya baktı.
Kocam nerede? diye sordu’ (Ş.S. İlter’in Hisse Senetleri adlı öyküsünden).
Cemal Süreyya Politika gazetesindeki ‘Günübirlik’ sütununda çıkan bir yazısına şu başlığı
koymuştu:
‘Yazar mal sahibi midir?’
Şimdi, bundan daha önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Acaba ‘ilk sahibi’ midir?
(1975)


